Ksenophanes

Felsefeye bir bakış

3.bölüm: Doğa Filozofları

  G-Ksenophanes

Yazan: Onur Çoban



İnsandan bağımsız Tanrı anlayışı


Felsefe tarihinde önemli bir yere sahip olan Ksenophanes (Xenophanes) aslında bir şairdir. Şiirlerinde yaşadığı dönemde var olan birçok dogmatik düşünceyi hicvetmesiyle ünlüdür. Özellikle çok tanrılı antik Yunan düşüncesini eleştirmiştir.

Ksenophanes, M.Ö 570 – 475 yılları arasında yaşamıştır. İzmir yakınlarında bulunan Kolophon kentinde doğmuş ancak diğer Anadolu kentleri gibi Pers işgaline uğrayan Kolophon’u terk etmiş ve gezgin bir hayat sürmüştür.




Ksenophanes, kimilerince Elea Okulu’nun kurucusu olarak gösterilse de, bazıları için bu okula dahil olmamış ama onlara eskin kaynağı olmuştur. Ancak her durumda Elea Okulunun en ünlü ismi Parmenides’i etkilediği bellidir.

Ksenophanes, özellikle tanrı anlayışını sorgular. Ona göre çok tanrılı antik dünya görüşleri hatalıdır. Günümüz popüler kültüründe de aşina olduğumuz ve sonrasında Roma Mitolojisini de belirleyen, Yunan mitolojisi; insanlara benzeyen, güçlü yanları olduğu kadar zayıflıkları da olan, çok sayıda tanrıdan oluşan bir mit yaratmıştır. Eski Yunan medeniyetinde gelişmekte olan felsefi ve bilimsel düşünce eleştirmeye başlasa da henüz bu mitten tam anlamıyla kurtulamaz. Hatta Ksenophanes’den yüzyıllar sonra bile tanrıları yok saydığı için ölüm cezasını alan kişiler olmuştur. (ki siyasi nedenlerle birlikte en önemlilerinden biri Sokrates’tir.) Bu genel kabul gören çok tanrılı anlayış yüzyıllar süren bir geleneğin süreci olsa da, kuşaklarca devamını sağlayan en önemli iki kaynak vardır. Bunlardan biri İlyada ve Odysseia’nın yazarı Şair Homeros diğeri ise didaktik şiirin babası kabul edilen Hesiodos’tur. Homeros ve Hesiodos’un eserlerindeki bu mit öğeleri Ksenophanes zamanında oldukça kabul görmekteydi.www.onurcoban.com

Yunan mitolojisinde, dönemin ahlak anlayışına ters düşen işler yapan tanrılar bulunmaktaydı. Oysa Ksenophanes’e göre tanrı mükemmel olmalıydı. Mükemmelliğin içinde kötü ve ahlak dışı şeylerin olması mümkün değildi. Bu durumun kaynağını, insanların tanrıları kendilerine benzer bir biçimde hayal etmeleri olarak belirtti. Yunan Mitolojisinde tanrıların insan formuna benzemeleri aslında insanların yarattığı bir kusurdu. Hatta bu kusur sadece Yunanlılara özgü değil tüm insanlık için geçerliydi. Ksenophanes en ünlü fragmanlarından biri bu durumu çok iyi ifade eder:

“Habeşler, tanrılarının yassı burunlu ve kara olduğunu söyler.
Oysa Trakyalılar, mavi gözlü, kızıldır der.
Halbuki sığırların, atların ya da aslanların elleri olsaydı da çizebilselerdi.
O zaman atlar at gibi çizerdi tanrılarını. Sığırlar sığır gibi.
Benzetirdi tanrılarını kendilerine her biri.”

Burada ifade edildiği gibi insanlar, tanrı kavramını kendilerine benzetme eğilimindedir. İnsanlar gibi ihanet eden, hırsızlık yapan, cinayet işleyen tanrıları var sayarsak; başka canlılarında kendileri gibi gözüken tanrıları düşündüğünü varsayabiliriz. Eğer hayvanların yazıp, bizim anladığımız anlamda konuşuyor olsaydı, belirttikleri tanrı bizimkinden çok farklı olacaktı. Hatta bir adım daha ileri gidildiğinde, İnsanların düşmanı olan şeytan anlayışı, hayvanlara en çok zarar veren insanla özdeşleyebilir. Eğer Ksenophanes’in dediği gibi hayvanları anlasaydık belki de onların şeytan imgesinin insana çok benzediğini görebilirdik. Bu soyut düşünceyi somutlaştırma anlayışının, giderek dogmatik bir yapıya evrilmesinin bir sonucudur. Ksenophanes bu düşünceyi şiirlerinde hicvediyordu. İnsanlar bile farklı ülkelerde farklı tanrı formlarını belirtiyorsa bu tanrı kavramında kusursuzluk bulunamazdı.

