Elis Eretria Okulu

Felsefeye bir bakış

22. Bölüm Elis Eretria Okulu

Yazan: Onur Çoban

Megara Okulun izinde…

 

            Önceki bölümde anlatıldığı gibi; felsefe tarihinin en önemli isimlerinden olan Sokrates, kendisinden sonra gelen düşünce akımlarını derinden etkilemiştir. Sokrates’in doğrudan etkilediği öğrencilerinin felsefe okullarına genel olarak Sokratik veya Sokratesçi Okullar olarak isim verilir. Sokrates’in en önemli öğrencisi olan Platon ve onun da öğrencisi Aristoteles’e Büyük Sokratesçiler denir. Felsefe tarihinde görece daha az etkili olan Megara Okulu, Elis Eretria Okulu, Kirene Okulu ve Kinik Okuluna ise Küçük Sokratesçi Okullar ismi verilir.

 


            Elis-Eretria Okulu, Küçük Sokratesçi okullar arasında hakkında en az şey bildiğimiz ve görece daha az etkili olanıdır. Okul aslında iki farklı dönemden oluşur. Bu dönemleri de merkez aldığı konumlarıyla isimlendirilir. Aynı okul olsa da önceleri Elis Okulu, daha sonra da Eretria Okulu olarak bilinmekteydi. Günümüzde Felsefe Tarihçileri Elis-Eretria Okulu olarak isimlendirir.

 

         Elis Okulu, Sokrates’in öğrencilerinden biri olan Phaidon (Phaedo/Phaedon) tarafından Elis kentinde İ.Ö. 4. Yüzyılda kurulmuştur. Kimilerince köle lakabıyla tanınan Phaidon, ülkesinin işgal edilmesi nedeniyle tutsak alınmıştı. Ancak Sokrates’in çabalarıyla fidyesi ödenerek serbest bırakılmıştır. Ardından Sokrates’in öğrencilerindenonurcoban.com biri olmuştur. Ona ait olduğu kuşkulu birçok eser olsa da, Diogenes Laertius’un MS. 3.yüzyılda yazmış olduğu “Ünlü Filozofların Yaşamları ve Görüşleri kitabında belirtildiği üzerine Zopyros ve Simon adlı iki diyalog yazdığı kesindir. Platon’da, onun adını taşıyan Phaidon adlı diyaloğunu yazmıştır.

 

Sokrates’in ölümünden sonra Platon gibi birçok öğrencisi Atina’dan ayrılmak zorunda kalmıştır. Bu öğrencilerden biri olan Phaidon, diğer öğrencilerle birlikte Megara kentine sığınmışlardı. Bu kentte yine Sokrates’in izinden giden ve onun akranı olan Eukleides tarafından korunmuşlardır. Eukleides, burada kurmuş olduğu Megara Okulu’nda hem Sokrates hem de Elealı Filozofların düşüncelerini bir araya getirmeye çalışmaktaydı. Özellikle Elealı Parmenides’in varlık anlayışı ile Sokrates’in Ahlak anlayışı arasından bir uyum yaratmayı düşünüyordu.

 

            Phaidon ve onun peşinden giden birçok düşünür Megara Okulundan oldukça etkilendi. Daha sonra Elis’de kurdukları okulda bu görüşlerin etkisinde çalışmalar yapmışlardır. Bu nedenle Elis Okulunun Megara Okulunun bir parçası bir devam gibi görünmesine neden olmaktadır. Temel düşünceleri daha çok Megara Okuluyla aynıdır.

           Megara Okulu             

            Okulun temsilcilerinden olan Menedemos ise okulu doğduğu kent olan Eretria’ya taşımıştır. Bu nedenle okul bundan sonra Eretria Okulu olarak bilinir. Menedemos soylu bir aileden gelmekteydi. Önce askerlik yapan Menedemos,  Platon ile karşılaştıktan sonra felsefeye gönül verdi. Asklepiades’in önerisi ile Megara Okulunun önemli temsilcisi olan Stilpon’un öğrenciliğini yapmaya başladı. Onun Kinik Filozoflarına yönelen felsefesi Menedemos’u da derinden etkilemiştir. Ancak daha sonra benzer görüşlere sahip Elis Okuluna dâhil olmuş ve Eretria’da bu okulun en önemli isimlerinden biri olmuştur.

 


            Menedemos, herkesi eleştiren ve sert bir dili olan bir filozoftu. Giyim kuşama çok dikkat etmeyen, okulunda düzeni çok savunmayan biriydi. Önceleri Eretrialılar onu çok desteklemese de zamanla şehrin yöneticiliğini ona vermişlerdi. Hatta şehirde bulunan bir heykeli de vardı.

 

            Elis-Eretria Okulu daha sonraları Stoacılık ile iç içe geçmiş ve zamanla onun içinde erimiştir. Okulun başka önemli düşünürleri Elisli Pleistainos, Phliuslu Asklepiades, Moschus ve Ankhipylos’tur.

Yazının diğer bölümleri için tıklayınızFelsefeye bir bakış-Giriş-


Onur Çoban


.

Megara Okulu

 Felsefeye bir bakış

21. Bölüm Megara Okulu

Yazan: Onur Çoban

Parmenides ve Sokrates’in uyumu

 

            Felsefe tarihinin en önemli isimlerinden olan Sokrates, kendisinden sonra gelen düşünce akımlarını derinden etkilemiştir. Hem ortaya koyduğu düşünceleri hem de trajik ölümüyle öğrencilerinin üzerinde kalıcı bir etki yaratmıştır. Sokrates’in doğrudan etkilediği öğrencilerinin felsefe okullarına genel olarak Sokratik veya Sokratesçi Okullar olarak isim verilir. Sokrates’in en önemli öğrencisi olan Platon ve onun da öğrencisi Aristoteles’e Büyük Sokratesçiler denir. Felsefe tarihinde görece daha az etkili olan Megara Okulu, Elis Eretria Okulu, Kirene Okulu ve Kinik Okuluna ise Küçük Sokratesçi Okullar ismi verilir.


             Küçük Sokratesçi (Sokratik) Okullardan Megara Okulu’nun kurucusu Eukleides’tir. Dilimizde ve yabancı kaynaklarda Euklides, Euclid, Öklid olarak da geçer. Ancak onu, ünlü matematikçi Öklid ile karıştırmamak gerekir. Eukleides hemen hemen Sokrates ile aynı yaşlardadır. Başlarda Elea Okulu ve Parmenides’in görüşlerini benimsemiştir. Ancak Sokrates’i dinledikten sonra bu filozofa hayran olmuştur. Söylenene göre Eukleides, Megara yurttaşlarının Atina’ya girmeleri yasakken, kadın kılığında gizlice Atina’ya gelmiş ve Sokrates’in dersini dinleyip sabaha karşı gizlice tekrar şehirden ayrılmıştır.



             Eukleides’in Sokrates’ e duyduğu hayranlık onun ölümünden sonra da devam etmiştir. Sokrates’in Atinalılar tarafından idam edilmesi sonrası, onun görüşlerini sürdüren öğrencileri büyük tehlike altındadır. Başta Platon olmak üzere birçok genç öğrenciyi, Megara Kentine davet etmiş ve onları burada korumuştur. Bu öğrenciler bir süre Eukleides’in himayesinde yaşamış, belki de bir bakıma bu gençlerin hayatlarını kurtarmıştır.

 

            Eukleides’in görüşleri yaşadığı kent olan Megara ile anılır. Megara Okulu, İ.Ö 4.yüzyıldan itibaren yaklaşık 100 yıl kadar süre varlığını sürdürmüştür. Lamprias, Aiskhines, Phoiniks, Kriton, Alkibiades ve Erotikon isimli 6 diyalog yazmış olan Eukleides’denonurcoban.com sonra Miletli Eubulides, İasoslu Diodoros Kronos ve Megaralı Stilpon gibi önemli isimler bu akımı sürdürmüştür. Stilpon’un öğrencisi olan Kıbrıslı Zenon ise ünlü Stoa Okulunu kuracaktır. Diogenes Laertius’un MS. 3.yüzyılda yazmış olduğu “Ünlü Filozofların Yaşamları ve Görüşleri kitabında birçok Megara Okulu filozofu incelenmiştir.

 

Elea Okulu ve onun en önemli temsilcilerinden Elealı Zenon ile Parmenides, sadece varlığın olduğunu, yokluk diye bir şeyin olamayacağını, var olanın da tek olduğunu, parçalarının olamayacağını savunmaktaydı. Onlara göre “tek” olan yani “bir” olan varlık gerçektir. Eukleides bu görüşü savunmaya devam eder. Ancak bu “bir” veya “tek”liği Sokrates’in Ahlak anlayışıyla harmanlarlar. Ona göre bu “Bir”, “İyi”’dir. Yani “iyi olan” veya “iyilik” . Gerçek ve önemli olan iyiliğe ulaşmaktır. Sokratesçi görüşle, Erdeme önem vermektir. Onlara göre erdem, iyi olmanın temel koşuluydu.

 

Megara Okulu, Elela’lı Zenon gibi hareketi, Parmenides gibi oluş ve yok oluşu kabul etmez. Bu görüşleri nedeniyle Aristoteles’in ortaya koymuş olduğu hareket ve kuvve (potansiyel) görüşünü ret ederler. Bu da Aristoteles’in Megara Okulunu eleştirmesine neden olmuştur.

 

Aristoteles’in çağdaşı Miletli Eubulides, paradokslarıyla ünlüdür. Bu konularda Aristoteles ile tartışmalara girmiştir. Ayrıca ünlü Atinalı hatip Demosthenes’e mantık öğretmiştir. Bazı paradoksları şunlardır:

 

Yalancı: Bir adam şöyle der; “Şimdi söylediğim şey bir yalan”  Eğer doğru söylüyorsa, ifadeye göre söylediği yalandır. Eğer adam yalan söylüyorsa söylediği şey içerikteki gibi doğrudur.

