Yeni Platonculuk

     Felsefeye bir bakış

30.Bölüm: Yeni Platonculuk

Yazan: Onur Çoban
www.onurcoban.com

Hristiyan Felsefesinin Kökeni

 

Felsefe tarihinin en önemli akımlarından bir olan Yeni Platonculuk, Platon’un düşüncelerinin geliştirilip Hristiyanlık başta olmak üzere birçok felsefi ve dini akımı derinden etkileyen bir düşünce sistemidir.

 Yeni Platonculuk ismi aslında etkin olduğu İ.S. 3. Yüzyıldan çok sonraları bu düşünce tarzını açıklayabilmek için konmuştur. Bu akımın en önemli ismi olan Plotinos ve diğerleri aslında kendilerini Platoncu olarak görmekteydiler. Bir önceki bölümde belirtildiği gibi Platon’un Akademisinin izinden giden filozoflar yüzyıllar içerisinde farklı görüşleri benimsemişlerdi. Özellikle bir dönem Platonculuk Şüpheciliğin merkezi haline gelmiştir. Ancak bir süre sonra Septiklikten uzaklaşan Platoncular yeniden etkin olmaya başlamışlardır.

 Epikurosçuluk ve Stoacılık’ın etkin olduğu bu dönemde Orta Dönem Platoncular olarak isimlendirilen filozoflarla birlikte, Yeni Pisagorculuk, Yeni Aristotelesçilik ve Galen gibi hekim filozoflar ortaya çıkmıştır. Yine bu dönemde Yahudilik ve Hristiyanlık etkin din olmaya başlamaktaydı.

 Tüm bu akımların etkisiyle özellikle İskenderiye’de felsefe altın günlerini yaşamaktaydı. Roma İmparatorluğu, Stoacılık konusunda baskın bir duruş sergilese de zaman zaman farklı görüşler ortaya çıkmakta ancak kimi zaman da sert bir şekilde bastırılmaktaydı. i.s 204 yılında Mısır’da doğan Plotinos, dönemin önemli felsefecisi olan Ammonius Saccas’dan dersler almıştır. Söylenene göre Saccas, Plotinos’u ilk gördüğünde “işte aradığım adam bu” demiştir. Saccas’tan eğitimini tamamladıktan sonra Roma İmparatoru 3. Gordiannus ile doğru seferine katılmak istemiştir. Bu sayede İran ve Hindistan felsefelerini inceleyecektir. Ancak İmparatorun öldürülmesiyle sefer yarıda kalır. Ardından Roma’ya gider ve orada dersler vermeye başlar. Hatta Platonopolis adlı yeni bir felsefi kent kurmayı hayal eder.

 Sadece sözlü derlser veren hiç yazmayan Plotinos’un düşüncelerini öğrencisi Porfirios (Porphyrios)  kaleme alır. Plotinos’un Dokuzluklar (Enneadlar) olarak bilinen en önemli kitabı bu şekilde günümüze ulaşır.

 Plotinos başta olmak üzere Yeni Platoncu felsefeye bakıldığında günümünüz Hristiyanlığına benzer çok şey görülebilir. Ancak sanılanın aksine Yeni Platoncular Hristiyanlıktan değil Hristiyanlık Yeni Platonculuktan etkilenmiştir. Hristiyanlık 2 yüzyıl daha eski olsa da, düşünce anlamında ilk yüzyıllar henüz sistemli bir yapıya ulaşmamıştır. İlk dönem Hristiyan din adamları daha çok Roma baskısını azaltmaya çalışan Kilise Babalarıdır. Oysa Yeni Platonculuk sonrası bu din aynı zamanda felsefi bir geleneğe de sahip olur. Yüzyıllar sonra İslam Felsefesinin de Antik Yunandan etkilendiği gibi Hristiyan felsefesi de Antik felsefe geleneğine çok şey borçludur. Hristiyanlığın en önemli isimlerinden Aziz Augustinus; Plotinos için “Biraz geç yaşasaydı ve birkaç söz değiştirseydi Hristiyan olacaktı” der. Ayrıca Vatikan’da Plotinos’un lahdi bulunur. Bu da Katolik Kilisesi tarafından, pagan olsa da Plotinos’a önem verildiğini gösterir.



 Yeni Platonculuk bir kurtuluş öğretisidir. Aynı dinlerde olduğu gibi bu dünyada nasıl yaşamamız ve öbür dünyada nasıl kurtulacağımızı anlatır. Bunu ilahiyattan çok felsefionurcoban terminoloji ile açıklamaya çalışır. Yeni Platoncular çoğunlukla pagandır. Ancak görüşleri hem Yahudilik hem de Hristiyanlık için önemliydi. Elbette sonrasında İslam için de. Plotinos, Stoacıların ve Epikurosçuların hatalı olduklarını düşünüyordu. Stoacıların her şeyin Tanrı olduğu Panteist yapısına ve materyalist bulduğu Epikuros’a karşıydı.

 Yeni Platoncular kurtuluşun Tanrıya ulaşmak olduğunu düşünüyorlardı. Ancak bu çok zordur. Maddi bedenden ayrılarak yüce bir varlığa ulaşmak için ahlak ve felsefi anlamda çok gelişmek gerekirdi. Oldukça disiplinli bir süreç sonunda kişi bir esrime ile kendini aşabilir. Bu esrime sonucu varlık Tanrıyı hisseder, adeta onu görür.

 Meditasyon, kendinden geçme, yaratıcıya ulaşma konusu hem tarih boyunca hem de günümüzde kökenlerini buralardan alır. Kilise öğretileri, çilecilik, İslam Tasavvufu, tarihsel olarak daha eski olsa da günümüzde popüler olan Nirvana’ya ulaşmak, Budist öğretiler vs…

 Plotinos, Pisagor ve Platondan oldukça etkilenmiştir. Ancak o Platon gibi geniş bir felsefe alanıyla ilgilenmemiştir. O daha çok Metafizik ile ilgilenir. Ona göre metafiziğin 3 unsuru vardır. Bir, Tin ve Ruh… Bu sonraki yüzyıllarda Hristiyanlığın üçlemesine benzese de bazı farklılıklar içerir. Bir her şeyin en yukarısında bulunan tanrıdır. O tüm varlıkları aşar. Ona yüklemler yükleyemeyiz. O sınırsız ve sonsuzdur. Ona bütün diyemeyiz. Çünkü bütünle Bir’e sınır çizmiş oluruz. O her sınırı aşar. Dil ile onu ifade edemeyiz. Çünkü kelimeler onu anlatmada yetersizdir. Platon’un “iyi” ideasının adeta Tanrılaşmış halidir.

 Tanrı nedeni olamayan ilk nedendir. Her şeyi o yaratır. Ancak yaratılan her şeyin toplamı da değildir. Onlardan bağımsızdır. Bu din felsefesinde Panteizm gibi kavramlarla sıklıkla tartışılan bir konudur. Tanrı varlıklardan aşkındır. Onun ne olduğunu söyleyemeyeceğimiz için ancak ne olmadığını söyleyebiliriz. Onun varlık olduğunu, düşündüğünü, istediğini söyleyemeyiz çünkü bu onu hem sınırlar, hem diğer varlıklara benzetir hem de “aşağı” olan varlıklarla ilişkili olduğunu gösterir. Daha önceki bazı filozofların da dediği gibi mutlak iyi olan bir şey kötü bir varlıkla ilişkisi olursa (dokunursa, düşünürse) onun mutlak iyiliği zarar görür. Ancak bu tam olarak Aristoteles’in her şeyden uzakta duran Tanrısı gibi de değildir.