Ksenophanes, tanrı anlayışına komple karşı değildi. O sadece çok sayıda ve göreceli tanrılara karşıydı. Tanrının tek olması gerektiğini savunuyordu. Birçok düşüncesi tümtanrıcı (Panteizm) görüşle uyuşuyordu. Panteist düşüncenin temelinde olan her şeyin bir ve bu birin tanrı olması, doğadaki her şeyin tanrının bir parçası olması gibi görüşleri savunmakla birlikte bu inanç sistemi kendisinden sonra şekillenmiştir. Elea Okulunu, özellikle Parmenides’i bu görüşler etkilemiştir. Yüzyıllar boyunca felsefe hatta tasavvufta bu görüş karşılık bulmuş, Baruch Spinoza ile felsefenin en önemli gündem maddelerinden biri olmuştur. Ancak daha önce belirtildiği gibi Ksenophanes’in görüşleri daha temel bir düzeyde kalmaktadır.





  Ksenophanes ile ilgili bilgileri aktaran en önemli kaynak olan Aristoteles, Ksenophanes’in evrenle tanrıyı bir olarak kabul ettiğini belirtir. Ksenophanes’e göre tanrı birdir, tektir. Evren ve doğadan ayrı bir konumda yer almaz. Ancak farklı görüşleri de vardır. Ona göre Tanrı hiçbir zorluk çekmeden her şeyi zihin gücüyle yönetmektedir. Tanrı hareket etmez çünkü hareket etmesi onun “doğru” şekilde “doğru” yerde olmadığını gösterir ki bu da kusursuzluğuna gölge düşürür. Bu düşünceler evrenden ayrı bir yere konumlanmışonurcoban bir varlık izlenimi uyandırır. Bu ikilem Ksenophanes’in en çok eleştirilen yönüdür. Görüldüğü gibi Ksenophanes’in felsefesinin temelinde, tanrının mükemmel olması gerektiği düşüncesi yatmaktaydı. Kusurlu olan yani insana benzeyen bir tanrıya inanmak hatalı olurdu. Bir nevi akıl yürütme metoduyla geliştirdiği bu düşünceyi, şiirlerinde kitlelere ulaştırmıştır.

Sokrates öncesi filozofların neredeyse tamamı felsefe ile birlikte kozmoloji ile de ilgilenmişlerdir. Ksenophanes’de dünya ve evren hakkında görüşler ortaya koysa da, bu düşünceler kendinden öncesi filozoflara göre oldukça geriden gelmektedir. Ksenophanes’e göre dünya düzdür. Altta bulunan toprak ise sonsuza kadar gider. Doğudan doğan Güneş, her akşam batıda bulunan bir çukura düşmektedir. Ertesi sabah doğan ise eskisi değil yeni bir Güneş’tir.onurcoban.com Gökyüzünde bulunan yıldızlar kömür parçaları gibi yanan cisimlerdir. Bu gibi düşünceler o yıllarda bile eski kabul edilmeye başlamıştı. Görülüyor ki felsefede geliştirdiği eleştirel bakışı fizik konusunda sürdürememiştir. Ancak deniz fosilleriyle yapmış olduğu çalışmalar ilginçtir. Bilimsel anlamda bu alanda araştırmalar yapan ilk kişi olarak görülür.  

Diogenes Laertios’un belirttiğine göre Kolophon’un Kuruluşu ve İtalya’da Elea Yerleşmesi adlı eserler yazmış olan Ksenophanes ardıllarını etkilemesi bakımından felsefe tarihinde önemli bir yere sahiptir.
Yazının diğer bölümleri için tıklayınız: Felsefeye bir bakış-Giriş-
Onur Çoban



.

Pythagoras (Pisagor) ve Pythagorasçılık



Felsefeye bir bakış

3.bölüm: Doğa Filozofları

  F-Pythagoras (Pisagor) ve Pythagorasçılık

Yazan: Onur Çoban

Sayıların evrenle uyumu

        Matematik teorileriyle okullarda sıklıkla adı geçen Pisagor, felsefe tarihinde de oldukça önemli bir yere sahip olan bir düşünürdür. Özellikle onun mistik / dinsel bir okul kurmuş olması ve sayılarla ulaşmaya çalıştığı evrensel uyum antik çağda olduğu gibi ilerleyen yüzyıllarda da önemli bir konumda yer alır.

          Pisagor veya Pythagoras ın düşünceleri Pisagorcu Okul veya Pythagorasçı Okul olarak tanımlanan bir felsefe geleneğine bağlı birçok filozofu etkilemiştir. Ancak bu isimler özgün görüşlerini de felsefeye katmışlardır. Pythagorasçılık bu anlamda oldukça kapsamlıdır.