 Boynuz: Boynuzlarımızı kaybetmedik. Ama kaybetmediğimiz bir şeye sahip olmadığımızı söyleyemeyiz. Kaybetmediysek, bizde olmalıdır. O zaman boynuzlarımız vardır.

 

Diodoros Kronos’da, örnek aldığı Elealı Zenon gibi birçok paradoks ortaya koyar. Örneğin; bir buğday tanesine küme diyemeyiz. Peki, 2 tane buğday tanesine? Ya da üç taneye? Buğday tanelerinin ne zaman bir küme olduğu belirsiz ve görecelidir. Bu paradoks, bir akıl karmaşası yaratır. Elealı Zenon gibi Diodoros Kronos’da bu tür akıl oyunlarıyla çokluğun olmadığını çünkü onun tanımlamanın karışıklığını göstermek istemiştir. Bu akıl oyunları nedeniyle Megara Okullu bir süre Eristik Okul olarak bilinmiştir. Burada amaç mantık oyunlarıyla tartışmayı bir çekişme bir didişim haline getirmektir. Eristik akıl yürütme, tartışmayı bir araç değil amaç olarak görür. Laf cambazlıkları, mantıksal oyunlar ve çeşitli retorik teknikleriyle birçok paradoks yaratılmıştır. Aristoteles de Retorik’in ana hatlarını aynı isimli kitabında anlatacak, yüzyıllar sonra ise Arthur Schopenhauer, Eristik Diyalektik hakkında kitap yazacaktır.

 

Eubulides’in öğrencisi Elisli Aleksinos (Alexinus) tartışmaya düşkünlüğü ile bilinir. Elis şehrinden Olympia’ya gelmiş ve burada Olimpik adıyla bir okul kurmak istemiştir. Ancak yiyecek sıkıntısı ve sağlık sorunları yüzünden öğrencileri onu terk etmiş en sonunda da Alpheios ırmağında yüzerken bir kamışın ayağına batması sonucu yaralanarak hayatını kaybetmiştir. Kıbrıslı Zenon’a karşı kitaplar yazmıştır.

 

Kronos unvanıyla bilinen Apollonios Kronos gibi onun da öğrencisi Ameinias’ın oğlu İasoslu Diodoros’da, Diodoros Kronos adıyla bilinir. Söylendiğine göre bu ad Stilpon’un sorduğu ayaküstü bir soruyu çözememesi üzerine I. Ptolemaios Soter tarafından verilmiştir. Hatta o gece evine giderek bir mantık problemini çözerken hayatını kaybetmiştir.onurcoban.com

 

Okul zamanla Diyalektik Okul olarak da isimlendirilmeye başlar. Bu isimlendirmeyi yapan yine okulun temsilcilerinden Khalkedonlu Dionysios olmuştur.

 


 Stilpon zamanında ise git gide Kinik Okuluna yaklaşır. Megara Okulunun en önemli temsilcilerinden biri olan Stilpon, oldukça etkili biriydi. Döneminde birçok farklı akıma bağlı öğrencileri kendine çekmesiyle dikkatleri üzerine çekmiştir. Büyük İskender’inonurcoban generallerinden olan I. Ptolemaios Soter, İskender’in ölümünden sonra Mısır’da bir hanedanlık kurmuştur. I. Ptolemaios Soter, Stilpon’u da Mısır’a götürmeyi önerdi. Ancak bunu kabul etmedi. Ona göre önemli olan bilgelik olup, dış dünyanın karmaşa ve saçmalıkları önemli değildir. Megara kenti yağmalandığından Stilpon’a ne kadar çok şey kaybettiği sorulur. O ise bilgisi ve görüşlerinin hala burada olduğunu, başka da bir şeyin önemi olmadığı yani aslında hiç bir şey kaybetmediğini söyler. Tanrıların olup olmadığı ve onlara dua edilmesinden hoşlanılıp hoşlanmadıkları ile ilgili soruya “Bunu insanların önünde değil, yalnızken bana sor” gibi ironik bir cevap vermiştir. 9 diyalog yazdığı ve ölümünü hızlandırmak için şarap içtiği belirtilir.

 

Stilpon’un öğrencilerinden Kıbrıslı Zenon (Elealı Zenon ’la karıştırılmaması gerekir) Stoa Okulunun temellerini atar. Bir başka öğrencisi Menedemos ise Elis-Eretria Okulunun en önemli temsilcilerinden biri olacaktır.

 

        Diğer Megara Okulu temsilcileri ise şöyledir: Achaea'lı Bryson (Yazılı bir eser bırakmadığı belirtilir), Panthoides, Kıbrıslı Zenon’la ilişkili olan Diyalektikçi veya Megaralı Philo, Thuriili Kleinomakhos, İkhthyas… Ayrıca Kinik Filozof Krates’in kardeşi Pasikles’in de Eukleides’in öğrecisi olduğu bilinmektedir.


Yazının diğer bölümleri için tıklayınızFelsefeye bir bakış-Giriş-


Onur Çoban


.

Aristoteles

Felsefeye bir bakış

20. Bölüm Aristoteles

Yazan: Onur Çoban

“Bütün insanlar doğal olarak bilmek isterler.”

        Felsefe, bilim, sanat ve daha nicesi… Tüm zamanların en önemli filozoflarından Platon’un öğrencisi… Tarihin en güçlü hükümdarlarından Büyük İskender’in hocası… İslam Felsefecilerin “İlk Öğretmeni”… Batı dünyasının düşünceleri tartışılmayacak boyutta gördüğü kişi… Hocası Platon gibi tüm düşünce dünyasına şekil vermiş olan Aristoteles…

 

            M.Ö 384-322 yıllarında yaşayan Aristoteles, onlarca farklı alanda görüşlerini ortaya koyarak hem felsefenin hem de bilimin gelişmesine yardımcı olmuştur. Sadece kendi görüşlerini değil kendinden önceki bilgileri de bir araya getirmesi bakımında ilk felsefe tarihçisi hatta ilk bilim tarihçisi olarak da görülebilir. Ayrıca o zamanda bulunan tüm anayasaları bir araya toplayarak bunları incelemiş, çok sayıda haritayı toplayarak bir harita koleksiyonu oluşturmuştur. Öğrencisi Büyük İskender, o zaman bilinen tüm ülkeleri fethetmiş, her gittiği yerden yeni bitki ve hayvan örneklerini Aristoteles’e göndermiştir. Bu açıdan ilk doğa müzesine de sahip olduğu söylenebilir. Neredeyse bulabildiği her türlü bilgiye ulaşmaya çalışmış, bunlar üzerinde ortaya konan eski eserleri toplamış ve kendi görüşleriyle birlikte bunları kitaplaştırmıştır. Bu çapta bir bilim/felsefe insanı tarihte pek rastlanmamıştır.

 


            Aristoteles, Stageira kentinde doğmuştu. Babası Nikomakhos, Makedonya Kralı 2. Amyntas’ın doktoru ve dostuydu. Sağlıkçı bir aileden gelen Aristoteles, 17 yaşında Atina’ya gitti. Burada o zamanın en büyük okulu olan Akademia’ya (Akademi) girerek Platon’un öğrencisi oldu. Platon, Aristoteles’ten çok etkilendi ve onu hep ön planda tuttu. Aristoteles de bu akademide önce öğrenci, ardından da yıllarca öğretmenlik yaptı. Akademide, uzman olduğu retorik derslerini 20 yıl boyunca veren Aristoteles, zamanla kendi felsefi düşünce sistemini oluşturdu. Zamanla Platon’un düşüncelerinden ayrılsa da, her zaman onun ekolünden geldiğini de kabul etti. Ancak Platon’un ölümü ile birlikte Akademinin yönetimi Platon’un isteğiyle yeğeni Speusippos’a geçmesi üzerine buradan ayrıldı. Eski arkadaşı ve Assos’un tiranı Hermeias’ın daveti üzerine burada 3 yıl kalarak yeğeni veya evlatlığı olduğu düşünülen Pythias ile evlendi. Ancak Hermeias’ın ölmesi üzerine yine dostu olan Teophrastos’un daveti üzerine Midilli Adasına 3 yıllığına gitti. Ardından Makedonya tahtına geçen çocukluk arkadaşı 2. Philip, oğlu İskender’i eğitmesi için sarayına davet etti.

 


            Büyük İskender adıyla tarihe geçecek olan genç prensi yıllarca eğitmesine rağmen, İskender ile Aristoteles’in düşüncelerinin çok örtüşmediğini biliyoruz. En güzel örnek; Aristoteles her zaman şehir devletlerini savunurken; İskender, hem Yunan hem de doğuluların bir arada yaşadığı çok uluslu büyük bir imparatorluk hayali kurmuştur. Ancak ne olursa olsun İskender hocasıyla olan ilgisini hiç kaybetmez. Onun çalışmaları için yeni bulunan tüm canlı cansız örnekleri ona gönderir. Hatta ileride İskender’in erken ölümü ile Aristoteles hiç olmadığı kadar düşman kazanır.

 

            Büyük İskender tahta geçince Aristoteles Atina’ya döner ve burada kendi okulu olan Lykeion’u yani Lise’yi kurar. Platon’un Akademia’sını günümüzde Akademi olarak, Lykeion’u ise Lise olarak eğitim terminolojisinde hala kullanıyoruz… Aristoteles, Lise’de on yıldan fazla bir süre dersler verir. Okul dönemin en önemli eğitim yerlerinden birionurcoban halin gelse de ne yazık ki Akademi gibi yüzyıllar boyunca felsefenin baskın noktası olmaz. Yine de her zaman bilinen bir okul olur. Aristoteles’in açık havada yürüyerek öğrencilerine ders anlattığı efsanesi sürekli tekrarlansa da buna karşı itirazlar da vardır. Yine de ne olursa olsun Liseli düşünürlere yürüyenler yani Peripatetisyen / Meşşaiyyun ismi verilir.