 İşte bu noktada özellikle Tanrı yaratırken bunun nasıl olduğuna bir çözüm olarak Platon’un idealarından etkilenir. Platon’un iyi ideası adeta bir güneştir. Onunonurcoban.com ışınları tüm ideaları aydınlatır. Plotinos ’da bu benzetmeyi kullanır. Var olan her şey adeta bir güneş olan Tanrı’nın güneş ışıklarından gelir. Nasıl ki güneş ışıkları Güneşe özdeş değilse Tanrının ışıkları da Tanrıyı tam olarak temsil etmez. Buna “Sudur” denir. (Emanation, Türüm) Var olan her şey Tanrıdan adeta “taşar”. Bu taşan şeyler yani sudur etmek varlığın var olma sebebidir. Ancak bu taşma sırasında Tanrı artmaz, azalmaz. Onun birliği devam eder. Tanrı için bu taşanların bir önemi yoktur. Ancak sudur eden varlıklar var olmalarını Tanrıya borçlu olduklarından ona bağımlıdır.

 Bu düşünce ortaçağ boyunca din felsefesini de etkiler. Tanrıya en yakın olanlar daha değerli ona uzak olanlar daha değersizdir. Farabi gibi filozoflar Bir’i inceler. Bir isimlendirilmesinin kökenleri de elbette Pythagoras’tır.

 

Zihin veya Nous, Birden sonra gelir. Nous adeta bir ışıktır. Biri varlık olarak sınırlandıramadığımız için ayrıca ilk varlıktır. Zihin Platon’un ideaları gibidir. Ancak bu idealar Tanrının zihnidir.

 

Ruh, Nous’dan türer. Bu hiyerarşide daha aşağılarda olmasına neden olur. Maddi olmasa da maddi ile ilişkisi nedeniyle bir köprü gibidir.

 

Madde en aşağıda bulunur Maddi olduğu için kusurlu ve kötü olsa da Platon gibi onu değersiz kabul etmez. Sonuçta Birden gelen bir hiyerarşiyi gözler önüne sermesi bakımından bir güzelliği vardır. Bunu sanat anlayışında da gösterir. Platon sanatı, örneğin resmi değersiz bulur. Çünkü gerçek olan masa ideasıysa, masa adeta bir gölgedir. Masanın resmi ise gölgenin gölgesidir. Oysa Yeni Platoncular için her ne kadar gölge de olsa, içinde gölge ideasının yansıması vardır. Değeri az olabilir ama değersiz değildir.

 Plotinos’dan sonra Yeni Platonculuk etkisini kaybetmez. Onun öğrencileri olan Amelius ve Porfirios önemlidir. Porfirios Dokuzlukların kaleme alınmasına yardım etmesiyle dikkat çeker. Ayrıca İslam Felsefesinin temel kaynak kitap olarak kullandığı İsaguci’nin yazarıdır. Bu kitap Aristoteles Mantık’ına bir giriş kitabıdır ve yüzyıllarca Ortadoğu’nun en önemli kitaplarından biri olmuştur. Bu kitabı filozof Boethius Latinceye çevirmiş ve Hristiyan Felsefesinde Tümeller sorununun en önemli eserlerinden biri olmuştur.

 İamblichus (İamblichos) İ.S. 245-330 yılları arasında yaşamıştır. Plotinos ve hocası Porfirios’un aksine o, dini felsefenin üstüne koyar. Proclos da teolojinin önemli olduğunu ve bazı sayı gibi mistik şeylerin Tanrıya ulaşmaya yardımcı olduğunu söyler. Plotinos her şeyden önce akılcı antik yunan felsefe sistemini temsil eder. Ancak İamblichos’dan sonra Suriye taraflarında ki Yeni Platonculuk dogmatik dinlere benzemeye başlar.www.onurcoban.com

 Zamanla Platon’un Atina’daki Akademisi, İskenderiye ile birlikte Yeni Patonculuğun en önemli yerlerinden biri olur. İlk yeni Platoncu başkan Atinalı Plutarkhos, Proclos, Syrianus ve Damascius bu filozoflara örnektir. İmparator Jüstinyen Platondan beri devam eden Akademiyi 529 da kapatmasıyla bu anlayış sona erer.

 Proclos, Platon’un eserlerinin gizli anlamları olduğunu ve bunu ancak kendini geliştiren filozofların anlayabileceğini söyler. Yazdığı Teolojinin Unsurları (Saf iyi Üzerine, Liber de causis) adlı eser birçok İslam Filozofu tarafından hatalı bir şekilde Aristoteles’in sanılmış, yine Usulucya olarak bilinen ve Enneadlardan etkilenerek yazılan eser de aynı kaderi paylaşmıştır. Proclos’un eserini Liber de Causis adıyla Latinceye çeviren Cremonalı Gerard ve Aziz Thomas bu gerçeği ortaya koymuşlardır. Hatalı da olsa Proclos, İslam dünyasında felsefeyi etkilemiş, hatta Aristo ve Platon arasında bir uzlaşı çabasına konu olmuştur.

 İskenderiye’de ise Hierocles, Hermeias ve oğlu Ammonius isimleri önemlidir. Müslümanların İskenderiye’yi fethetmesi sırasında okulun başında Stephanus yer alır. Fetih sonrası okul kapatılır.

 Atina Okulu gizemciliğe ve dine daha önem verirken İskenderiye okulu bilime daha dazla önem verir.

 Yukarda sayılan isimler dışında Chrysaorinus, Gedalius, Dexippus, Sallustius, İsodorus, Hypatia, Larissalı Domnius, Marinus, Olympiodorus, Simplicius gibi isimler vardır.

 Ayrıca Hristiyan olmakla birlikte Yeni Platoncu izler taşıyan Boethius ve Gramerci Yahya olarak bilinen Johannes Philoponus (Yahya En-Nahvi) bu dönemin ünlü ismidir.

  Yeni Platonculuk, önce Gnostikler daha sonra da Hristiyanlıkla mücadele etmiştir. Ancak Katolik Kilisesinin güçlenmesi ve Patristik Hristiyan Felsefesinin oluşmasıyla güç kaybetmiştir. Zamanla kendi görüşleri Patristik felsefe ile kaynaşmıştır. Platon’un yüzlerce yıllık geleneği bu sayede daha dinsel bir anlayışla ele alınmıştır.

 Dönemde yükselişe geçen ve gizemci bir ezoterik anlayış olan Occultism (Okültizm)  Aedesius gibi Yeni Platonculuğa yakın isimlerle etkileşim halindedir. Gerçek ve açık anlayışın ardındaki sırları bulmaya çalışan bunu da büyü gibi unsurların kullanılmasıylaonurcoban yapan okültist isimlerden Sosipatra, Maximus, Heraiscus ve Asclepiades  Yeni Platoncularla çağdaştır. Eski mistik Pisagorculuk gibi ezoterik unsurlar Yeni Platonculuk ’ta da vardır. Söylenen göre Ammonius Saccas dan öğrendiği gizli unsurları Plotinos herkese anlatmamıştır. Bu aynı Pythagoras’ın öğrencilerine uyguladığı üstat öğrenci sırrı anlayışına benzer.

Plotinos her ne kadar Yunan adı taşısa da aslen Mısırlıdır. Diğer Yeni Platoncularda çoğunlukla Ortadoğu kökenlidir. Ancak düşünce tarzı bakımında Yeni Platonculuk Antik Yunan Felsefesin devamı gibidir. Bu nedenle Antik Dünyanın son felsefesi olarak görülür. Bundan sonra dinin daha ön plana geçtiği Ortaçağ felsefesi başlayacaktır. 

 Yazının diğer bölümleri için tıklayınızFelsefeye bir bakış-Giriş-


Onur Çoban


. Felsefe tarihinin diğer bölümleri için;

Felsefeye bir bakış-Giriş-

.

Orta Platonculuk ve Dönemin Diğer Akımları

    Felsefeye bir bakış

29.Bölüm: Orta Platonculuk ve Dönemin Diğer Akımları :Yeni Pythagorasçılık, Yeni Aristotelesçilik, Yahudi-Platoncu Sentez, Galen vs) 

Yazan: Onur Çoban
www.onurcoban.com

Platonculuğun izleri…

İ.Ö. 1 yüzyıl ile İ.S 3. Yüzyıl arasında Platon’un görece etkin olduğu döneme Orta Platonculuk, Orta Geç Dönem Platonculuk veya Geç Dönem Platonculuk adı verilir. Dönemin baskın felsefesi Stoacılık olmakla birlikte Akademi kaynaklı Kuşkuculuk ve Epikurosçuluk hala önemlidir. Ayrıca Roma’nın İmparatorluk çağında Ortadoğu kaynaklı dinler de etkisini göstermeye başlamıştır.