         Pythagoras (M.Ö. 570-  y. 495) Sisam  / Samos adasında doğmuştu. Hayatı boyunca Antik Mısır ve İran’a yolculuklar yaptığı bilinmektedir. Özellikle Doğu Kültüründen almış olduğu birçok öğretiyi, felsefe düşüncesinde kullanmıştır. Hayatının son dönemlerinde Güney İtalya’da Kroton şehrinde ünlü Pythagorasçı Okulunu kurmuştur.

    Pythagoras’ın felsefesini anlamak için onun matematik ile ilişkisini de irdelenmek gerekir. Pythagoras büyük bir matematikçiydi. Matematikle Felsefe arasındaki bu gelenek Descartes ve Leibniz gibi isimlerle yüzyıllar sonrasında bile devam edecekti.

Bir sayının karesi ve küpü kavramlarını Pythagoras’ın bulduğuna inanılır. Ayrıca okullarda öğretilen ünlü Pisagor Teoremi de, günümüzde çoğu kişinin Pisagor’u tanımasına yol açar. Görüldüğüonurcoban.com gibi sadece matematik için bile çok önemli bir konuma sahip olan Pisagor, aynı zamanda felsefe tarihi için de önemli bir düşünürdür. Ancak günümüzde sanki bu durum matematiğin gölgesinde kalmış gibidir.




Önceki üç büyük filozof (Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes ) İyonya okulunu temsil ederken Pythagorasçı okul farklı bir geleneği temsil ediyordu. Bu okul sadece bir düşünce okulu değil aynı zamanda bir din bir tarikat anlayışı güdüyordu. Ancak bunu yaparken felsefenin metotlarını kullanıyor ve önceki doğu mistisizm geleneğinden ayrılıyordu. Pythagorasçılar felsefeyi salt bilgiye erişmek için değil pratik çözümler üretmek günlük yaşamda kullanmak için çalışıyorlardı. Onlar İyonya Okulu gibi maddeyi değil (physici) matematiksel kavramları (mathematici) yaşamın temeline alıyorlardı. www.onurcoban.com 

       Pythagoras’ın felsefe geleneğine bakıldığından Dionizos / Dionysos kültü ile Orpheus öğretisinin önemli olduğunu görürüz. Yeniden doğma, bir doğum çarkına ruhun dâhil olması, ayinler sırasında kendinden geçme ve mistisizm burada en çok göze çarpan konulardır. Pythagoras’ın kendi kurduğu bu tarikat, belki de felsefe konusuna yönelmese; bir mit, bir dinsel akım olarak anılabilirdi. Ancak onun öğretileri çok daha derindir. Özellikle ileride Platon tarafından da örnek alınacaktır.

         Pythagoras’ın en önemli öğretilerinden biri ruh göçü anlayışıdır. Bu anlayış aslından Mısır ve Hindistan gibi kültürlerde binlerce yıldır vardır. Ancak Pythagoras bunu felsefi temellere dayandırmaya çalışır. Ruh ve Beden birbirinden ayrı iki kavramdır. Beden ölümlü ve değersizdir. Oysa ruh mutlak ölümsüzlüğe ulaşacağı güne kadar defalarca beden değiştirir. Bir insan ölümden sonra daha iyi veya daha kötü bir bedenle yeniden hayat bulabilir. Bu sonsuz çarkın bozulması felsefenin önemli konusudur.

     Pythagorasçılar sadece gizli bir tarikat olarak faaliyet göstermemişlerdir. Zaman zaman siyasi otoriteyi ele geçirmek içinde girişimlerde bulunmuşlardır. Bu durum ilerde birçoğunun öldürülmesine neden olmuştur. Bizzat Pythagoras’ın da, bu isyanlardan birinde öldürüldüğü söylenmektedir. (Ünlü efsanelerden biri düşmanlarından kaçan Pythagoras’ın bir fasulye tarlasına, inancı nedeniyle girmeyi kabul etmemesi sebebiyle yakalandığıdır) Kroton şehrinde neredeyse her konuda söz sahibi olmaya çalışmışlardır.

      Pythagoras’ın görüşüne bakmadan önce bilinmelidir ki, bu görüşleri gizlemek okulun başlıca görevlerindendir. Bu nedenle görüşlerin, sonradan aktarılma şeklinde günümüze ulaştığı bilinmelidir. Bu da hala bilinmeyen birçok konu olduğunu ortaya koyar.
           
         Pythagoras’ın temel görüşü Ruh göçüdür. Ölümden sonra başka bir bedene ruhun geçtiğini savunan bu görüşü eski çağlardan beri var olan bir düşüncedir. Pythagorasçılık da, ruh göçü sadece insandan insana olmaz. İnsan öldükten sonra bir hayvanın bedeninde de yeniden doğabilir. Bu anlayış doğanın bir bütün olduğu anlayışını da getirir. Pythagoras’ın ünlü yasakları arasında olan “et yeme” yasağı da burada önemlidir. Çünkü et yiyen bir kişi, daha önce tanıdığı veya atalarından birini kesip yemiş olabilir! Yeri gelmişken belirtelim. Pythagoras’ın bakla yeme yasağı ve yere düşün bir şeyi kaldıramama yasağı gibi görüşleri de vardır. Bu görüşleri tarikatın dinsel dogmaları yönünü içerir.