 

            Ancak Büyük İskender’in ölümü ile Atinalılar eski tiranlarına duyduğu öfkeyle Aristoteles’e saldırırlar. Aynı Anaksagoras, Protagoras ve hocasının hocası Sokrates’e olduğu gibi dinsizlikle suçlanmak istenir. Durumu fark eden Aristoteles, Sokrates’in sonu gibi bir sona yaklaştığını anlar. Kendi ifadesi ile “Felsefeye karşı ikinci bir suç işlenmesine meydan vermemek” için Atina’yı terk eder. Khalkis’e giden Aristoteles kısa süre sonra hayatını kaybeder.

 

            Aristoteles, kendinden önceki filozoflara göre daha “akademik” bir düşünürdür. Her zaman bilimsel metotlar kullanmak, görüşlerini ortaya koymadan önce onları iyi analiz etmek ister.onurcoban.com Bu detaylı yaklaşım modern çağda tekrarlanacak bir bakış açısıdır. Zaten birçok bilim dalı yüzyıllarca onun yaklaşımıyla ilerlemiştir. Bu zaman zaman gelişim için iyi olsa da zaman zaman da görüşleri tabu haline gelecek ve gelişimin önündeki en büyük engel olacaktır.

 

            Aristoteles, oldukça üretken bir yazardı. Hocası gibi o da hemen hemen her konu hakkında görüşlerini dile getirmiş ve bunları tutarlı bir sistem üzerine oturtmuştur. Bu nedenle hem Platon hem de Aristoteles “Sistem Filozofları” olarak da bilinir. Anlatılanlara göre Aristoteles’in eşsiz bir yazım dili vardı. Eserleri oldukça edebi ve sürükleyiciydi. Hatta ünlü Cicero onun bu özelliğine vurgular yapar. Ancak bu eserlerin hiç biri günümüze ulaşmamıştır. Aristoteles’in elimizdeki eserlerine bakıldığında bu durum ilginç bir hal alır. Bizim ulaşabildiğimiz eserleri daha çok ders notları için hazırlanmış, kendisi veya öğrencileri tarafından not edilmiş ve muhtemelen Aristoteles tarafından son kontroller yapılarak yayınlanmış bir nevi ders kitaplarıdır. Zaman zaman oldukça teknik olabilen bu eserler her ne kadar felsefe tarihinin en önemli eserlerinden olsalar da muhtemelen Aristoteles en kötü eserleridir. Bu “kötü” ve “sıkıcı” kitapların bile düşünce tarihimizdeki önemine bakarsak kaybolan eserleri heyecan yaratmaktadır.

 

            Aristoteles’in Fizik’i günümüzde de aynı isimli bilimin habercisidir. Fizik’te doğayı incelemiştir. Ayrıca bu kitabın ilk bölümünde kendisinden önceki Parmenides, Empedokles, Anaksagoras, Demokritos gibi isimlerin felsefelerini incelemiştir. Bu kısım felsefe tarihinin bilinmesi için en güzel kaynaklardan biridir. Aynı şekilde bir diğer kitabı Metafizik’in ilk bölümünde (Büyük Alpha) kendinden önceki Filozofların düşüncelerini aktarır. Aristoteles bu açıdan ilk felsefe tarihçisi olarak bilinir.  Metafizik’te Aristoteles, onun tabiriyle “ilk felsefeyi” inceler. Günümüzde, metafizik kavramı bu kitabın isminden gelse de aslında Aristoteles, bu kitaba hiçbir zaman Metafizik dememiştir. Ona bu ismi veren Lise’nin 12. Başkanı Rodoslu Andronikos’tur. Belki de, Aristoteles’in eserlerini toparlayarak onları bir araya getiren Andronikos sayesinden bu eserlere ulaşabiliyoruz. Andronikos, bu eserleri sıralarken “İlk Felsefeyi” inceleyen kitapları, Fizik kitabından sonraya koymuştu. Bu kitaba da Fizik’ten sonraki kitap, Fizik ötesi adını vermek istemişti. Yani yunanca Metafizik… Ancak bu isimlendirme sadece kitabın ismi olarak kalmadı. İçerdiği konulara da metafizik ismi verildi.  Kitabın her bir bölümü bir Yunan harfi ile isimlendirilmektedir. Yüzyıllar sonra Farabi gibi düşünürler bu kitaba “Harfler” kitabı diyecek ve bu ismin geçtiği şerhler yazacaklardır.www.onurcoban.com

           

            Aristoteles daha önce belirttiğimiz gibi felsefe sorunlarına bilimsel bir yaklaşımla yanaşır. Kendinden önceki ve kendinden sonraki birçok filozofun aksine, sorunların kendince çözümlerini ortaya hemen koymaz. Önce sorunun ne olduğunu anlamaya çalışır. Gerekirse sorunun sınıflandırmasını yapar, onu kelimelerine ayırır ve ne olduğunu bulmaya çalışır. Sorunu bilimsel olarak açıkladıktan sonra kendinden önce bu soruna ne tür cevaplar verildiğini inceler. Olumlu ve olumsuz cevapları bulur ve kendi eleştirilerini sunar. En sonunda da tüm bu veriler ışığında kendi çözümünü ortaya koyar. Bu yaklaşım modern insan için uzak bir düşünce değildir. Günümüzde de bilimsel incelemeler bu şekilde yapılır. Bu yöntemin temelinde Aristoteles’in bulunduğu pek ala söylenebilir. Hatta günümüzde yazılan tezlerin bile yazılırken ilerleyiş metodu Aristoteles’in birçok eserinin aslında birer kopyasıdır.www.onurcoban.com

 

            Aristoteles’in bu sınıflandırma yöntemini, her ne kadar geliştirsek de, bilimlerde özellikle de biyolojide hala kullanıyoruz. Örneğin, Aristoteles varlıkları canlı-cansız, cansızları bitki-hayvan-insan şeklinde ayırarak ilerler. Bilimleri de aynı şekilde konularına göre sınıflandırır. Ona göre, hareketsiz olan, var olup yok olmayan ancak bağımsız bir varlığa sahip olmayanları inceleyen bilim Matematiktir. Bağımsız bir varlığa sahip ama hareket edip var olup yok olan şeyleri Fizik inceler. Bağımsız varlığı olan ancak hareket etmeyen, var olup yok olmayan şeyleri ise Metafizik inceler. Platon için en önemli bilim matematikken, Aristoteles için ilk felsefe yani Metafiziktir. Ancak burada bir nokta üzerinde duralım. Günümüzde, günlük yaşamda metafizik konular görece daha soyut ve daha değersiz olarak görülür. Aristoteles ve felsefede ise metafizik daha tutarlı yaklaşımları benimser. Bu yanlış anlama sonucu sanki Aristoteles’in daha “idealizmi” temsil eden bir filozof olarak düşünmemek gerekir. Felsefe tarihinde iki ana akım olan idealizm ve materyalizm, Platon ve Aristoteles zamanında beri birbiriyle mücadele eden iki görüştür. Platon kuşkusuz İdealizmin en büyük isimlerinden biridir. Aristoteles için belki materyalist ifadesini tam olarak kuramasak da bu akıma yön verdiği muhakkaktır. Bu iki filozof düşünce tarihi boyunca deneyci-akılcı hatta sağ-sol gibi birçok akıma öncülük etmiştir. Platon ve Aristoteles’in bu görüşleri ünlü “Atina Okulu” freskinde, birinin eliyle yukarıya yani soyuta, dünya dışına; diğerinin ise yere, yani doğaya bu dünyaya öncelik vermesi sembolize edilmiştir.

 


            Aristoteles özellikle mantık bilimine büyük önem vermekteydi. Mantık onun için tüm bilimlerde doğru düşünmek için bir zorunluktu. Doğru düşünme ve doğru akıl yürütme yapabilmek için mantık sanatının iyi bilinmesi gerekirdi. Ancak günümüzde Aristoteles Mantığı onun en çok eleştirilen çalışması olmaktadır. Çünkü İslam Filozofları aracılığıyla Ortaçağda Hristiyan kültürü ile tanışan Aristoteles Mantığı, yüzlerce yıl bir tabu haline gelmiştir. Tüm bilimlerde Aristoteles etkisi olsa da zamanla bilimler onu aşmıştır. Oysa Mantıkta Aristoteles’in görüşleri değişmez ebedi kurallar olarak görülmüştür. Bu da Mantık biliminde ilerlemenin önüne geçmiştir. Modern zamanlarda Mantığın yeniden tartışılmaya başlanmasıyla Aristoteles Mantığı yok sayılması gereken bir şey olarak görülmüştür. Oysa bu konuda suç Aristoteles’in değil ondan sonra gelenlerindir.

 

            Aristoteles Mantığı kıyaslar üzerine kurulmuştur. Belirli öncüllerin belirli bir sonuca ulaştırması beklenir. Örneğin;

 

            -Bütün insanlar ölümlüdür.

            -Sokrates bir insandır.

           - O zaman Sokrates ölümlüdür.

 

             Elbette bu kıyas oldukça genellemeler içerir. Doğru bilgiye ulaşmak için kullanılsa da, önermelerin hatalı olması durumunda bizi hatalı sonuca da ulaştırabilir. Örneğin çok kullanılan; “hayat acıdır, biber de acıdır. O halde hayat biberdir gibi…” Bu nedenle bahsedilen öncüllerin doğru olması gerekir. Aksi durumda bizi farklı noktalara götürür. Aristoteles, dil kaynaklı bu yanıltmacaların yani safsataların farkındaydı. O, bu yanlışa düşülmemesi gerektiğini de vurgular. Örneğin, “kanatlarımızı kaybetmediğimizden eminiz. O zaman kanatlarımız vardır” gibi bir öneme yapısal olarak doğru olsa da sonuç olarak hatalıdır.

 

            Aristoteles, mantık ile ilgili çok sayıda kitap yazmıştır. Çoğunluğu da günlük okuyucu için oldukça tekniktir. Daha sonrada alet, araç anlamına gelen Organon ismi verilen bu kitaplar, Kategoriler, Önermeler, Birinci Analitikler, İkinci Analitikler, Topikler ve Sofistik Deliller’den oluşur. Bu kitaplardan Kategorilerde Aristoteles bir şeyi anlamak için 10 kategorinin olduğunu belirtir. Bunlar Töz, nicelik, nitelik, bağıntı, yer, zaman, iyelik (sahiplik), durum, etkinlik ve edilginlik.