 O dönemde kadim bir din olan Yahudilik, Platoncu bazı filozoflar ile felsefe ve dinde adeta bir sentez kurulmasına neden olmuştur. Ayrıca yeni ortaya çıkan Hristiyanlık da yavaş yavaş din ve düşünce alanında yayılmaya başlamıştır.

 Aynı dönemde Aristotelesçi filozoflar, izinden gittikleri Aristoteles’in eserlerini yorumlamaya devam edecekler ancak etkileri daha az olacaktır. Pisagor’un izinden giden Yeni Pythagorasçılar ise adeta Yeni Platonculuğun habercisi olacaklardır. Bu farklı akımların bir arada olduğu dönemde Galen gibi Romalı hekim filozoflar, Kiliseden oldukça farklı düşünceleri ile Gnostikler, Kuşkuculuktan uzaklaşarak yeniden dogmatik felsefeye dönen Platoncular etkin olacaklardır. Ayrıca Yahudilik kökenli düşünce geleneği de filozoflar arasında kendisine yer bulmaya başlayacaktır.

 

Antik çağın en önemli akımlarından biri olan Pythagorasçılık (Pisagorculuk) üstat olarak görülen Pythagoras’ın (Pisagor’un) düşüncelerini içeren yarı mistik yarı felsefi bir düşünce geleneğiydi. Önceki bölümlerde belirtildiği gibi Pythagoras’ın felsefesi başta Platon olmak üzere kendisinden sonra gelen birçok filozofu derinden etkilemişti.

 


Arada geçen yüzyıllar boyunca Platon etkisiyle bu düşünceler dolaylı olarak varlığını korusa da, Septikler, Stoacılar ve Epikurosçuların daha ön plana geçmesiyle bir süre geri planda kalmıştır. Adeta Roma’nın resmi felsefesi olan Stoacılığın baskı olduğu bir dönemde yaklaşık M.Ö 1. Yüzyılda Pisagorculuk yeniden hatırlandı.

 

Yeni Pisagorculuk denilen bu dönem görece etkili olmasa da kendisinden sonra gelecek olan Yeni Platonculuğu oldukça fazla etkiledi. Plotinos’un ileriki yüzyılda hem felsefeyi hem de dolaylı olarak Hristiyanlığı etkilediği düşünülürse, durumun önemi daha iyi anlaşılır.

 

Yeni Pythagorasçılık, genel olarak varlıkların en tepesine Tanrı’yı koyarlar. Onlar için ikinci sırada Akıl daha sonra da Ruh yeralır. Bu sıralama ileride Yeni Platonculuk’da daha detaylı görülecektir.

 

Orta dönem Platonculukla kimi zaman iç içe geçen bu düşünce akımının ilk temsilcisi Cicero’nun da yakın arkadaşı olan Nigidius Figulus’tur. Figulus, Stoacılık ile Pisagorculuğun unsurlarını bir araya getirmeye çalıştı. Bu nedenle kendi çağında da oldukça eleştirilmişti.Onurcoban Senatör ve Praetor olarak Roma Cumhuriyetinde önemli bir siyasi figürdü. Ancak Sezar’ın tek adam haline gelmesi ile muhalif olan Cicero, Varro ve Figulus gözden düştü.

 

Tyanalı Apollonius (Apollonios) ve Gadesli Moderatus diğer önemli Yeni Pisagorcu düşünürlerdir. Apollonios, İ.Ö 3. - İ.S 97 yılları arası yaşayan ve Hz. İsa ile aynı dönemde yaşaması bakımından da önemli bir isimdir. Hz. İsa ile benzer bir yaşam ve mucizelere sahip olduğunun belirtilmesi uzun süre bu iki kişinin aynı kişi mi olduğu sorusunu sordurmuştur. İtalya’dan Kuzey Afrika’ya, Ortadoğu’dan Hindistan’a kadar değişik coğrafyaları gezmiş olan bu filozof, hem 4. Yüzyılda Roma’da hem de çok uzun yıllar sonra Aydınlanma çağında Hristiyanlığa karşı bir figür olarak kullanılmıştır. Ortaçağda ise bu söylentiler nedeniyle Kilise tarafından adeta istenmeyen adam ilan edilmiş ve izleri silinmeye çalışılmıştır.

 

 Apamealı Numenius ise Mısır ve Hint gibi doğu düşünce geleneği ile Yahudi inancının Platon felsefesi ile bağlantısını kurmaya çabalar. Platon’u “Yunanca konuşan bir Musa” olarak tarif eden bu düşünür, Eski Ahit veya Tevrat’ın Platon’un görüşlerine uyumlu olduğunu söyleyerek ileriki yıllarda hem Hristiyan Felsefesinin hem de İslam Felsefesinin yapacağı Antik Yunan düşünce geleneği ile uyum sağlamanın ilk izlerini gösterir. Aynı şekilde Orta Platoncu dönemin önemli düşünürü Yahudi Phio da buna örnektir.

 

Numenius, en üste En yüksek Tanrı var olduğunu kabul eder. Ancak onun altında da ikinci bir Tanrı olduğunu bunu adeta Platon’un yaratıcı Tanrısı Demiurgos ’un olduğunu belirtir. Bu görüş ilerleyen yüzyıllarda kendisine farklı akımlarda taraftar bulacaktır.

 


Görüldüğü gibi Stoacılığın baskın olduğu bir çağda Hristiyanlığın da yavaş yavaş yükselişe geçmesiyle düşünce akımlarında değişiklikler olmaktadır. Yeni Aristotelesçilik olarak da isimlendirilen ve Aristoteles’in izinden giden geç dönem bazı filozoflar da vardır. Aristoteles’in tüm eserlerini ilk kez belli bir sıraya sokan ve günümüze ulaşmasına yardım eden Rodoslu Andronikos ve önemli Aristoteles yorumcusu olan Afrodisiaslı İskender (Aleksandros / İskender Afrodisi) Lise’nin görüşlerini savunmaya devam ederler. Ancak Afrodisiaslı İskender özellikle Tanrı hakkındaki görüşleriyle Aristoteles’ten ayrılarak Yeni Platoncu Plotinos’a yön verir. Afrodisiaslı İskender’in hocası olan Messeneli Aristocles de bu dönemin isimlerinden biridir.www.onurcoban.com

 

Dönemin önemli düşünürlerinin birçoğu ise Platoncu olarak kendilerini ifade ederler. Ancak daha önceki bölümlerde belirtildiği gibi Platon’un kurduğu Akademi onun görüşlerini savunsa da dönem dönem farklı akımların etkisine de girmiştir. Bunların en önemlileri Kuşkuculuktur. Septisizm olarak ifade de edilen bu dönemde Akademi adeta Şüphecilerin merkezi haline gelmiştir.

 

Ancak ilerleyen yüzyıllarda Askalonlu Antiokhos o dönemde baskın olan Stoacılığın da etkisiyle Akademiyi yeniden kuşkuculuktan uzaklaştırmıştır. Bu duruma Cicero ve yine bir akademi üyesi olan Ainesidemos şiddetle karşı çıkar. Ainesidemos için bu yeni düşünce Stoacılıkla dövüşen bir Stoacılıktır” Bu karşı çıkışı nedeniyle Ainesidemos okuldan ayrılmış ve İskenderiyeye giderek Son Dönem Septikliğini kurmuştur.

 

Bu dönemden sonraki Platonculara Orta Dönem, Orta Geç Dönem veya Geç Dönem Platonculuk adı verilir. Dönemin baskın anlayışı hala Stoacılık olsa da Yeni Platonculuğun habercisi olan bu dönem önemlidir. Ancak nedense Felsefe Tarihlerinde bu 1-2 yüzyıllık zaman dilimi atlanır.