        Ruhun göçünün felsefe tarihi için önemi, bedenle ruhun ayrı olduğunu kabul etmesidir. Hatta bu iki farklı kavramın eşit olmadığını ruhun daha üstün bir varlık olduğunu belirtir. Oysaki beden kötüdür. Platon’un da ileride bu görüşü geliştirdiği hatta ortaçağ Hristiyan felsefesinin temelini oluşturduğunu biliyoruz. Pythagoras, insan yaşamında erdemlere inanırdı. Bir insan iyi bir yaşam sürerse doğuş çarkının bir sonraki aşamasında daha üst bir bedene, kötü yaşarsa daha düşük bir bedene gireceğini düşünüyordu. Reenkarnasyon günümüzde bile tartışılan bir kavram. Ancak burada Pythagoras ahlak anlayışına dikkatli bakmak gerekiyor. İyi bir ahlaka sahip olmak doğru olandır,onurcoban olması gerekeni yapmazsak ruhumuz asla huzura ulaşamaz. Günümüzde bile geniş kabul gören bu ahlak anlayışının temelleri Pythagoras geliştirmiştir. Bu dünyanın boş olduğu hatta acı çekmenin normal olduğu, oysaki ruhun bir sonraki yaşamda veya ulaşacağı mutlak üst seviyede huzura kavuşacağı öğretisi, düşünce tarihi için tanıdıktır. Pythagoras’ın bu görüşünün, sadece bireysel olarak değil toplumsal olarak da yansıması olacağı tabidir. Erdemli davranmanın bireysel ve toplumsal olarak olumlu sonuçlar doğurması beklenir. Ancak kurtuluşu bu dünyada beklememek (hatta bunu istememek) iktidar sahiplerinin toplumu dilediğince yönlendirmek için kullanabileceği bir açık kapıda bırakır. Pythagoras belki bunu istiyordu. O zaten Pythagorasçılar içinde üst bir sınıfın kontrolü alması gerektiğini savunuyordu. Tabi bunu yaparken görüşlerinde ciddiydi. Düzenin huzuru getireceğine inanıyordu.

            Bu düzen isteği onu matematiğe daha çok yaklaştırdı. Çünkü geometri ve aritmetik kusursuz çalışıyordu. Sayılar doğada sadece soyut varlıklar olamazdı. Öyle ki müzik bile matematiğin bir sonucuydu. Harmonia veya harmoni müzikte eşsiz bir şekilde yer alıyordu. Özünde, matematiksel yöntemlerle sesi doğru bir biçimde uyumlu hale getirmek mümkündür. Bunu ilk kez sistematik bir biçimde ortaya koyanlar Pythagorasçılar olmuştur. Telli çalgıların uzunluğunun değiştirilmesiyle farklı seslerin ortaya çıktığını bulmuşlar ve sekiz – beş – dört notalık ses aralıklarıyla oktavı bulmuşlardı. Aritmetik oranları kullanarak tellerin yönlendirdiklerinde farklı duyguları veren farklı seslere ulaşmak sayıların gücünü gösteriyordu.




            Pythagoras için arkhe sayılardı. Pythagorasçılar sayıları hem somut hem de soyut olarak görüyorlardı. Onlara göre sayılar birer nokta olarak sembolize ediliyordu. 1 için tek 2 için çift nokta gibi. Bu anlayışla noktalar yan yana geldiğinde üçgen, kare ve dikdörtgenler oluşuyordu. Doğanın “resmini” bu yaklaşımla yapabilmek mümkündü. Sadece ideal sayıyı bulmak gerekiyordu. Bir dağın, bir ağacın hatta bir insanın sayısı olabilirdi. Önemli olan doğanın uyumuydu. Bu durum bazı sayılara özel önem vermelerine yol açtı. Pisagorculukda özellikle ilk dört sayının önemi büyüktü. Bu dört sayının toplamından ise mükemmel 10 sayısına ulaşılıyordu. (1+2+3+4=10)

           1, sayıdan çok bu sistemin temeli olarak görülüyordu. Aklın sembolü olan bu sayı her şeyin özü olması nedeniyle Tanrısal bir anlamı vardı. 4, şekil olarak oluşturduğu karenin düzeninden yola çıkarak adaleti temsil ediyordu. 5 evliliği, 6 şansı temsil ediyordu. 