 

Örneğin, dün sınıfta otururken yazı yazan 1.70 boyunda esmer, diğer insanlardan zayıf birini izlediğimizi düşünelim. İnsan, tözdür. Yani asıl olan, kendisinden başka bir şeye ihtiyaç olmayan... İnsanın boyunun 1.71 olması niceliği yani sayılabilir bir özelliği, esmer olması niteliği yani ölçülebilir olmayan özelliğidir. Bu insanın diğer insanlardan zayıf olması bağıntı, okulda olması yer, dün okulda olması zaman, oturuyor olması durumu gösterir. Bu kişin şapka takması sahiplik/iyelik, yazı yazması etkinlik bizim tarafımızdan izlenmesi ise edilginliktir.

 

            Aristoteles buonurcoban.com kavramları kullanarak hakkında konuşulacak konunun tam olarak kavranmasını amaçlamıştı. Aristoteles dilsel süreçleri de içeren oldukça teknik ve detaylı bir konu olarak mantığı irdeledi.

 

            Aristoteles felsefesinin en önemli yanı metafizik felsefesidir. Aristoteles, her ne kadar hocasına çok şey borçlu olsa da onun idealar anlayışına karşı çıkar. Buna rağmen her zaman “Biz Platoncular” diyerek onun izinden geldiğini de vurgular. Hatırlanacağı gibi Platon, ikili bir dünya anlayışını savunuyordu. Ona göre bir “şeyin” kusursuz ve mükemmel olması gerekliydi. Ancak dünyamızda her kavram ve her şey kusurludur. O halde mükemmel kavramlar, başka bir dünyada idealar dünyasında vardır. Güzellik, ağaç, insan, dostluk gibi bildiğimiz tüm kavram ve nesneler aslında birer idea gölgesidir. Aristoteles de dünyada gördüğümüz her şeyin mükemmel olmadığını kabul eder. Ancak ona göre bu mükemmelliğin başka bir dünyada olması gerektiğini gösteren bir şey yoktur. Varsa bile bunu zaten bilemeyiz. Ona göre düşünülmesi gereken her şey kavrayabildiğimiz bu dünyadadır. Yine de Platoncu çizgiden aldığı görüşle salt maddeci bir düşünce değil kısmen ikili bir bakış açısına da sahiptir. Metafizik’te; “Genel olarak yalnızca duyulur olanlar olsaydı, canlılar olmadığında hiçbiri var olamazdı; nitekim duyumsama söz konusu olamazdı” der. (1010b30)

 


            Aristoteles’e göre bir ev, bir ağaç, bir heykel gerçekten vardır. Ayrıca bu varlıkların birer maddesi vardır. Bu madde olmadan o nesne olamaz. Örneğin, bir mermer heykel düşünelim. Eğer bu mermer olmasa heykelde olmazdı. Ancak Aristoteles şunu söyler; işlenmemiş sadece düz bir mermer, asla bir mermer heykel değildir. Onu heykel yapan bir şey daha vardır. Bu şekil veya onun tabiriyle form’dur.

 

            Daha detaylı bir örnek verirsek... Örneğin bir arsa üstünde bir ev düşünelim. İçinde eşyaları olan, boyalı klasik bir ev... Bu ne diye sorduğumuzda ona “ev” cevabını veririz. Peki, aynı arsa üstünde olacak şekilde, evi parçalarına ayıralım. Tuğlalarını, tahtalarını üst üste koyalım, Boyalarını varillere dolduralım. Eşyaları parçalayarak üstü üste yığalım. Bu eşya yığını nedir? Daha doğrusu aynı ev midir? Buna hayır cevabı veririz. Oysa madde aynı madde… Maddelerin bulunduğu mekan aynı mekan. Hiçbir farklı durum, eklenti çıkarma yok. Neden buna ev demiyoruz da önceki haline ev diyoruz? Çünkü evi ev yapan sadece madde değildir. Onun doğru ve ölçülü bir biçimde bir araya gelmesi gereklidir. Yani onu ev yapan hem madde hem de formdur.

 

            Aristoteles, formu her şeyde arar. İnsan da, hem madde hem formdan oluşur. Nasıl bizim maddemiz olan hücreler olmadan insan olamayacaksak sadece kol, bacak, organlarımızın üst üste durduğu halimiz de insan olmayacaktır. Ancak form sadece bir şekil de değildir. Aristoteles’e göre asıl felsefin konusu olan şeydir.

 

            Aristoteles her şeyin madde ve formu olduğunu belirtmekle birlikte sadece tek bir şeyin salt formdan ibaret olduğunu belirtir. Bu Tanrıdır. Tanrı kusursuz olmak zorunda olduğundan madde içeremez. Öyle olsaydı kendisiyle çelişirdi. Tanrı öncesiz ve sonrasızdır. Hiçbir şekilde hareket ettirilmemiş olmalıdır. Aristoteles’e göre Tanrı mükemmel olmayan bir şeyi düşünemez. Çünkü kusurlu şeyleri düşünmesi onun kusursuzluğunu bozar. Böylelikle Tanrı, evreni yani bizleri bilmesini olanaksız yapar. Tanrı sadeceonurcoban.net kendi kendisini düşünür. O evrenin ilk hareket ettiricisi olsa da evrenle ilgilenmez. Yani çoğu dinde olduğu gibi evrene müdahale eden bir yaratıcı yoktur. Ona yapılan duaları duymaz, ilgilenmez. Bu düşünceler, Platon’un görüşüyle, doğal olarak da başta Hristiyanlık olmak üzere birçok din görüşüne tezat oluşturur. Aristoteles, tek bir Tanrıdan bahsediyor gibi konuşsa da zaman zaman hareket ettirici 47-55 farklı ilahi nesneden veya Tanrıdan da bahseder.

 


            Aristoteles, için potansiyel yani kuvve kelimesi önemlidir. Her nesne, içinde bir potansiyeli de taşır. Örneğin bir meşe tohumu meşe ağacı olma potansiyeline sahiptir. Bu tohum büyüyüp çam ağacı olmaz. Mutlaka meşe olur. Aristoteles’e göre madde kuvve, form ise hareket, edimsellik ilkesidir. Aristoteles, her şeyin bir amacı olduğunu belirtir. Meşe palamudu meşe ağacı olmak amacındadır. Bir bebeğin gizil yani içindeki gücü, kuvvesi, potansiyeli yetişkin olmaktır.

 

            Aristoteles doğa felsefesini özelikle “Fizik” kitabında ele alır. Ona göre dünyada gördüğümüz her şey bir değişim bir hareket halindedir. Onun anlayışına göre hareket sadece bir yerden bir yere gitmek değil niceliksel ve niteliksel de değişmeyi kapsar. Bu hareketleri açıklayabilmek için dört farklı nedeni incelememiz gerekir. Bunlar

 

            -Maddi Neden

            -Fail Neden

            -Ereksel Neden

            -Formel Neden

 

Örneğin mermer bir heykel düşünelim. Bu heykeli anlayabilmemiz için onun önce neden heykel olduğunu açıklamamız gerekmektedir. Bu heykel mermerden yapılmıştır. Yani heykelin Maddi nedeni mermerdir. Mermer olmasaydı heykel olması da mümkün olmayacaktı. Ancak bu mermer düz bir şekilde dursaydı da yine o heykel olamayacaktı. Heykelin son halini aldığı bir şekil (insan, hayvan vs) vardır. Bu şekil onun Formel nedenidir. Ancak bu heykel kendi kendine oluşmaz. Onu heykel haline getiren bir heykeltıraş vardır. Bu heykeltıraş mermeri yontarak onu heykel yapar. İşte bu onun Fail nedenidir. Bu heykelin yapılış amacı vardır. Mermer; heykel olmak için, bir yeri süslemek için yontulmuştur. Bu da heykelin Ereksel nedenidir.

 

            Aristoteles, hareketi varlığını belirtir. Ondan önceki birçok filozof başta Parmenides hareketin olamayacağını savunmaktaydı. Elealı Zenon ünlü “ok paradoksunda” buna gönderme yapmaktaydı. Bu paradoksta Zenon bir okun atıldığını düşünmemizi ister. Evet, ok hareket ediyor gözükür. Oysa zamanın en küçük parçasına yani “an’a” bakarsak işler değişir. Ok her bir saniye, salise hatta anda bir noktada duruyordur. Aristoteles ise bunu şöyle açıklar. Hareket zamanın bir parçasındaki konum değil bir süreçtir. Okun hareketi, bir zamanın en küçük parçasında bulunduğu yeri değil, geldiği ve gideceği yerin konumudur. Yani bir anda bir konumda hem olması hem de olmaması…

 

 Aristoteles, hareketi uzayda yer değiştirme olarak tanımlar yani bulunduğu bir mekândan başka bir mekâna geçmek. Ancak bu yeterli değildir. Aynı zamanda hareketi nitelik değişimi yani suyun kaynaması, donması; büyüme ve küçülme yani bir bebeğin büyümesi ve oluş yok oluş yani ölüm doğum olarak da görür.

 

Aristoteles, Fizik kitabında zamanı ayrıntılı inceler.

 

“...demek ki zaman bir devinim (hareket) değil bu açık...

…ne ki değişmeden bağımsız da değil. Nitekim düşüncemizde hiçbir şey değişmediğinde ya da değişmeyi fark etmediğimizde biz zamanın da geçmediğini düşünüyoruz...

...dolayısıyla zaman ya bir hareket ya da harekete ait bir şey… Demek madem bir devinim değil, devinime ait bir şey olması zorunlu...