 


Dönemin en önemli ismi Yahudi Philon (Filon, Philo) ’dur. İskenderiyeli Philon olarak da bilinen bu düşünür İ.Ö. 25- İ.S 45 yılları arasında yaşamıştır. Numenius gibi o da Yahudi inancı ile Platon’un görüşlerini uzlaştırmaya çalışmıştır. Philon için din (Yahudilik) felsefeden daha üstündür ancak Yunan temelli felsefe de benzer şeyler söylemesiyle önemlidir. Her ikisinin de benzer olması ikisinde aynı kaynağa yani Yahudi Tanrısına dayanmasının bir sonucudur. Hz. Musa’nın vahiy yoluyla edindiği bilgilere Platon akıl yoluyla ulaşmıştır. Ancak bu akıl da Tanrının bir yaratımıdır. Bu nedenle benzerlik vardır. Bu görüş Din ve Felsefeyi uzlaştırma açısından önemlidir. Bu uzlaştırma çabası ilerleyen yüzyıllarda hem Hristiyan Felsefesi (Aziz Augustinus) hem de İslam Felsefesi (İbni Sina, Farabi) de de taraftar bulacaktır.

 

Philon için, Platon’un dediği gibi, fiziki evren ideaların, Tanrısal aklın bir kopyasıdır. Ona göre Tanrı evreni yaratmıştır ve bu yaratım sırasında tüm madde kullanıldığından evren tektir.

 

Ancak Tanrı veya onun yarattığı Tanrısal akıl madde ile ilişkili olmamalıdır. Eğer olursa onun mükemmelliği zarar görür. Bu durumu şöyle açıklar. Tanrı ve Tanrısal akıl, fiziki madde dünyası ile aracı kullanarak ilişkiye girer. Yahudilerin melek, Yunanlıların daimonları gibi bu aracılar ile yaratım süreci işler. Ancak bu aracıların varlığı evrende kötülüğün de olmasına neden olmuştur. Bu görüş kısmen Platon’un Timaios’unda ve Tevrat’ta bulunur.www.onurcoban.com

 

İs. 50-120 yılları arasında yaşayan Plutarkhos (Plutarhos) özellikle “Paralel Hayatlar” adlı kitabı ile bilinir. Bu kitabı günümüze eksik olarak ulaşmıştır. Bu kitapta Yunan ve Roma’nın önemli kişilerinin hayatını paralel bir şekilde inceler. Plutarkhos bütün dinlerin aslında aynı olduğunu,onurcoban.com aynı Tanrıya inanıldığını belirtir. Gerek Yunan, Gerek Mısır gerekse Yahudilik aslında benzerlikler gösterir. Sonraki yüzyıllarda Din eleştirisi için kullanılan bu düşünceyi, Dini ve felsefenin uyumunu savunmak için kullanır.

 

Ona göre Tanrı her şeyin en üstünde yer alır. Dünyadaki kötülüklerin kaynağı olarak Tanrıyı görmek Tanrı kavramına aykırıdır. Ona göre bu kötülüklerin nedeni yine aracı varlıklardır. Ayrıca kötülük kaynağı olan iyiliğin zıttı bir evren ruhunun var olduğunu söyler.

 

İ.S. 2. Yüzyılda yaşayan Albinus, en üstte bulunan Tanrı’nın evreni doğrudan yaratmadığını belirtir. Ona göre evren, Tanrı’nın “kendi düşüncesini düşünmesi” sırasında var olmuştur. Aristoteles ve Platon’un Tanrı anlayışının bir sentezi olan bu düşünceye göre, Aristoteles’in “kendisinden başka şeyi düşünmeyen” Tanrısı ve Platon’un idealarının birleşimi ile evren yaratılmıştır.

 

Apuleius, Herodes Atticus, Aulus Gellius ve Surlu Maximus diğer geç dönem Platoncu filozoflardır. Ayrıca daha sonraki zamanda Yeni Platonculuğu kuran Plotinos’un hocası Ammonius Saccas’da hem Platoncu hem de Yeni Platonculuk içinde değerlendirilebilir.www.onurcoban.com Onun bir başka öğrencisi Pagan Origen (Diğer ünlü Origen ile karıştırılmaması gerekir) ve Cassius Longinus diğer Platoncu isimlerdir.

 


Bu dönemde önemli düşünürlerin bir kısmı ise aynı zamanda Tıp uzmanı olan hekimlerdir. Birçok Hekim aynı zamanda felsefe ile uğraşmış bu bakımdan İbni Sina gibi İslam Tıp ve Filozof uzmanlarını etkilemişlerdir. Bunların en önemlisi olan Galen (Galenos) İslam Dünyasında Calinus ismiyle bilinir. Bergamalı olan Galen, gladyatörlerden imparatorlara kadar geniş bir hasta grubuna bakmıştır. Tıp alanında ahlat-ı erbaa olarak bilinen hastalıkların vücuttaki dört sıvı (kan, balgam, safra, kara safra) kökenli olduğu teorisini geliştirmiştir. Hristiyan olmasa da görüşleri Kilise ile uyumlu olması nedeniyle Kilise tarafından ileriki yüzyıllarda savunulan bir isim olmuştur. Galen tek tanrı inancına uzak olmamakla birlikte daha çok Platon’un mimar Tanrısını savunmuştur. Ancak Ahlak alanında hem Hristiyan hem de sonraki yüzyıllarda İslam Filozofları içersin de destek bulmuştur. Özellikle hekim de olan İslam Filozofları Galen’e büyük önem vermiştir.

 

Görüldüğü gibi bu dönemde birçok felsefi düşünce bir arada var olmuştur. Ancak Hristiyanlığın güç kazanmasından önce Yeni Platonculuk felsefe tarihinde öne çıkmıştır.



 Yazının diğer bölümleri için tıklayınızFelsefeye bir bakış-Giriş-


Onur Çoban


. Felsefe tarihinin diğer bölümleri için;

Felsefeye bir bakış-Giriş-

.

Cicero

   Felsefeye bir bakış

28.Bölüm: Cicero

Yazan: Onur Çoban
www.onurcoban.com

Roma’nın eklektik felsefesi     

Roma tarihinde önemli bir yeri olan Cicero, siyasetten edebiyata kadar çeşitli alanlarda çalışmalar yapmış önemli bir devlet adamıdır. O, sadece Cumhuriyetten İmparatorluğa geçilirken yaşanan çalkantılı bir dönemde Roma’nın kaderinde etkili bir rol oynamamış, aynı zamanda felsefe alanında da yetkin eserler vermiştir. Bu açıdan hem siyasi hem de felsefe tarihinde önemli bir figürdür.

 

Marcus Tullius Cicero, M.Ö. 106-43 yılları arasında yaşamıştır. Bu dönem güçlü bir Cumhuriyet olan Roma’nın bir imparatorluğa evrildiği ve iç çekişmelerin yaşandığı bir dönemdir. Varlıklı bir ailede doğan Cicero oldukça iyi bir eğitim alır. İleride felsefesine etki edeceği Stoacı, Epikurosçu ve Septik Akademi filozoflarından dersler alır. Felsefenin dışında hukuk ve hatiplik konularında da eğitilir.

 




Bir süre avukatlık yapan Cicero, hatiplik yeteneği ile dikkat çekerek hızlıca yükselir. Henüz genç yaşındayken diktatör Sulla’nın tepkisini çeker. Artan baskılar sonucu Roma’dan ayrılarak Atina’ya gider. Burada Akademinin başındaki Antiokhos dan, epikurosçu Sidonlu Zenon’dan dersler alır. Ardından Rodos’da Stoacı Posidonius derslerine girer. Ayrıca daha sonraki yıllarda Paidros (Phaedrus), Larissalı Philon ve Diodotos gibi farklı görüşlerdeki filozofların öğrencisi olmuştur. Yakın arkadaşı Nigidius Figulus Orta Dönem Platonculuğun önemli isimlerinden biridir.

 

 

Sulla’nın ölümü ardından 2 yıl süren bu eğitimini tamamlar ve Roma ya geri döner. Cumhuriyete bağlı olan Cicero bu dönemdewww.onurcoban.com devlet içinde görev almaya başlar. Sonunda Consul olur. Bu sırada consul olmak isteyen Lucius Sergius Catilina silahlı bir girişim dener. Ona karşı yapmış olduğu konuşma ile Cicero bu girişimi önlediği gibi “Vatanın babası” unvanı kazanır.