          Günümüzde de bu sayılara önem verme anlayışı devam etmekte. Örneğin 3 Pisagorculukta tanrısal bir güç ifade ediyordu. Tarih boyunca üçleme hep önemli bir gösterge olmuştur. Eski Yunan’daki üç büyük tanrı Zeus, Poseidon ve Hades’ti. Eski Mısır’da ise İsis, Osiris ve Horus’tu. Hristiyanlıkta Teslis yani kutsal üçleme (Baba, oğul, kutsal Ruh) farklı görüşler olsa da yaygın ve baskın inancın temelinionurcoban.com oluşturur. (ki bu görüş Mitra kültüründen alınmıştır) Günümüzde de nümeroloji ile uğraşanlar sayıların gizemi ile ilgilenmektedir. Sayıların ezoterik birer anlamı olduğu tarih boyunca birçok grubun araştırdığı bir konudur.

Pythagorasçılar rasyonel sayılara inanırlardı. Onlar için √2 gibi bir ifade doğanın uyumuna göre olamazdı. Ancak Pisagor Teoremine göre bu durum tezat oluşturuyordu. Teoreme göre bir dik üçgenin dik kenarlarının kareleri toplamı hipotenüsün karesine eşittir. Ancak Pythagoras’ın öğrencisi olan Hippasus, bu kenarları 1 birim aldığımızda Hipotenüsün kök 2 çıktığını fark etti. Bu elbette Pythagorasçılık üzerinde şok etkisi yarattı. Genel kanıya göre bu olay üzerine Pythagoras, öğrencisi Hippasus’u denize attırarak öldürttü.

      Pythagorasçılar 10 sayısının mükemmelliğine inanmaları, astronomik görüşlerini de etkilemiştir. O çağda 9 tane gök cismi biliniyordu. Bu 9 cisimler, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter, Satürn, Dünya, Ay ve Güneşti. Ayrıca tüm yıldızları tek bir cisim sayıyorlardı. Bu durumda 1 tane gök cismi eksik çıkıyordu. Bu cisme Karşı-Yer / Karşı Dünya adını verdiler. Bu Karşı-Yer olmak zorundaydı ama onu göremiyorduk. Bunun nedeni olarak Dünyanın görüş açısının Karşı-Yeri göremememize neden olmasıydı. İşte devrimci bir düşünce burada başladı. Dünya evrenin merkezinde olsaydı her yeri görebilirdik. Oysa Pythagorasçılar merkezde olmadığımızı söylüyorlardı. Bu düşüncenin doğru olduğunun anlaşılması için yüzyıllar geçmesi gerekmekteydi. İlginç olan 16. Yüzyılda Dünya’nın evrenin merkezinde olmadığını savunan Nicolaus Copernicus (Kopernik) Kilise tarafından Pythagorasçı olmakla suçlanmıştı.

     Birbiriyle uyum içinde farklı matematiksel oranlarda hareket eden bu cisimler ilahi bir müziği de oluşturmalıydı. Burada müzik ve sayıların birlikteliği vurgusu vardı. Bu gibi radikal düşünceleri daha da ileri getiren ve çoklu evren teorisini bile destekleyen Pythagorasçılar vardı.www.onurcoban.com

     Daha önce belirtildiği gibi Pythagoras’la birlikte bu akıma birçok önemli isim katkıda bulundu. Başta Philolaos olmak üzere; Arkhytas, Eurytus, Petron, Alkmaion (Hekim), Brotinus Hippasus, Ameinias (Parmenides’in hocası), Epicharmus, Hicetas, Hippon,  Calliphon, şair Cercops gibi isimleri Pythagorasçı Filozoflar olarak bilinir. Ayrıca Platon’nun da, Pythagorasçı olmasa bile, görüşlerinin birçoğu Pythagoras’a dayanır. Yüzyıllar sonra bile MS 1.yüzyılda Yeni Pythagorasçılık adı altında Pythagoras’ın düşünceleri taraftar bulmaya devam edecektir.

Yazının diğer bölümleri için tıklayınız: Felsefeye bir bakış-Giriş-
Onur Çoban


.

Streetcar Named Desire - Arzu Tramvayı 1951

Metod Oyunculuğun göz kamaştırdığı film.
A Streetcar Named Desire veya bizdeki adıyla “Arzu Tramvayı” (kimi yerlerde İhtiras Tramvayı) 1951 yılında çekilen bol oscarlı bir başyapıt.



Tennessee Williams ın ünlü tiyatro eserini yönetmen Elia Kazan, sahnede defalarca oyunlaştırmıştır. Yine aynı oyuncu kadrosuyla bu kez 1951 yılında beyaz perdede eseri canlandırır. Ancak tek bir farkla… Başroldeki Jessica Tandy yerine ünlü oyuncu Vivien Leigh ı tercih ederek.