...aslında zaman şu: önce ile sonraya göre devinim (hareket) sayısı.” (fizik 218b-219b)

 

Aristoteles evreni küreler biçimden betimlemiştir. Dünyanın üstünde yıldızların, gezegenlerin ve Ay’ın bulunduğu çeşitli küreler vardır. Ay’ın üstündeki kürelere ay üstü âlem, ayın altına ise ay altı âlem adını verir. Ay altı âlemde her şey dört temel öğe olan su, hava, ateş ve topraktan oluşur. Oysa ay üstü âlemde beşinci bir öğe olan “esir” de vardır. Evrenin hareketi kendi kendine değildir. Onun hareket ettiren bir şeye ihtiyaç vardır. İşte bu ilk hareket ettirici Tanrıdır.

           

            Özgür irade konusunu ise şöyle savunur. Aristoteles’e göre bir çemberin çeşitli noktalarına yiyecek konulduğunu düşünelim. Dairenin tam merkezinde bulunan bir kişi hangi yiyeceğe doğru gideceğini bilemez. Yani onu hangi tarafa doğru gideceğini belirleyen bir neden yoktur. Bu nedenle kararsız kalır ve açlıktan ölür. Bu varsayım Buridan’ın Eşeği biçimde ileri ki yüzyıllarda tartışılacaktır.

 

Aristoteles’e göre etik ve ahlakta orta yolun bulunması gerekir. Cesaret, korkaklık ile atılganlığın ortasıdır. Cömertlik ise savurganlık ve cimriliğin… Bir karakter özelliğinin hiç olması veya çok olması kötüdür. Aristoteles etiği politikanın bir kolu olarak görür. Ünlü etik kitabı Nikomakhos'a Etik ve siyaset kitabı Politika birbirinin devam şekildedir. Aristoteles, erdemlerini amacı olarak mutlu olmayı yani Eudaimonia gösterir. İyi bir hayat erdemli bir hayattır. Sadece işle geçen bir ömürde mutlu olmak ise imkânsızdır. Ancak hiçbir insan tek başına mutlu olmaz. Çünkü insanlar çeşitli nedenlerle bir arada yaşamak ister. Onun sözleriyle “İnsan siyasal bir hayvandır.”

 

“İnsan siyasal bir hayvandır”, sözü onun siyaset felsefesi için çok önemlidir. O, bir araya gelen insanların uyumonurcoban.com içinde, mutlu bir biçimde yaşamaları için çabalanması gerektiğini belirtir. Bunun için en uygun ülkeler, belirli sayıda insanın yaşadığı şehir / site devletleridir. Ancak ilginç olan Aristoteles zamanında bu dönem artık geride kalmaya başlamıştır. Öğrencisi Büyük İskender bilinen tüm dünyayı bir araya getiren büyük bir imparatorluk kurmuştur. Ardından da şehir devletleri yavaş yavaş tarih sahnesinde önemini kaybedecektir.

 

Aristoteles, dört neden teorisini devlet içinde kullanır. Ona göre inşalar, kurumlar, aile, doğal kaynaklar gibi unsurlar devletin maddi nedenidir. Onun politik yapısı yani anayasası ise formel nedenidir. Devleti yönetenler fail nedendir. Bu devletin kuruluş amacı yani yurttaşları korumak ve iyi bir yaşam sürmelerini sağlamanın ise ereksel neden olduğunu belirtir.

 

Aristoteles, Platon’un Devlet’ini eleştirir. Platon’un, ailenin olmadığı tüm çocukların ortak olduğu bir düzeni savunması yanlıştır. Platon, tüm çocukların ortak olması ile tüm devletin aynı aileden olacaklarını böylelikle bir arada dayanışma içinde yaşayacaklarını savunuyordu. Aristoteles ise bunun böyle olmayacağını aksine kendi çocukları ve ailesini bilmeyen kişilerin doğal duygusal dayanışmayı göstermeyeceğini söylüyordu. Platon, ortak mülkiyeti savunurken, Aristoteles özel mülkiyetin yasaklanmamasını ister. Ancak insanlar öyle bir eğitimden geçirilmelidir ki kendi mallarını başkalarının kullanmasına izin verecek şekilde iyiliksever olmalıdır.

 

“Faizcilikten de pek çok nefret edilir ve bu nefret tamamıyla haklıdır çünkü faiz, paranın adına var olduğu şeyin ürünü değil, paranın kendisinden çıkan bir kazançtır” (Politika)

 

Aristoteles, hocası Platon gibi mevcut yönetim biçimlerini sıralar. Elimizde sadece Atinalıların Devleti kalsa da yüzlerce yönetimi kitaplarında tek tek anlatır. Atinalıların Devleti yüzlerce yıl korunsa da ortadan kaybolmuştu. Tesadüf eseri 1891 yılında bir papirüsün arkasında müsvedde edilmiş halde yeniden bulundu. Bu kitapta Aristoteles, Atina’nın siyasi tarihini aşama aşama anlatır. Solon, Peisistratos, Perikles dönemlerini tek tek inceler.

 


Politika’da ise yönetimleri detaylı inceler. Ona göre üç iyi yönetim türü vardır. Monarşi, Aristokrasi ve Anayasal Yönetim  Üç kötü yönetim ise Tiranlık, Oligarşi ve Demokrasidir. Görüleceği üzere Aristoteles bu sınıflandırmayı yönetenlerin sayısına göre yapar. Ona göre adil bir tek adamın yönetimi monarşi iyiyken, adil olmayan bir diktatörün yönetimi Tiranlık kötüdür. Bir azınlığın adil yönetimi Aristokrasiyken, adil olmayan azınlığın yönetimi Oligarşi kötüdür. Çoğunluğun yönetiminde ise iyi olanın Anayasal Yönetim kötü olanın ise demokrasi olduğunu belirtir. Uygulamada Anayasal Yönetim en adilidir. Bir yasa koyucu sadece mutlak iyiyi değil koşullara göre en iyi yönetimi bulmalıdır.

 

Aristoteles, Platon gibi, demokrasinin yani tüm halkın eşit koşullarda olduğu bir yönetimde sorunlar çıkacağını düşünüyordu. Ona göre bu yönetim biçiminde herkesin her göreve seçilme hakkı vardı. Bu da o görevler için gerekli şartları ve bilgiyi taşıyan kişilerin değil popülist söylemlerde bulunan demagogların üst yönetime çıkmasına neden olacaktı Tiranın nasıl dalkavukları varsa halkında demagogları vardır. Platon bu noktada demokrasiden tümden vazgeçerken, Aristoteles “Siyasal Yönetim” adını verdiği demokrasi de farklı düşünür. Ona göre yasaların bulunduğu bir demokrasi en doğru yönetimdir. Bu demokrasi de, herkes her istediğini yapmaz. Yasalara uyarak ortak kararlar alır. Aslında günümüzde demokrasi denilince ilk tür aşırı demokrasi değil siyasal yönetimi daha çok anlamaktayız.onurcoban.com

 

Aristoteles, Tiranlık hakkındaki bölümde bir tiranın iktidarda kalması için yapması gerekenleri anlatır. Ona göre Tiranlar, kendisi için tehlikeli bir kişiyi gerekirse idam eder. Ortak yemek ve toplantıların yapılmasına karşı çıkmalıdır. Halk arasında casusları olmalı, insanların birbirlerini tanımasını engellemeli, Mısır piramitlerinin yapılması gibi insanları bir işle meşgul etmelidir En önemlisi de sürekli bir lidere ihtiyaç duyması için daima savaş çıkartmalıdır. Ayrıca Tiran sürekli dindar gözükmelidir. Ne yazık ki bunlar binlerce yıldır iktidarların uyguladığı bir davranış biçimi olarak güncelliğini koruyacaktır.

 

Devrimler doğal yönetimin yapısını bozar. Aristoteles ‘e göre daha küçükler eşit olmak için, eşitler ise daha büyük olmak için ayaklanır. “Adaleti ve eşitliği arayan her zaman zayıf olandır. Güçlü olan bunlara aldırış etmez” der.

 

Aristoteles, Platon’a göre kadınlar konusunda ilerici değildir. Platon, çağının şartlarına göre, kadınların yönetime katılması ve eğitimi konusunda ilerici görüşleri vardır. Aristoteles bu konuda çağına göre çok farklı şeyler söylemez. Hatta bir biyolog olmasına rağmen kadınların diş sayısı ile erkeklerin diş sayısının farklı olduğunu belirtecek kadar da zaman zaman yanılır. Aynı şekilde köleliği yok saymaz. Ona göre bu doğaldır. Ancak köleleri de insan olduğunun yok sayılmamasını da vurgular. Vasiyetinde bazı kölelerinin azat edilmesini ister. Bu görüşler elbette eleştirilebilir ancak Aristoteles’in bundan 2000 yıl önce yaşadığı da unutulmamalıdır.

 


Sanat konusunda, Platon tamamen dışlayıcıyken Aristoteles, Poetika adlı eserinde onu yüceltir. Aristoteles, tragedya ve komedya gibi sanat eserlerini bir taklit (mimesis) olarak görür. İyi bir tragedya ve komedya nasıl olur onu inceler. Ona göre komedya, ortalamadan daha kötü, tragedya da ise ortalamadan daha iyi olan karakterleri taklit edilir. Öykü, karakter, müzik, baht dönüşü (peripetie), tanınma (anagnorisis) gibi unsurları detaylıca irdeler. Özellikle tragedyalardaki Katharsis etkisine vurgu yapar.

 

Aristoteles’in etkisi hem doğu da hem de batıda büyük olmuştur. Doğuda Farabi başta olmak üzere birçok İslam Filozofunu derinden etkilemiştir. Batıda ise Aziz Thomas gibi isimlerle Hristiyanlığı doğrudan etkilemiştir. İslam filozofları ona ilk öğretmen yani muallim-i evvel ismini layık görmüşlerdir. Onun görüşlerini geliştiren Farabi ise muallim-i sani ünvanını almıştır.

Yazının diğer bölümleri için tıklayınızFelsefeye bir bakış-Giriş-


Onur Çoban


.

Platon

 Felsefeye bir bakış

19. Bölüm Platon

Yazan: Onur Çoban

“İdealar”

             Felsefe tarihinin kuşkusuz en büyük isimlerinden biri Platon’dur. O, hem batı hem de doğu kültürünü sadece felsefe de değil din ve kültür gibi birçok alanda derinden etkilemiş olan tarihteki ender kişilerden biridir. Onun bu başarısına hocası Sokrates ve öğrencisi Aristoteles’te dahil olmuş olup bu üç büyük filozof insanlık tarihinde önemli bir iz bırakmıştır.