 

Ardından Catilina’nın sorgulanmadan öldürülmesi emrini verir. Ancak bir süre sonra iktidarı ele geçiren Pompeius, Crassus ve Caesar ilk triumvirliği (Üçlü yönetim) kurar. Bu yönetimin çıkardığı bir senato kararı ile yargılamadan ölüm cezasını verenlere sürgün cezası verilir. Açıkça Cicero için hazırlanan bu kanunla sürgüne gönderilir.

 

Sürgün sonrası af edilerek yeniden Roma’ya geri döner. Bu dönemde Üçlü Yönetim altında görevler alsa da inanmadığı bu siyasi ortamdan uzaklaşmak ister. Siyasetten uzak kaldığı bu dönemde felsefeye yönelir ve bu alanda eserler yazar.

 

Sezar’ın üçlü yönetimi yıkıp tek adam haline gelmesi ve ömür boyu yönetimi ele geçirmesi bu dönemde gerçekleşir. Ancak Sezar’ın Senatoda öldürülmesi ile Roma yeniden karışır. Yeniden siyasete dönen Cicero yönetimde söz sahibi olmak isteyen Marcus Antonius a karşı Caesar’ın yeğeni ve evlatlık oğlu ileride de Augustus adıyla İmparator olacak olan Octavianus’ u destekler. Ancak Octavianus, Lepidus ve Marcus Antonius un uzlaşma sağlayarak ikinci triumvirliği kurmasıyla Cicero tüm desteğini kaybeder. Yakalanarak idam edilir.

 

Cicero eserlerinde o dönemin önemli felsefe akımlarının düşüncelerini de bize aktarır. Bu açıdan bakıldığında kitapları önemli birer felsefe tarihi eserleridir. Cicero’nun amacı aslında tam olarak bu değildir. O, kendi düşüncelerini ortaya koyarken karşıt ve benzer düşünceleri de okuyucusuna sunmak ister. Bunu mümkün olduğunda tarafsız bir biçimde sunmaya çalışır. Eserleri daha çok diyalog şeklinde yazar. Ancakwww.onurcoban.com bunlar Platon’un aksine, karşılıklı kısa konuşmalar şeklinde değil, uzun ve sıralı birer konuşma şeklindedir. Örneğin; Tanrıların Doğası adlı kitabında her bir bölümde bir konuşmacının görüşlerini anlatır. Bunlar o dönemin önemli akımları olan Kuşkuculuk, Stoacılık ve Epikurosçulukı savunan filozofların konuşmalarıdır. Her bir bölümde bu akımların görüşleri kendi ağızlarından anlatılır. Ayrıca ilk bölümlerde ise adeta Aristoteles’in Metafizik kitabında yaptığı gibi, Thalesden başlayarak Anaksimandros, Anaksimenes, Pythagoras, Parmenides, Empedokles, Protagoras, Demokritos gibi isimlerinde görüşlerini anlatır.

 

Cicero felsefesi kuşkuculuk akımına oldukça yakındır. Ancak çoğu felsefe tarihi onun felsefesini eklektik (seçmeci) olarak görür. Kuşkuculuktan oldukça etkilense de döneminin adeta resmi Roma felsefesi olan Stoacılık’dan da izler taşır. Hatta daha mesafeli olduğu Epikurosçuluk’dan da…www.onurcoban.com

 

Cicero, birçok kez kendisini Akademi taraftarı olarak sunar. Bilindiği gibi Platon’un kurmuş olduğu Akademi zamanlar Piron’un (Pyrrhon) izinden giderek septiklerin adeta en önemli kaynağı durumuna gelmiştir. Cicero da birçok konuda onlar gibi düşünür. Cicero bilgi açısından septiktir. Ancak ahlak konusunda Stoacılara daha yakın bir konum gösterir. Özellikle Epikurosçulara ahlak konusunda karşıdır.

 

Hayatının çoğunu siyaset ile geçiren Cicero, felsefe ile daha çok inzivaya çekildiği bir dönemde eserler vermiştir. Ancak bizzat kendisinin söylediği üzere hayatı boyunca felsefe ile ilgilenmiştir.

 


Cicero, insana verdiği önemle diğer birçok filozoftan ayrılır. Ona göre insan eğitimli, kültürlü ve ahlaken dürüst olmalıdır. İnsana verdiği bu önem eğitimi de içerir. Tüm zamanların en önemli hatiplerinden olan Cicero konuşma sanatının önemini ve ideal bir insanın buna sahip olması için eğitilmesi gerektiğini belirtir.

 

Aynı zamanda avukat olan Cicero hukuk alanına da önem verir. Ona göre ideal bir Roma vatandaşı hukuk konusunda da kendisini geliştirmesi gerekir. Cicero felsefe, tarih, konuşma sanatı ve hukuk gibi konuların birbirini tamamladığını söyler.

İnsana verdiği önemle özellikle ortaçağ sonrası Rönesans felsefesinde ortaya çıkacak olan Hümanizme bir nevi ilham kaynağı da olur.



 Yazının diğer bölümleri için tıklayınızFelsefeye bir bakış-Giriş-


Onur Çoban


. Felsefe tarihinin diğer bölümleri için;

Felsefeye bir bakış-Giriş-

.

Stoacılık

  Felsefeye bir bakış

27.Bölüm: Stoacılık

Yazan: Onur Çoban
www.onurcoban.com

Krallardan kölelere kadar geniş bir kitlesi olan Felsefe…

      Helenistik Felsefenin Septikler ve Epikurosçular’dan sonraki bir diğer önemli okulu Stoacılıktır. Adeta Roma İmparatorluğunun resmi felsefesi haline gelmesi ile diğer iki okuldan daha etkili olmuş denebilir. Özellikle sonradan Hristiyan Felsefesine katmış oldukları ve günümüzde dahi etik alanında hala popüler olması Stoacılığın önemini artırmıştır.

 Stoa felsefesi M.Ö. 300 yıllarında ortaya çıkıp M.S 200’lü yıllara kadar etkisini sürdürerek oldukça uzun bir dönem popülerliğini korumuştur. Bu uzun sürede doğal olarak bazı noktalarda değişim göstermiştir.



 Stoa Felsefesi genellikle 3 döneme ayrılır. İlk dönemde Stoacılığın kurucusu olan Kıbrıslı Zenon, Kleanthes ve Khrysippos; orta dönemde Panaitios, Posidonius (Poseidonios) ; son dönemde ise Seneca, Epiktetos ve Marcus Aurelius gibi isimler ön plana çıkar. Roma döneminde yaşayan Epiktetos’un bir köle, Marcus Aurelius’un ise İmparator olması bu felsefenin ne kadar geniş bir kitleyi kapsadığının en güzel örneğidir.

 Ne yazık ki Roma döneminden önceki Stoacıların eserlerinin çoğu kayıp durumdadır. Daha önceki bölümlerde olduğu gibi Diogenes Laertius ve Cicero sayesinde onlar hakkında ayrıntılı bilgiye sahibiz. Ayrıca Septik Sextus Empiricus’un da eserlerinden oldukça bilgi edinmekteyiz.

 Stoacıların kurucusu Kıbrıslı Zenon’dur. İ.Ö. 332yılında Kıbrıs’a doğan Zenon daha sonra Atina’ya taşınmıştır. Anlatıldığına göre burada bir kitapçıda Ksenophon’un Sokrates hakkında yazdıklarını görür ve felsefeye ilgi duymaya başlar. Kitapçıya “bu felsefecileri nerede bulabileceğini” sorar. Kitapçı o sırada oradan geçmekte olan Kinik Okulu mensubu Krates’i gösterir. Krates’in peşine takılan Zenon onun öğrencisi olur. Ancak Kiniklerin “abartılı” davranışlarına tam anlamıyla katılmaz. Ardından Platon’un Akademisinin başında olan Stilpon, Ksenokrates ve Polemon’un derslerine katılır.www.onurcoban.com

 Sonunda kendi okulunu kurar. Ders verdiği yer bir sundurmanın (Stoa) altıydı. Bu nedenle ona ve öğrencilerine Stoacılar denmeye başlandı. İslam Felsefesinde Revak kelimesi nedeniyle Revakiyyun (Revakiye) olarak anılmaları da bu yüzdendir. Atina’da oldukça popüler olan Zenon’u Büyük İskender sonrası hükümdarlardan biri olan Antigonos’da takip ediyordu.