Filmin tüm oyuncuları eşsiz bir performans sunar. Zaten 4 oyuncu oscarından 3 tanesini almışlardır. (En iyi kadın oyuncu, en iyi yardımcı kadın oyuncu ve en iyi yardımcı erkek oyuncu) Aslında Marlon Brando filmde oyunculuk olarak kusursuzdur. Şansızlığı aynı yıl Humphrey Bogart ın The African Queen  deki rolüyle kariyerini en iyi oyunlarından birini oynaması. Yoksa Brando'nun oscarı kesindi.

Kim Hunter ve Karl Malden en iyi yardımcı oyuncu oscarlarını almaları biraz tartışılır ama Vivien Leigh büyüleyicidir.

Yönetmen ve oyuncuların neredeyse tümü bu oyunu defalarca sahnelemiştir. Vivien Leigh ise farklı bir tiyatroda bu oyunu oynasa da aslında bu rolle özdeşleşmemiştir. Ancak 1951 yapımı bu filmde kusursuz oynar. İlginç olan film için fazla güzeldir. Ayrıca Rüzgar Gibi Geçti den zaten hayran olunan bir oyuncudur. İzlerken onun yaş takıntılı halini biraz sorgularız. Bu arada gençliğini arayan Vivien Leigh hemen akıllara Rüzgar Gibi Geçti filmindeki karakteri Scarlett O'Hara gelir.




Orijinal tiyatro grubundaki Jessica Tandy film için tercih edilmemiştir. Belki bu filmde oynasa bir oscar alacaktı. Neyse ki yıllar sonra oscar ı aldı. Ama 80 yaşında!

Elia Kazan’ın tartışmalı davranışları nedeniyle sinema dünyasındaki yeri sorgulansa da yönetmenin en önemli filmlerinden biri olduğu tartışılmaz. Film ayrıca En İyi Sanat Yönetimi oscarını da alıp ödül sayısını 4’e çıkarmıştır. Ayrıca en iyi film dahil olmak üzere 12 dalda aday olduğunu da hatırlatalım.


Eser sinema ve tiyatroda defalarca yeniden sahnelense de Marlon Brando’nun oynadığı role kolay kolay yaklaşabilen pek olmamıştır. Bunda en önemli sebeplerden biri Elia Kazan’la birlikte geliştirdikleri ve o yıllarda çığır açan metod oyunculuğudur. Zaten bu oyunculuk tarzı 1950’li yıllardan sonra Robert De Niro gibi birçok ünlü oyuncu tarafından benimsenecektir.



Filmin ciddi anlamda sansüre uğradığını ve bazı yerleri tamamlama görevini seyirciye bıraktığını da hatırlatalım. Ayrıca 2 saatlik bu filmin çoğu kısmı tek bir mekanda geçer. 
Onur Çoban


Fonksiyonalizm (İşlevselcilik)

Fonksiyonalizm (İşlevselcilik)
Yazan: Onur ÇOBAN

Fonksiyonalizm (Functionalism) veya İşlevselcilik, 19. Yüzyılda ortaya çıkan ve etkisini günümüzde de sürdüren bir sosyoloji teorisidir.

Özellikle toplum yapısını incelemede Yapısal İşlevselcilik  (Structural-functionalism) olarak da gündemde olan bu kavram, toplumdaki her öğenin bir işlevi / Fonksiyonu olduğu tezi üzerinden şekillenir. Bu işlevselliğin fayda kelimesiyle eş anlamlı kullanılması bir bakıma akıllara Yararcılık (Utilitarianism), Pragmatizm, fiîliyye, hatta eski Yunan’dan Hazcılık, Hedonizm gibi kavramları getirecektir. Ancak bu kavramların aksine İşlevselcilik, felsefeden çok sosyoloji alanında yer alır. Ancak elbette ki bu kavramlarla ilişkisi dikkat çekicidir.



Aynı şekilde Pozitivizm ile birçok kavram ve görüşü paralel şekilde ilerler. Ancak Fonksiyonalizmin temel referans aldığı nokta kuşkusuz Liberalizm ve Kapitalizmdir.

Bu kadar kelime karmaşası arasında Fonksiyonalizmi incelemeye devam edelim.

Fonksiyonalizm, toplumu bir sistem olarak görür. Her birey, her kurum ve her düşünce bu sistemin ayrılmaz bir parçasıdır. Sistemin bir arada kalması ve devamlılığının sağlanması için bu öğelerin görevlerini yerine getirmesi şarttır. Bu görevler açık veya kapalı bir biçimde toplumun bir arada kalmasına yardımcı olur. Teoriye göre bu durum sürekli ve kalıcıdır. Öğeler değişse bile sistem sonsuza kadar hep ayakta kalacaktır.