             Sonradan göreceğimiz Aristoteles gibi Platon’un felsefesine de “Sistematik Felsefe” veya “Sistem Felsefesi” adı verilir. Bu isimlendirmenin nedeni neredeyse tüm felsefe konularında düşünceler üretmeleri ve bunları tutarlı bir sisteme oturtmalarıdır. Gerçekten de hem Platon hem de Aristoteles felsefe tarihindeki birçok filozofun aksine tek bir konuya değil birçok alana yönelmiş ve buralarda özgün eserler yazmayı başarmışlardır.

            Platon’un hem hayatı hem de felsefesi için en önemli figür kuşkusuz hocası Sokrates’tir. Daha önceki bölümde ayrıntılı olarak incelemiş olduğumuz Sokrates, hem düşünceleri hem de trajik ölümüyle Platon’u derinden etkilemiştir. Bu nedenle Platon’u anlamak için Sokratesi de anlamak gerekir. Kuşkusuz bu iki ismin görüşleri günümüzde iç içe geçmiş ve zaman zaman hangisinin Platon’a hangisinin Sokrates’e ait olduğunu anlamak güçleşmiştir.

             Sokrates hakkında detaylı bilgi için: Sokrates

             Platon M.Ö. 427-428 yıllarında Atina’da doğmuş yaklaşık M.Ö. 348-347 yıllarında ölmüştür. Genel düşünceye göre gerçek adı Aristokles’ti. Ancak geniş anlamına gelen “Platon” ismi omuz-alın gibi uzuvlarının geniş olması dolayısıyla kendisine verilmiştir. Kendisi de bizzat eserlerinde bu adı kullanmıştır. Doğuda ise daha çok “Eflatun” ismi ile anılır.

            

          Platon, Atina'nın en önemli ailelerinden birine mensup olarak dünyaya geldi. Babası Ariston'un soyu Atina'nın son kralı Kodros'a dayanıyordu. Annesi Perictione’un (Periktione) büyük büyük dedesi ünlü kanun koyucu Solon'un yakın dostu (ya da erkek kardeşi) Dropides'ti. Dayısı Kharmidesotuz tiran denilen devirde üst düzey bir yönetici, annesinin amcası ise bu yönetimin en önemli ismi (diyaloglarında da göreceğimiz) Kritias'tı. Diogenes Laertius MS. 3.yüzyılda yazmış olduğu Ünlü Filozofların Yaşamları ve Görüşleri adlı kitaba göreonurcoban.com Solon ile akraba olması onun soyunu tanrı Poseidon’a bağlanmasını sağlamaktaydı. Adeimantos ve Glaukon adlı erkek kardeşleri, Potone adlı kız kardeşi vardı. Oğlunun ismi ise Speusippos’tu.

             Bu soylu ailede büyüyen Platon, çok iyi şartlarda yetişti. Dönemin önemli isimlerinden dersler aldı. Hicivler, şiirler yazdı. Yani dönemin parlak bir genci olarak belki de ileride önemli yerlere gelmek üzere yetiştirildi. Ancak bir şeylerin yanlış olduğunu bir yandan biliyordu. Atina, hem siyasi hem de kültürel açıdan dibe doğru gidiyordu. İşte bu genç adam yirmili yaşlarının başında Sokrates ile tanıştı. Tüm hayatı tüm görüşleri bir anda değişti.

     Ancak kısa bir süre sonra kendisi gibi tüm Atinalı gençlerin hayran olduğu Sokrates, idam edildi. Platon’a göre “tüm insanların en doğrusu” olan Sokrates’in suçsuz yere idam edilmesi tam bir şok etkisi yarattı. Atina’yı terk ederek bir şehir devleti olan Megara’‘ya gitti. Burada Eukleides'den dersler aldı. Bugünkü Libya sınırlarında olan Kirene'ye giderek Theodoros'dan matematik dersleri aldı. Ardından Mısır'a giderek yüzlerce yıllık geçmişi olan matematik ve felsefe teorilerini öğrendi. Hatta İran’a da gitmek istedi ama savaşlar nedeniyle bunu yapamadı. Neredeyse o zaman bilinen tüm dünyayı dolaşarak Atina’ya geri döndü.

Kesin olmamakla birlikte muhtemelen, Atina adına atlı asker olarak savaştı. Ancak felsefe ile olan tutkusu ağır basarak Sicilya’ya gitti. O dönemde en az Yunanistan gibi önemli bir kültür merkezi olan Sicilya’da; Sirakuza şehrinin kralı 1.Dionysios'un yanına gitti. Amacı hem felsefesinin önemli bir noktası olan "filozof-kral" yönetimini sağlamak hem de yine Sicilya’da bulunan Taranto şehrinin filozof yöneticisi Arkhytas'ın yanında bulunmaktı. Ancak Sirakuza kralının "işlerine fazla karışması" ve Platon’un takdirini kazanmış olan kralın akrabası Dion'un tahta geçme arzusu nedeniyle ülkeden gönderildi.

 Hayal kırıklığıyla evine deniz yoluyla dönen Platon, yolda Atina ile savaş halinde olan Aegina adasına uğrar ve yakalanıp köle yapılır. Köle olarak satılacağı sırada biri onu tanır ve bedeli ödeyerek serbest kalmasını son anda sağlar. Atina'ya geri dönerek bir okul açmaya karar verir. Günümüzde akademi isminin de geldiği ünlü okulu Akademia'yı kurar.

 


Uzun bir süre dönemin en kaliteli eğitimi verilen bu okulda ders verdikten sonra artık tüm dünyanın tanıdığı bir filozoftur. Ancak tam bu sırada 1.Dionysios’un öldüğü öğrenir ve Dion'un çağrısıyla yeniden İtalya'ya döner. Ancak yine işler umduğu gibi olmaz. Yeni kral 2.Dionysios, babası gibi, iktidarını kısıtlayan felsefi söylemlerden hoşlanmaz. Dion'u tahta çıkmasında yardımcı olma ihtimaline karşı da Platon'u esir eder. Bir süre sonra serbest kalan Platon, Atina’ya geri döner.www.onurcoban.com

 5 yıl sonra bir kez daha Sicilya’ya geri döner. Yine ikinci yolculuğundaki olaylar tekrarlanır. Sözünü krala dinletemez ve yine göz hapsine alınır. Onu hep koruyan Arkhytas'ın çabalarıyla Atina’ya geri döner. Sirakuza tiranlarının hayalindeki filozof-kral olamayacağını anlayan platon, Dion'la buluşur. Dion'un tahta geçmesi için ona destek verir ancak bu darbe başarısızlıkla sonuçlanır ve Dion öldürülür. Yönetimde söz sahibi olma şansı tamamen yok olur.

 Hayatının sonuna kadar okulunda ders vermeye ve günümüze kalan eserlerini yazmaya devam eder. Onlarca ünlü filozof yetiştirir ki belki de en ünlüsü Aristoteles'tir.

 Görüleceği üzere oldukça hareketli bir yaşamı olmuştur. Birçok filozofun aksine sadece teorik olarak düşünce alanında çalışmamış, pratik anlamda da düşüncelerini hayata geçirmek için girişimlerde bulunmuştur.

 Platon oldukça üretken bir yazardı. Çok sayıda eser yazmış olup bunların önemli bir kısmı günümüze kadar ulaşmıştır. Bu eserler felsefe yönünden oldukça doyurucu olmakla birlikte edebi anlamda da birer başyapıttır. Örneğin hocasının idamını anlattığı Sokrates’in Savunması adlı diyalog hem geniş kitlelerin kolayca okuyabileceği bir felsefi eser hem de antik dönemin en önemli edebi yapıtlarından biri olarak görülür. Dilinin basit ve anlaşılır olması bu açıdan dikkat çekicidir.


         Platon, eserlerini yazarken aynı hocasının gerçek hayatta yapmış olduğu gibi diyalog yöntemini benimser. Sokrates’in insanlarla konuşarak onların bir nevi açıklarını bulması ve aslında bildiklerini inandıkları şeyi bilmediklerini göstermesi, Platon’a da ilham kaynağı olmuştur. Edebiyatta diyalog olarak geçen bu yazım şeklini başarılı bir biçimde kullanan Platon, kitaplarında başrolü genellikle hocasına verir. Sokrates diyalektik bir yöntemle tartışmadaki görüşleri soru cevapla kanıtlama ve çürütmeye çalışır. Kimi zaman Sokrates’in kendi düşüncelerini kimi zamanda kendi düşüncelerini Sokrates’in ağzından okuyuculara aktarır. Hem hocasına duyduğu saygı hem de onun trajik ölümünü kabul edememesi nedeniyle bu yöntemi izlediği düşünülmektedir. Ancak burada hangi eserlerin Sokrates’in orijinal düşünceleri hangilerininonurcoban Platon’un düşünceleri olduğu sorunu çıkar. Genel kabul gören düşünce, Platon’un gençlik döneminde yazdığı eserlerin Sokrates’in görüşlerini ilettiği, ileriki yıllarda yazdığı eserlerin ise kendi görüşleri olduğudur. Gerçekten de Platon’un felsefesindeki değişim bu durumu haklı çıkarır. Gerçek ne olursa olsun en çok kabul edilen konu, Platon’un yazmış olduğu “Sokrates’in Savunması” eserinin Sokrates’in görüşlerine en yakın olduğudur. Sokrates’in duruşmadaki savunmasını anlatan bu diyalogla beraber aynı konuyu anlatan Euthyphron, Kriton ve Phaidon neredeyse bir bütünlük oluşturur.