 Kleanthes, Kıbrıslı Zenon’un ölümünden sonra okulunun başına geçen önemli, bir filozoftur. Assoslu olan Kleanthes, yaklaşık İÖ 331-İÖ. 233 yılları arasında yaşamış ve Atina’da hayatını kaybetmiştir. Oldukça güçlü ve eski bir boksör olduğu söylenen bu filozofun gündüzleri su kuyularından su çekerek hayatını kazandığı geceleri ise Zenon’un derslerine devam ettiği belirtilir.

 Khrysippos, Kilikya bölgesinde doğan ve uzun mesafe koşuculuğu gibi atletik özellikleri olan bir Stoacı Filozoftur. İlk dönem Stoacılar içinde en önemlilerinden biri olan Khrysippos, para kazanmak için yaşamayı gülünç bulur. Ona göre yaşamak, haz duymak gibi şeyler önemli değildir. Bu nedenle para kazanmaya da çalışmak saçmadır 




Khrysippos, Septik Arkesilaos’un derslerini dinlemiş ancak bu görüşleri beğenmemiştir. Hocaları Zenon ve Kleanthes’in kuramlarını daha da geliştirmiş adeta okulun ikinci kurucusu olmuştur. Yüzyıllar boyunca “Khrysippos olmasaydı, Stoacılık olmazdı” görüşü Felsefe Tarihinde hakim bir söz olmuştur. Diyalektik konusunda en önemli isimlerden biri haline gelmiş, mantık alanında çalışmalarda bulunmuştur. 

Diogenes Laertius, Khrysippos’un 700 den fazla eseri olduğunu söyleyerek oldukça üretken olduğunu vurgular. Bu konuda Epikuros ile adeta bir yarış içine girmiştir. Ancak Epikuros’un kendi konusunda belirttiğimiz gibi Epikuros hiç alıntı yapmazken Khrysippos oldukça fazla alıntı yapar. Bu da eserlerinin hem çok hem de hacimli olmasına neden olur. Öyle ki anlatıldığı üzere Euripides’in Medea adlı eserini neredeyse birebir alıntılayarak kitap yazması, bu eseri okuyan birine ne okuduğunu soranlara, “Khrysippos’un Medeas’sı” cevabını verdiği söylenir. Gülmekten öldüğüne dair söylenti günümüze kadar ulaşması bakımından ilginçtir.

 Babilli Diogenes, özellikle yaşadığı bir gezi ile Felsefe Tarihine geçmiştir. Atinalılar, Roma’ya şehre konan bir cezayı hafifletmek üzere bir heyet gönderir. Bu heyetin içinde dönemin 3 önemli okulu olan Aristotelesçi Lise, Septik ve Platoncu Akademi ile Stoacı Okula ait 3 temsilci de gönderilir. Aristoteles geleneğini Kritolaos, Akademiyi Karneades temsil ederken Stoacılığı Diogenes temsil eder. Bu gezide asıl ilgiyi Karneades çeker. O, ilk gün bir konuyu hararetle savunur ve Romalıların takdirini toplar. Ertesi gün ise ilk gün savunduğunun tam tersini savunur ve yine Romalıların beğenisini kazanır. Bu olay Kuşkucu Felsefenin önemini gösterir. Aynı heyette yer alan Diogenes ise Roma’yı muhtemelen Stoacılıkla ilk kez tanıştırır. 

 Orta Stoacılık olarak bilinen dönem bu akımın roma ile ilişkisi ile başlar. Rodoslu Panaitios yaklaşık İÖ 185 yılında doğar. Roma’ya yerleşmiş ve Stoa Okulun başına geçmiştir. Panaitios erken dönem Stoacıların bazı görüşlerine katılmaz. Özellikle evrensel dönüş kuramını onaylamaz. Bu kurama göre evren sürekli bir yıkım-yeniden kuruluş döngüsü içerindedir. Evren adeta büyük bir yangına maruz kalacak ve küllerinden yeniden kurulacaktır. Bu yüzden aynı insanlar yeniden yaşayacaklardır. Ona göre ruh bedenle birlikte yok olur. Stoacı fizik anlayışından uzaklaşmış ve Platon ile Aristoteles’in görüşleri ile biz uzlaşıma gitmiştir. İlk dönem Stoacılar Erdemli ve Erdemli olmayan diye keskin ayrıma giderken Panaitios erdeme benzeyen şeylerin varlığını kabul eder. Scipio Africanus u etkilediği bilinir. 

Posidonius, İÖ 135- İÖ 50 yılları arasında yaşayan Orta Stoacılık dönemi filozofudur. Rodos’ta kendi okulunu açmıştır. Özellikle Ciceroyu etkilemiştir. Aristoteles gibi coğrafyadan tarihe, Okyanusonurcoban biliminden astronomiye kadar geniş bir ilgi alanı vardır. Roma’nın ayrıntılı bir tarihini de yazan Posidonius, müzik ve şiirle ruhu tedavi etmek gibi görüşler de öne sürmüştür. Ancak en önemli taraflarından biri din ve mistik görüşleri Stoacılıktan dışlamadan bir felsefe yapmasındır. Bu da zamanla Hristiyanlık gibi dinlerin ve Gnostisizm felsefesini etkileyecektir. Panaitios’un aksine Ruhun ölümden sonrada yaşamaya devam ettiğini belirtmiştir. 

Seneca, İ.Ö 4-65 yılı arasında yaşayan Roma tarihinde önemli bir kişidir. Soylu bir sınıfa dahil olan Seneca genç yaşta Felsefeye merak sarmıştır. Ancak bu durum Latin Edebiyatında da önemli bir kişilik olan babasını telaşlandırmıştır. Çünkü dönemin Roma İmparatoru Tiberius felsefecilere karşı düşmanca tavır beslemektedir. Bu yüzden ailesi tarafından bir süre Roma’dan uzaklaştırılmıştır. Senaca geri döndüğünde avukatlığa başlamış ve siyasetle ilgilenmiştir. Konuşma sanatındaki başarısı ile hem dikkat çekmiş hem de iktidara geçen İmparatorların tepkisini çekip sürgüne yollanmıştır 


Sürgünde felsefe ile ilgilen Seneca, tahta geçen genç imparator Neron’un hocalığını yapmak üzere Roma’ya geri çağrıldı. Neron’un akıl hocası olarak büyük bir servet ve güç elde etti. Neron’a bu kadar yakın olmasına rağmen imparatora komplo suçundan mahkum olmuş ve intihar etmeye zorlanmıştır. Oldukça üretken bir yazar olan Seneca’nın birçok eseri günümüze ulaşmıştır. Bu nedenle Stoacılar içerisinde en çok bilgi sahibi olduklarımızdan biridir. Tanrısal Öngörü, Mutlu Yaşam Üzerine, Yaşamın Kısalığı Üzerine, Bilgenin Sarsılmazlığı gibi eserleri vardır. 

Seneca birçok Stoacı gibi zenginliği küçümser. Ancak dönemin en zengin kişilerinden birisi olmuştur. Bu durumu kendi döneminde de eleştiri konusudur. Seneca eserlerinde bunu kabul eder. O, bunun yanlış olduğunu ama kendisinin de ideal “Bilge” olmadığını söyler. Zenginlik, güç ve şöhreti yok saymak için uğraşan biridir o… Seneca, nasıl yaşadığını değil, nasıl yaşaması gerektiğini söylediğini, bu uğurda da çabaladığını da belirtir. 

Seneca, Tanrıyı evrenin her yanına yayılmış olan bir akıl olarak görür. İnsanın ruhu ise tanrısal bir soluktur. Tüm insanların bu Tanrısallık nedeniyle eşit olduğunu ve tek bir dünya devleti olması gerektiğini savunur. 