Teorinin temelinde olan sistem algısı, insan vücudundan etkilenmiştir. Nasıl ki kalp ve beyin gibi organlar birbirleriyle uyum halindelerse (Homeostasis) , aynı şekilde bir sistemin devamlılığı için tüm öğelerin uyumlu olmaları şarttır. İnsan vücudu oldukça karmaşık ve çok sayıda öğeyi içeren bir sistemdir. Hücrelerden organlara kadar tüm yapı, sistemin yaşaması için kendi görevini yerine getirir. İşlevsel olan tüm öğeler sistemi bir arada tutar. Aynı şekilde aile, okul, fabrikalar, siyasal aktörler, vakıflar gibi sayısız toplumsal öğeler bir toplumu bir arada tutmak için kendi görevlerini yerine getirir. www.onurcoban.com Örneğin; aile, okul yaşamı öncesinde bireylerin ilk eğitim aldığı yerdir. Tüm gelenek ve ahlaki düşünceleri ilk aileden öğreniriz. Toplum içinde ne yapılmaması gerektiğini de ilk burada öğreniriz. Bu kavramlar bireyin ileriki yaşamını doğrudan etkileyecektir. Sisteme katkısı olacak ve bireyleri bir arda ortak paydada buluşturacak düşünceler, gelenekler ve görenekler bu sayede nesilden nesile aktarılır.

Fonksiyonalizm, felsefeden gelen tarihsel bir altyapı ile birlikte sosyolojinin ortaya çıktığı 19. Yüzyılda şekillenmiştir. Emile Durkheim tarafından ortaya konulan bu kavram daha çok Talcott Parsons (1902-1979) ile tanınır. Ancak ondan önce de bu konuda çalışma yapanlar vardır.



Sosyolojiyi bir bilim haline getirmek için çalışan Durkheim’in görüşleri ışığında birçok antropolog, işlevselciliğin temellerini atmıştır. Bunlardan biri olan Bronislaw Kasper Malinowski (1884-1942) 1.Dünya Savaşı yıllarında bulunduğu Papua Yeni Gine’de ve Trobriand Adalarında toplumların yapısını inceledi. (ki aslında Polonya asıllı olduğundan savaş zamanı ülkesine dönemediği için mecburi bir görevdi bu) Adada yaşayan yerlilerin cinsel ve ahlaki yapısının toplumlarını şekillendirdiğini fark etti. Bir diğer antropolog Alfred Reginald Radcliffe-Brown (1881-1955) alan araştırmalarına önem vermişti. Birçok sömürgede toplumları araştırmıştı. Radcliffe-Brown’a göre toplumsal yapı kişilerden bağımsız ama kişiler arası ilişkiyle doğrudan ilişkilidir. Bireylerin bir biri ile olan ilişkileri toplum yapısını oluşturur. Toplum tarafından olumlu karşılanan, bireylerin birbirleriyle olan davranışları sistemin sürekliliği için önemlidir. Suçun cezalandırılması veya ortak milli-dini törenler bunlara birer örnektir. Kişiler topluma girip çıkabilir. Kişilerin değişmesi toplumu etkilemez. Toplum kişilerden bağımsız bir biçimde devam eder.



Talcott Parsons, özellikle 1950’li yıllarda yaptığı çalışmalarla Fonksiyonalizmi, gündeme taşımıştır. (ki birçok kaynak onu bu teorinin kurucusu gösterir) Ünlü sosyolog Max Weber den etkilenen Parsons’a göre kişilerin rol ve statüleri sistemin devamlılığı için önemlidir. Örneğin; doktor olmak insanlara yardım etmenin yanında sosyal bir statü de göstergesidir. Bu statünün korunması toplumsal yapı için önemlidir. Topluma örnek olacak rollerin belirlenmesi ve nesilden nesile bu rol modellerin taşınması bireylerin en önemli görevlerinden biridir. Küçük kızlara bebek-erkek çocuklarına araba alınması hem geçmişimizden öğrendiğimiz bir davranış hem de sistemin bireylere vermiş olduğu rollü yansıtır. Kişilik, bireye; bireyler de topluma gerekli olan enerjiyi sağlar.  Bu süreç mükemmel bir denge yaratır. Sistem en alttan en üste kadar birbiriyle uyum içerisindedir ve bunun bozulması için radikal bir davranış saçmadır. Parsons’un AGIL Modeli olarak bilinen Adaptation (Uyum) - Goal Attainment (Hedefe ulaşma)- Integration (Bütünleşme) – Latency (Model tutma/Koruma) yaşayan bir şemadır.www.onurcoban.net




Görüldüğü gibi Fonksiyonalizm anlayışına göre toplumsal sistem uyum ve görevler üzerine kuruludur. Sistemde bir bütündür. Burada bir bireyin veya kurumun ayrıcalıklı bir önceliği yoktur. Önemli olan sadece yapmış olduğu görevdir. Komplo teorilerinde sıklıkla kullanılan ve tüm devletlerin üzerinde bulunan bir “şirket”, bir birey sistem içerisinde önemsizdir. Sistemin başında kimse olamaz. Sistem kendi kendini sürdürür. Bireylerdenwww.onurcoban.com tamamen bağımsızdır. Bir kurumun yok olması durumunda sistem devamlılığı için yerine aynı işlevi yapacak başka bir kurum getirilir ki, bu olağan üstü durumun olmaması için buna kolay kolay izin verilmez. Burada izin vermeyen birileri değil sistemin kendisidir. Görüldüğü gibi sanki yaşamın birebir kendisi gibi ifade edilen bu sistem birçok fonksiyonaliste göre içinde bulunduğumuz Kapitalist düzenin tam kendisidir.