 Genellikle eserleri farklı sınıflandırmalar olsa da yaklaşık şu şekilde sınıflandırılır:

 -Gençlik: Sokrates’in Savunması (Apologia), Kriton, Euthyphron, Lakhes, İon, Protagoras, Kharmides, Gorgias, Küçük Hippias, Büyük Hippias, Lysis

-Olgunluk: Devlet (Politeia/Republic), Şölen (Symposion), Phaidros, Euthydemos, Meneksenos, Kratylos, Menon, Phaidon

-Yaşlılık: Parmenides, Theaitetos, Sofist, Devlet Adamı (Politikos), Timaios, Kritias, Philebos, Yasalar (Nomos),

 Ayrıca hayatı hakkında detaylı bilgi aldığımız Mektuplar vardır. Bunun dışında bu sınıflandırmaya girmeyen ve orijinalliği şüpheli olan birçok eser bulunur. (Birinci ve ikinci Alkibiades, Epinomis, Axiochus…)

 Platon’un düşünceleri oldukça özgün argümanlar içerse de, bunların bazı arka planları olduğu da bir gerçektir. Tüm felsefi sistemi olmasa da etik ve ahlak sorunları ve hayata bakış açısında da kuşkusuz Sokrates’in payı vardır. Ayrıca Parmenides hatta Herakleitos’un da üzerinde etkin olduğu bir gerçektir. Ancak Pythagoras (Pisagor) ve onun izinden giden kişilerin matematiğe verdikleri önem ve mistik Orpheusçu öğretileri ile olan ilişkisi dikkat çekicidir.

Herakleitos

Parmenides

Pythagoras

Platon’un felsefesinin temelini idealar öğretisi içerir. Bunu anlatmak için yine kendisi çok güzel bir anlatıya başvurur. Mağara Alegorisi olarak bilinen benzetme şu şekildedir.

Uzun bir girişi olan mağara düşünelim. Bu mağarada, sırtlarını çıkış yönüne dönen insanların var olduğunu hayal edelim. Bu insanların elleri ve vücutları zincirlerle sıkı sıkıya bağlıdır. Hareket edemezler sadece önlerindeki mağaranın duvarını görürler. Hayatları boyunca bu şekilde yaşamışlardır. Şimdi bu insanların arkasında (çıkış yönüne doğru) bir duvar veya perde olsun. Perdenin hemen ardında ise büyük bir ateş… Bu perdenin önünden, sanki bir karagöz oyununda olduğu gibi insan, hayvan, eşya veya dünyada gördüğümüz tüm nesnelerin hareket ettiğini ve arkalarındaki büyük ateş nedeniyle bunların gölgelerinin karşıdaki (insanların önündeki) mağara duvarına düştüğünü varsayalım. Aynı Karagöz-Hacivat oyunundaki gibi mağara duvarına, arkadaki perdenin önünden geçen nesneler yansıyacaktır. Zincirlenmiş olan insanlar arkada olup biteni asla bilemezler. Onlar karşılarındaki gölgeler dışında hiç bir şey bilmemektedirler. Onlar için bu gölgeler “gerçek” ve tek “doğru” olan şeydir. Onlarla iletişime geçmek imkansızdır ama eğer mümkün olsaydı duvardaki bu gölgelerin gerçek olmama ihtimaline bile inanmayacaklardır.

 

Platon anlatıya devam eder. Eğer bu insanlardan biri zincirlerinden kurtulmayı başarır tüm bu perde/ateş oyununu görürse hatta mağaradan çıkıp gerçek dünyaya çıkarsa ne olur? Elbette ki hayatı boyunca güneşi görmeyen bu insanın gözleri kamaşır hatta acı çeker. Gözleri mağara gölgeleri dışındaki nesneleri görmekte önce zorluk çeker ama sonra alışır. Peki, mağaraya geri döner ve diğer insanları uyarırsa ne olur? Diğer insanlar ona inanmayacaklar, onun deli olduğunu düşüneceklerdir. Hatta özgürlüğü görmüş olan insan daha da ısrar ederse onu düzen bozucu ilan edecekler belki de onu şiddetle yok etmeye çalışacaklardır. Çünkü mağara gölgesi gerçekliğine inanmış olan insanlar için, dış dünya bir yalandan ibaret hatta belki de kendi inançlarına hakarettir.

 Bu anlatı popüler kültürde de çok sık karşılaştığımız (ki ilk akla gelen Matrix filmi) bir konudur. Bu dünyanın gerçek olmadığı aslında farklı bir gerçekliğin var olduğu, bu gerçekliğe ulaşmanın zor olduğu hatta başarılırsa diğer “mahkumların” buna karşı çıkacağı fikri çarpıcıdır. 

 Platon, mağara anlatısında aslında İdealar kavramına da giriş yapar. Oldukça derin bir konu olsa da kısaca bu teori şöyleydi. Platon bu dünyada gördüğümüz somut şeylerin aynı mağarada olduğu gibi birer gölge olduğunu düşünüyordu. Evet, bu dünya gerçekti ama en ideal olan değil. (İdeal kavramının günümüzde kullanımı burada ilginçtir) Platon aynı mağara dışındaki dünya gibi farklı bir yerde bulunan bir gerçekliğe de inanıyordu. Ona göre örneğin bir kedi, bir masa veya kavram olarak iyilik, güzellik soyut bir biçimde vardı. Tüm nesne ve kavramların bu soyut gerçekliğine idea adını veriyordu. Bu idealar, en uyumlu en düzgün ve en mükemmel olandı. Yani mutlak bir “iyilik” kusursuz bir “kalem”, hatasız bir “eşya”... Ancak gördüğümüz yani fenomenler (görüngü) dünyasında bu idealar yoktur. Örneğin kusursuz bir masa bulamayız. Veya iyilik derken tüm inşalar aynı şeyi mi kast eder? Bir insan için “güzel olan” bir başkası için “çirkin” olabilir. Oysa “güzellik” kavram olarak “mutlak güzeli” tanımlar. Bunun göreceli olmaması gerekir. Doğada ise bu tanımların yüzde yüz uyduğu bir durum söz konusu değildir. İşte Platon burada idealar kavramını yaratır. Ona göre olması gereken kavramlar kusursuz olmalıdır ancak bu dünyada bu mümkün değilse kısaca şu sonuca varır.wwwonurcoban.com Farklı bir yerde (belki başka bir dünyada) soyut idealar vardır. Bu dünyadaki şeyler ise o ideaların benzerleri/gölgeleridir. Bazen bu ideaya çok yakın bazen uzaktırlar. Tüm nesneler o kusursuz ideaya ulaşmaya çalışır ama bu imkansızdır. Böylelikle idealizm denilen bir düşünce akımının tohumları atılır. Aynı şekilde ikili dünya anlayışı, gerçekliğin belki de önemli olanın bu dünya olmadığı inancı hatta birçok dinde var olan çeşitli görüşlerin izlerini bulmak mümkündür. (Daha sonra göreceğimiz üzere özellikle Hristiyanlık Platon’a çok şey borçludur) Bu idealizme karşı ortaya çıkan materyalizm de, felsefenin başka bir ana akımı olacaktır.

 Aslında birçok antik filozofta olduğu gibi Platon’da soyut kavramına çok yakın değildi. Günümüzde ideaları tamamen soyut olarak hayal edebilsek de Platon’da bu çok belirgin değildir. Bugün anladığımız anlamda soyutluk kavramı henüz antik Yunan dünyasında yoktu. Bu ideaların aklımızın bir parçası, insan zihninde bulunan bir şey diye tanımlamak o çağa göre pek mümkün değildi. Ancak İdeaların madde olmadıkları için uzay-zamanda bir yer işgal etmeleri de mümkün değildir. Yüzyıllar sonra Yeni Platonculuk anlayışında özellikle bu akımın en önemli temsilcisi Plotinos’da bu soyutluk daha belirginleşecekti.

 Platon’a göre idealar ebedi ve ezelidir. Oysa dünyadaki benzerleri yok olabilir. İdealar değişmezdir. Çünkü onlar tam da olması gerektiği gibidir. Aristoteles’e göre bir değişim unsuru olan harekette bu kapsamda olduğundan idealar hareket etmez, yer değiştirmezler. Özel olarak bir bireyin veya bir nesnenin ideası yoktur. Yani Onur'a ait bir idea yoktur. İnsan ideası vardır. Aynı şekilde bahçedeki ağacın değil genel olarak ağaç ideası vardır. Platon’un üzerinde durduğu bir başka konuda her şeyin bir ideası olup olmadığıdır. Onun felsefesine göre idealar mükemmel ve doğru şeylerdir. Bu onların “iyi” bir şey olmasını zorunlu yapar. Peki, kötülük, çirkinlik ideaları var mıdır? Bunlar da birer kavram olsa da özü itibariyle iyilik ve kusursuzluğu içermez. Bir idea doğası gereğince kötü olamayacağına göre bu tarz varlıkların ideası olamaz. Ancak bu konu günümüzde de hala tartışılan bir konudur.

         Platon, hocası Sokrates gibi (bu görüş biraz iç içe geçmiştir) demokrasiye karşıdır. Ona göre alanında en iyi kişiye en iyi olduğu yetki verilmelidir. Nasıl bir kaptan varken ayakkabıcı geminin kontrolüne geçmezse, devleti de bu konuda uzman olan kişilerin yönetmesi gerekmektedir. Kısaca Platon, sadece bilge bir yöneticinin yani filozof bir kralın başta olmasının en iyi olduğunu düşünür. Tabi önemli olan bu kişinin gerçekte olup olamayacağıdır.

 


Platon idealar kavramını günlük yaşama yani devlete de uyarlar. Ona göre “ideal” devlete ulaşmak önemlidir. Hayatında birçok girişimi bunun için yapmış ancak başarılı olamamıştır. Zamanla bu ideal devletin mümkün olmadığını görecek ve siyaset felsefesinde görüşlerini biraz değiştirecektir. Devlet, Devlet Adamı ve Yasalar kitaplarında bu değişim göze çarpar. Kuşkusuz en önemli eseri ve belki de tarih boyunca en çok okunan eserlerden biri olan Devlet, Platon’un temel siyaset felsefesi için ilk kaynaktır. Ancak zamanla bu görüşleri biraz yumuşatarak Devlet Adamı’nı yazar. Yaşlılığında ise Yasalar’da bu çizgiyi sürdürür. Ancak bilinmelidir ki Yasalar, Platon’un ölümünden sonra yayınlanmış ve filozofun son kontrolünden de geçmemiştir. Genel olarak bu üç kitapta da Platon çiftçiler, askerler, yöneticiler gibi farklı sınıfların olduğu bir toplum hayal eder. Ona göre her sınıf en iyi olduğu işi yapacak bu sayede devlet kusursuz bir biçimde işleyecektir.