 Senaca, yüzyıllar sonra Hristiyanlık için de önemli bir figür olmuştur. Kilise Seneca’yı tıpkı imanlı bir Hristiyan gibi savundu. Onun Stoacı görüşlerinin bir kısmı böylelikle Hristiyan felsefesine dahil oldu. www.onurcoban.com

İ.S 50 yılında doğan Epiktetos, en önemli Stoacılardan biridir. Aslında bir köledir. Bu özelliği ile de Filozoflar arasında özel bir konumu bulunur. Marcus Aurelius gibi bir Roma İmparatoru ile aynı felsefi akıma mensup olması Stoacılığın ne kadar geniş kapsamlı bir kitleye hitap ettiğini göstermesi bakımından önemlidir. 

Epiktetos, özgürlüğüne kavuştuktan sonra Nikopolis’te felsefe okulu açmıştır. Sokrates gibi hiç bir yazılı eser bırakmamış aynı onun gibi diyaloglar şeklinde felsefesini anlatmaya çalışmıştır. Öğrencisi Flavius Arrianus onun derslerini yazılı haline getirip Söylevler adlı kitabın çıkmasını sağlamıştır. Epiktetos felsefesi Ahlakın vurgulandığı bir felsefedir. Diğer felsefe konuları ikinci plana itilmektedir. Ona göre evrende bize bağlı olmayan şeyler vardır. Ün, zenginlik gibi şeyler bizden bağımsızdır. Bunlara önem vermek bizi mutsuz eder. Hatta bu mutsuzluğun kaynağı doğrudan onlar bile değil, onlar hakkındaki yargılarımızdır. Kötü bir şey başımıza gelmesi o şeyin değil, o şey hakkındaki yargılarımızın bir sonucudur. 

Ona göre, Tanrı hepimize adeta bir rol verir. Oyundaki rolümüz iyi veya kötü, uzun veya kısa olabilir. Bunu seçme şansımız yoktur. Bize düşen bu rolü en iyi şeklinde oynamaktır. Oldukça kaderci bir anlayış olan bu düşünceye göre kral veya köle olmak değiştirebileceğimiz şeyler değildir. Önemli olan her ikisinde de erdemli bir yaşam sürmektir. 

Temelde bu görüşün, kölenin bile iyi bir yaşam elde etmesi için bir yol olduğu şeklinde yorumlansa da zamanla adeta düzenin savunucusu haline gelmesi bakımından dikkatwww.onurcoban.com çekicidir. Kölelere, “isyan etme, kaderine razı ol” demek, sistemin hiç de itiraz etmeyeceği bir şeydir. Epiktetos ahlaki anlamda bunu savunsa da uzun vadede Roma gibi gücünü koruma isteyen bir devletin desteklediği bir düşünce haline gelmesi şaşırtıcı değildir. 

Marcus Aurelius, İ.S. 121-180 yılları arasında yaşayan bir filozoftur. O aynı zamanda o zamanki dünyanın en güçlü devleti olan Roma’nın İmparatorudur. Bu açıdan görüşlerini desteklediği Epiktetos ile birlikte düşünüldüğünde şaşırtıcı bir durum gözükmektedir. 

Marcus Aurelius, sadece Stoacılığı değil Platoncu, Aristotelesçi ve Epikurosçu okullara da önem veren biridir. Ancak onun temel düşüncesi Stoacılıktır. Günümüzde dahi oldukça popüler olan Kendime Düşünceler adlı eseri onun ahlaki görüşlerini gösterir. Bu eserinde özellikle Stoacılık için önemli olan, “her şeyin bir bütünün parçası olduğu” görüşünü sıklıkla vurgular. Bireyler, bütünün parçasıdır. Bütünün iyiliği için yaşanacak olumsuzluklar aslında olumsuzluk değildir. Önemli olan bütünün birliği ve iyiliğine katkıda bulunmaktadır. 



Marcus Aurelius her ne kadar Felsefeye büyük önem verecek kadar ileri görüşlü davransa da Hristiyanlık için aynı şekilde düşünmedi. Onun döneminde İlk Hristiyanlar Roma’da sapkın kabul edildi ve çok ciddi bir baskı ve katliam yaşadılar. Hristiyan Felsefecilerinden ilk dönem kilise babaları açık bir şekilde ona ulaşmaya çabaladılar. Savunma (Apologya, Apologie) olarak bilinen ve Hristiyanlığın, dini olduğu kadar ilk felsefi eserlerinden sayılan mektuplarla, Marcus Aurelius’u dinleri tanıtmaya çabaladılar. Örneğin ilk Yunan Kilise Babalarından Justinus (Iustinus), Premiere Apologie’yi (İlk Savunma) İmparatora yazdı. Meliton ise  Marcus Aurelius’a hitaben yazdığı mektupta Hristiyanlığı tanıtırken başta Augustus olmak üzere eski Roma İmparatorların bu dini koruduğunu söylemişlerdir. Elbette ki bu tarihsel olarak gerçek değildir. Athenagoras ise aynı şekilde Marcus Aurelius’a ulaşmaya çalışmıştır. Ancak tüm bu çabalar sonuçsuz kalmıştır. 

Marcus Aurelius’un dönemi tüm baskılara rağmen sanat ve felsefe anlamında en ilerici dönemlerdir biri olmuştur. Platon’un Devlet adlı eserinde hayalini kurduğu Kral-Filozof önerisinin belki de tarihteki en iyi örneği adeta bu dönemde gerçekleşmiştir. 

Tarsuslu Zenon, Tarsuslu Antipater Persaios, Ariston, Kartacalı Herillos, Dönek Dionysios (Dionysius the renegade), Sphairos, Kallippos,  Athenodoros gibi isimler diğer Stoacılara örnektir. 

Stoacılar felsefede 3 önemli konuya önem verirler. Mantık, Fizik ve Ahlak… Özellikle ahlak konusundaki görüşleri günümüze kadar ulaşsa da mantık alanında da oldukça kapsamlı çalışmalarda bulunmuşlardır. 

Mantıkta, önermeler, bileşik önerme türleri, kanıtlama yöntemleri gibi oldukça teknik olan unsurları tıpkı Mantığı Organon adı altında toplayan Aristoteles gibi dikkatlice incelemişlerdir. Diyalektik ve Retorik olarak ikiye ayırdıkları mantığı daha çok dil üzerinden incelemişlerdir. Özellikle gramer yapıları üzerinde yapmış oldukları çalışmalar uzun yıllar boyunca en önemli mantık çalışmaları olarak görüldü. Özellikle Khrysippos bu açıdan çok önemliydi.

 Stoacıların temel görüşü “Doğaya uygun yaşamaktır”. Zenon’un belirttiğine göre bu “erdemli yaşamak” anlamına gelmekteydi. Khrysippos, doğadan kasıt olarak, hem maddi doğa hem de bireysel olarak insan doğasını vurgular. Kleanthes ise ortak doğanın daha önemli olduğunu söyler.

 Stoacılığın Sokrates ile olan bağı da önemlidir. Sokrates’in idamına metanetle gidişi ve onun sade yaşamı ve erdeme olan bağlılığına Stoacılar hayrandı. Ancak Sokrates’in öğrencisi Platon’un idealar öğretisini savunmadılar. Onlar daha çok Platon’un diyaloglarında ki Sokrates’in “Ahlak” anlayışını benimsediler.

  Stoacılık umuttan çok bir nevi katlanma felsefesidir. Dönemin ruhuna uyan bir biçimde ortaçağa yaklaşılırken, savaşların ve köleliğin en acımasızca yaşandığı, toplumsal refahın sadeceonurcoban Romalı zengin bir kitleye ait olduğu bir çağda, Stoacılık insanlara bunun olağan olduğunu aşıladı. İyi bir yurttaşın yasalara uyması gerektiğini, Tanrı’nın mutlak iradesine dahil olunmasını (Hristiyan Tanrısı hariç) savundu.