Sistemde ki her öğenin bir işlevi olması gerekir. Bu işlev elbette ki olumlu olarak gösterilir. Fayda ile eş anlamlı kullanılan fonksiyon, faydalıysa işlevseldir anlayışını da beraberinde getirir ki, bu ABD’nin kuruluş felsefesindeki Pragmatizme göz kırpar. Bu faydalı işlevler ilk bakışta görülebildiği gibi üstü kapalı bir şekilde de olabilir. Örneğin aile toplumsal sistemin temelidir. Çocukların hayatta kalmasını sağladığı gibi egemen ideolojinin de tekrarlanması için bir okul görevi görür. Medya, izleyicilere haberleri verir. Ancak bunu yaparken kimin iyi kimin kötü olduğunu da haberi sunuş şekliyle izleyiciye aktarır.

Fonksiyonalizme gelen eleştiriler sonucu Robert King Merton (1910-2003) bazı çalışmalarda bulunmuştur. Daha önceki çalışmalarda, pozitivist bir anlayışla evrensel ve ebedi bir kuram olarak ortaya konulan İşlevselciliği daha gerçekçi bir dille açıklamıştır. Merton’a göre Toplumun tümü için yararlı olan bir işlevin doğru olmadığını, sistemde bulunan bir olgunun bir alt grup için yararlı başka bir alt grup için zararlı olabileceğini belirtmiştir. Aynı şekilde dünyanın her yerinde geçerli olan bir davranışın veya düşünce sisteminin olamayacağını belirtmiştir. Bir toplum için yararlı olan bir düşünce başka bir toplum için yararlı olmayabilir. Ya da bir toplum için vazgeçilmez olan bir kavram aynı toplum için zamanla yerini başka bir kavrama terk edebilir. Hiçbir kavram ebedi değildir. İşlevsel olsa bile…




Merton, Disfonksiyon (dysfunctions) kavramı ile işlevselliğin karşıtı olan kavramların da sistem için önemli olduğunu belirtmiştir. Sisteme karşı çıkan sokak gösterileri, muhalif partiler, toplum tarafından dışlanan ve radikal görülen bireyler aslında sistem için zorunludur. Bu öğeler sayesinde sistem kendini düzeltir ve daha büyük risklere karşı önlemini alır. Örneğin; bir ideolojik grubun sistem içerisinde devrim yapmasından çok, sokak gösterileri yapması daha iyidir. Bu şekilde toplumun içerisinde bulunan öfke azaltılabilir. Zaten sistem bir süre sonra bu bireyleri kurumsallaştırır yani sistemin istediği gibi bir öğe haline sokar. (Para-statü-güç ile eski düşüncelerden vazgeçen bireyler vs)onurcoban.com

Fonksiyonalizme birçok eleştiri getirilmiştir. En önemli eleştiri sistemin uyum içerisinde olduğu yanılgısıdır. Bu düşüncede her şey durağan veya en azından çizgisel bir seyir halindedir. Farklı düşünce ve olaylara toplumda yer yoktur. Oysa çatışmanın (kavramsal olarak çatışma, şiddet değil) topluma farklıonurcoban görüşler ve ilerlemeler getireceği ortaya konulan bir olgudur. Farklı düşünceler zarar değil yarar getirir. Fonksiyonalistlere göre mükemmel uyum durumunda olunması 19 ve 20.yüzyılın egemen ideolojisini de desteklemesine neden olmuştur. Gerçekten de birçok fonksiyonalist liberal kapitalist sisteme sıkı sıkıya bağlıdır. Oysa burada “neden” sorusu sorulmaz. Fonksiyonalizm “ne” sorusuna ve bunun sonuçlarına odaklanmıştır. Sistem için bireylerin önemi, özellikle başlarda yok sayılmıştır. Oysa toplumun temeli olan bireylerin kendi varoluşlarının önemi gittikçe artmaktadır.


Fonksiyonalizm, toplumsal sistemi açıklamak için ortay konulan önemli bir yöntemdir. Günümüzde birçok kavramının hala güncelliğini koruduğu anlaşılmaktadır. Ancak kendi içerisinde tutucu ve ideolojik olarak taraflı bir hale dönüşmüş olması bilimselliği hakkında ciddi endişeler yaratmaktadır. Yine de sosyoloji içerisinde hala önemli bir kavramdır.
Yazan: Onur Çoban


.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...