 Yukarda bahsedildiği gibi Stoacılığın en önemli isimlerinde Marcus Aurelius her ne kadar döneminde Hristiyanlara baskı uygulasa da zamanla Stoacılık Hristiyanlar için önemli bir felsefe haline geldi. Bazı farklılıklar olsa da birçok ahlaki konuyu Kilise ve ilk dönem Hristiyan Filozofları-Kilise Babaları benimsedi. Özellikle Aziz Augustinus’un Tanrı Devleti ile olan benzerliği dikkat çekicidir. Marcus Aurelius’ın bahsettiği, Tanrının herkese vermiş olduğu Daimonlar, Hristiyanlıkta koruyucu melekler şeklinde kendini gösterir. Ancak Hristiyanlığın aksine öteki dünya vurgulanmaz. Hristiyanlıkta, Cennet ve bir nevi Tanrının Krallığı vurgulanırken Stoacılıkta önemli olan bu dünyadır. Bu açıdan Platon’un idealar Dünyasıyla da ayrılır.

 Stoacılık, Helenistik Felsefe Döneminin diğer isimlerine göre popülerliğini daha uzun bir süre korumuştur. Kuşkucu Septikler Platon’un Akademi’sinde uzun süre kendini gösterse de etkisini zamanla yitirmiştir. Aynı şekilde Haza verdiği önemle Epikurosçuluk önce Stoacılar daha sonra Hristiyanlık tarafından bilinçli bir biçimde lanetlenerek etkisini kaybetti. Burada belirtmek gerekir ki Seneca, diğer Stoacıların aksine Epikuros’un haksız yere eleştirildiğini de belirtir. Ona göre Kirenelilerin Hazcılığı ile Epikurosçuluk hazcılığı birbirinden çok farklıdır. Stoacıların eleştirdiği aslında Kirene hazcılığıyken daha ölçülü olan Epikuros tam olarak anlaşılamadan eleştiriye uğramaktaydı.

 Seneca’nın Mutlu Yaşam Üzerine adlı eserinde söylediği gibi “İnsan hazza üstün geldiği gün, acıya da ütün gelecektir.” Seneca, hazzın insanı en mutlu ettiği anda aslında tükendiğini veonurcoban.com yok olduğunu söyler. Erdemli yaşamın zaman zaman haz yaratan şeyler meydana getirmesi önemli değildir. Çünkü erdem haz için yapılan bir şey veya onun sonucunda oluşan bir şey değildir. Olsa olsa ancak bir yan üründür. (Mutlu Yaşamın Üzerine)

 Stoacılık, Romalı olmayı önemsiz bulmaz ancak asıl olan Dünya Vatandaşlığıdır. Onlar için daha önceki dönemlerin aksine, vatandaş/ barbar ayrımı önemsizdir. Bu açınan Kinik Felsefesi ile uyum içindedir. Tüm insanlar zengin, fakir, kral veya köle eşittir. Evrensel yasalar herkes için geçerlidir. Bu ilke zamanın ruhuna uygun bir biçimde Roma ile özdeşleşmiştir. Birçok kişi o dönemde Roma İmparatorluğunun genişlemesin ve tek bir dünya devleti olması gerektiğini savunmuştur.


 Stoacılar Fizik konusunda Dünya’nın bir tane ve küre biçimde olduğunu söylerler. Tanrı onlara göre tektir. Tanrı ölümsüzdür. O her şeyin yaratıcısıdır ama mitolojideki gibi insan biçiminde değildir. Tanrı her şeyin yaratıcısı olsa da tam olarak ondan ayrı bir varlık değildir. Tanrı ve onu yarattığı doğa birdir ya da bir nevi Tanrı Doğanın aklıdır.  Doğada bulunan her şey bir canlının organizmaları gibi birbirine bağlıdır. Stoacı ifade ile birer ateştir. İlk ateş olan Tanrıya geri dönmektedirler. Bu görüşe rağmen Stoacılar her şeyin belirli olduğu bir kadercilikten de uzak durmak istemişlerdir. Bu açıdan felsefe tarihine özellikle Hristiyan Felsefesinde önemli bir problem olan “Kötülük Problemi” ile ilk kez karşılaşılmıştır. Buna göre iyiliğin kaynağı olan Tanrı dünyadaki kötülüğü neden yaratmıştır? Yarattıysa mutlak iyi olan Tanrıdan nasıl kötülük çıkabilir?

 Stoacılar buna çeşitli cevaplar verse de en önemlilerinde biri; bize kötü gelen şeylerin aslında görece kötü olmasıdır. Bize kötü gelen şey başkası için iyi gelebilir. Önemli olan o şeyin kötü olup olmaması değil bize nasıl hissettirdiğidir. Seneca, Tanrısal Öngörü adlı eserinde; “Başına hiç felaket gelmemiş bir kişiden daha şansız kimsenin olamayacağını” söyler. Yine aynı eserde nasıl ki orduda en zor işler en cesurlara verilirse, Tanrıda iyi insanlara kötülüğü bu nedenle verir. Çünkü sadece iyi insanlar zor, olumsuz durumlara katlanabilecek bir sınamayı geçebilir.

 Stoacı felsefenin ahlak konusunda zamanın ruhuna uygun olması ve Roma Sistemi için yararlı olması tarihsel olarak eleştirilebilecek bir olgudur. Ancak günümüzde dahi Stoacı ahlak anlayışının popüler olması da farklı bir durumdur. Özellikle kişisel gelişim kitapları olarak bilinen ve bireyin kendini geliştirmesi için yardımcı olduğunu iddia eden eserler açıkçası buralardan esinlenir. Marcus Aurelius’un Kendime Düşünceler adlı eserinin hala çok satanlar listesinde olması tesadüf değildir.

 Elbette bu Ahlak felsefesinde olumlu görülecek unsurlar da vardır. Stoacılık var olan kötü durumdan bireyi kurtarmayı da amaçlar. Kişi, olumsuz gördüğü ve kurtulmasının imkansız olduğu bir durumda çaresiz kalabilir. Stoacılık öncelikle durumun iyice fark edilmesini ister.www.onurcoban.com Bu kötülüğün eğer kendisince değiştirilemeyecek bir şey olduğunu anlarsa bunu sükûnetle kabul etmesini söyler. Çünkü değiştiremeyeceğimiz şeyler için hayıflanmak hem beyhude bir çabadır hem de kişiyi daha fazla hüzne sürükler. Stoacılık sadece kaderci bir biçimde kabulle sona ermez. Kişinin bu durumu kabul etmesi sonrası, kendisine biçilen bu rolü en iyi şekilde oynamasını ister. Stoacılık o kabul edilen olumsuz durumdan sonra dünyadan el etek çekmeyi savunmaz. Şartların kabul edilerek buna uyum sağlamak ve erdemli olunarak iyi bir yaşam sürmeyi savunur. Bunu, aşırı hırslardan kurtularak, bilgi sahibi olup erdeme ulaşarak, tutkulara kapılmayarak, zenginlik, şan, şöhret gibi önemsiz konuları yok sayarak ulaşılacağını söyler. Tüm bunlara rağmen intihar düşüncesine de sıcak bakan bu felsefede, birçok Stoacı bu şekilde hayatını kaybetmiştir. 

Görüleceği gibi Stoa Felsefesi özünde erdeme önem veren, olumsuz kuruntulardan bireyi kurtarmaya çalışan bir Ahlak felsefesi yaratmak istemiştir. Bir köle ve bir İmparatorun aynı değerlere inanabildiği bir Dünya devleti ve onun felsefesini savunmuşlardır. Ancak zamanla bu düşünce Roma İmparatorluğunu haklı çıkaran, köleliğin devam etmesine, zengin fakir ayrımına olumlu bir kılıf yaratan bir düşünce haline de gelmektedir. Elbette ki tarihsel olarak Stoacılık bunu tek başına sağlamaz ancak yüzyıllar boyunca birçok devletin ve kralın Stoacılığı benimsemesi de tesadüf değildir.

 Yazının diğer bölümleri için tıklayınızFelsefeye bir bakış-Giriş-


Onur Çoban


. Felsefe tarihinin diğer bölümleri için;

Felsefeye bir bakış-Giriş-

.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...