 Platon, toplumların zorunlu olarak devletlere ihtiyacı olduğunu düşünür. Çünkü o zamanki ülkeler olan “şehir devletleri” (siteler) büyüdükçe, ticaret, kültür gibi konular gelişmiş, ülkeler arası yayılmacılık ve savaşlar ortaya çıkmıştır. Artık insanın doğada bireyler veya küçük gruplar halinde yaşama şansı kalmamıştır. Bu nedenle devletler kurulmuştur. Ancak bunların çoğu iyi bir devletin olması gerektiğinde çok uzaktadır. İleride görüleceği gibi Aristoteles var olan devlet yönetimlerini daha detaylı sınıflandırmakla birlikte, Platon’a göre de iyi ve kötü devlet yönetimleri şöyledir:

  4 farklı kusurlu yönetim vardır. İçlerinde iyiye en yakın olan Timokrasi (Timarşi) bir çeşit aristokrasiydi. Bu aristokraside iyi eğitimli bir yönetici varsa bile bir sınıfın giderek zenginleşmesine ve bu sayede güçlenmesine engel olamayacaktı. Bu da Oligarşi yönetimine neden olacaktı. Oligarşi zengin bir azınlık sınıfının yönetimiydi. Bu devlette, azınlık her zaman kendi çıkarları için büyük kitleleri ezecekti. Bu nedenle de bir isyan bir devrim gerçekleşecek ve çoğunluğun yönetimi olan Demokrasi doğacaktı. Platon’a göre Demokrasi, günümüzdeki gibi olumlu bir şey olarak görülmez. Ona göre, herkesin eşit olduğu bu yönetimde herkes her istediğini yapmakta özgür olacaktır. İstemeyen savaşmayacak istemeyen yönetime katılmayacaktır. Herkesin tüm görevlere gelmesinin yolu açıktır. Ancak bu da işin ehli olmayan kişilerin önemli görevlere gelmesinin önünü açar. Vasıfsız insanların toplum için önemli işleri yapmaları giderek bir kaos oluşturur. Zamanla demagoglar, dalkavuklar önem kazanır. En sonunda da popülist yöneticilerin ortaya çıkmasıyla Tiranlık ortaya çıkar. En kötü yönetim olan Tiranlıkta halk için baskı uyguladığını söyleyen bir lider vardır. Bu tiran düzeni sağlamak için kanunlara uymaz, karşı çıkanları askeri güçle yok eder. Artık ona karşı çıkmak imkansızdır.onurcoban.com

 Devlet Adamı kitabında ise yasalara yaptığı vurgu nedeniyle yeni bir sınıflandırmaya gider. Eğer başta tek bir kişi var ve yasaya uyuyorsa bu krallıktır. Tek bir kişi var ve yasaya uymuyorsa Tiranlıktır. Başta bir azınlığın olduğu yönetimlerden, yasa uyanlar Aristokrasi, uymayanlar Oligarşidir. Çoğunluğun yönetimi demokrasidir. Bunda da yasaya uyma ve uymama durumu vardır. (Platon bu iki demokrasi devletine ayrı isim vermez ancak ileride Aristoteles, çoğunluğun kötü yönetimine demokrasi, iyi yönetimine Siyasal/anayasal yönetim adını verir) Genel olarak bu kitaba göre yasaya uyan devletler daha iyidir.

 

Platon ideal bir devlet öneriyordu. Her ne kadar bir umudu olsa da, kendisi de bu ideal devlete ulaşılamayacağının farkındaydı. Ama ondan hiç söz etmemek doğru değildi. Önemli olan ideal devlete en yakın şekilde yaşamaktı. Devlet, adlı eserinde bu ideal ülkeyi ilk kez bir ütopya şeklinde sundu. Ki sonraki yüzyıllarda bu ütopya anlayışına birçok yazar da katıldı.

 İdeal ülkenin başında bir filozof kral olmalıydı. Bu filozof kral, 30 yaşında eğitilmeye başlanacak ve 50 yaşına gelinceye kadar eğitimi sürecekti. Hem beden hem ruh eğitiminin yanıonurcoban sıra idealar konusunda da kuşkusuz mükemmel bir bilgiye sahip olacaktı. Sonunda öyle bilge bir kişi olacaktı ki devlet için doğru kararları veren bir şahıs haline gelecekti. Bu filozof kralın gerçek olup olamayacağına göre zaman içinde farklı görüşler ortaya sundu.

 Devlet’e göre ülkede 2 tür ana sınıf olmalıydı. Yönetenler ve yöneticiler... Yönetilenler; köylü, çiftçi, işçi gibi üretimi sağlayan sınıflarla birlikte; esnaf, tüccar gibi orta sınıfları kapsıyordu. Yöneticiler ya da diğer isimlendirmeyle koruyucular ise, memurlar, üst düzey yöneticiler ve askerler gibi kişilerdi. Ona göre bu sınıfsal ayrım zorunluydu. Ancak günümüzden bakıldığı gibi despotik bir anlayışla bunu söylemedi. Ona göre nasıl bireyler kendi bildikleri iş dışında bir iş yapmazlarsa, sınıflarda bu şekilde davranmalıydı. Her sınıf kendi görevlerini yapmazsa toplumsal düzen bozulacaktı. Ayrıca burada belirtilmelidir ki Platon’un hayalini kurduğu bu ütopik devlette sınıflar arası geçiş mümkündü. Ona göre bir çocuk zor da olsa başka bir üst sınıfa çıkabilir veya aşağı inebilir. Platon için önemli olan bireyler değil tüm toplum ve devlettir. Örneğin yönetici bir sınıfa ait çocuk doğuştan yönetici olması zorunlu değildi. Onu yönetici yapacak şey kanı değil “yüksek ruhu” ve “erdemli” olmasıdır. Koruyucu sınıfına ait bir çocuk, yönetilen sınıfa geçebileceği gibi, alt sınıftan da üst sınıfa yükselme mümkündü.

 Bu ütopik devlette en önemli konulardan biri eğitimdir. Hem beden hem de müzik eğitimine büyük önem verilir. Çünkü Platon, sadece bildiğimiz klasik eğitim dersleri değil (ki matematik başta olmak üzere buna zaten çok önem verirdi) hem sağlam bir vücut hem de sağlam bir ruha sahip olunması gerektiğini savunuyordu. Özellikle ruhun bedenden önce gelmesi nedeniyle, ruhun eğitilmiş olması bir zorunluluktu. Ayrıca tüm koruyucu sınıfı içerisinde yasaları koyacak ve onları uygulayacak “üst düzey” yöneticilerin eğitimine daha da önem verilmeliydi. Onlar birer filozof gibi yetiştirilmeli tüm bilimler hakkında üst düzey bilgi sahibi olmaları gerekliydi.

 Platon; özel mülkiyet ve zenginlik konularına mesafelidir. Onun ideal devletinde özellikle koruyucu sınıfının mal mülk sahibi olmaması gerekmekteydi. Eğer yöneticiler zenginleşirse değer yargılarını kaybederler. Yöneticilik görevinin para için değil toplumun düzeni için yapılması gerekmektedir. Bu nedenle yöneticilerin sadece hayatlarını sürdürebilecek kadar maaş almaları gerekir. Bu düşünce tarih boyunca var olmuş yöneticilere büyük tezat oluşturmaktadır. Kendi konumu itibariyle eğer bu ideal devlet var olsaydı Platonun da servet sahibi olmasının önü kapanacaktı. Bu açıdan düşünceleri dürüstçeydi. Platon sadece yöneticilerin değil tüm toplumun aşırı zengin veya aşırı fakir olmasına karşıydı. Eğer böyle bir ekonomik uçurum olursa o devletten kargaşa yaşanacaktır. Ancak yine de yönetilenlerin mülkiyet hakkına karşı değildir. Toplumun çoğunu oluşturan bu sınıfın evi ve iş yerleri olabilir. Ancak yöneticilerde olamaz. Yöneticiler hep birlikte oturdukları evleri ve sofraları olacaktır. Bu açıdan sanki devlete hizmet eden bir komün yaşamı öngörür. Yasalar diyaloğunda ise hiç kimse kişisel olarak altın ya da gümüş para sahibi olamaz ama günlük alışverişlerde madeni para kullanabilir (742a). Yasalar’da  “Hiç kimse benden izin almadıkça, elden geldiğince benim malıma dokunamaz, en küçük parçasını kımıldatamaz” olarak genel bir kural konmasını savunur. (913a)


 Platon’un yaşadığı döneme bakıldığında, demokrasi ile yönetilen ülkelerde bile kadınların ikinci sınıf vatandaş olduğu gözükmektedir. Bu demokrasilerde belli bir yaş grubundaki erkekler oy verebiliyorlardı. Oysa kadınların böyle bir hakkı yoktu. Bu dönemde Platon’un –o dönem şartlarına göre- kadın erkek eşitliğine inanması dikkat çekicidir. Kadınlarda, erkekler gibi iyi bir eğitim almalı ve devlet için gerekli görevlere gelmeliydi. Hatta Sparta için normal olduğu gibi, kadınların erkekler gibi çıplak bir şekilde jimnastik eğitiminden geçmeleri doğaldı. Bu durum, Platon zamanında da, Sparta dışında, radikal bir görüştü. Kadın ve erkek doğal olarak farklılıklar barınsa da özünde birer insandır. Platon’a göre fiziki farklılık nedeniyle birebir aynı işleri alamasalar da, kadınları değerlendirmemek büyük bir insan kaynağı israfıdır.

 Bu devlette, aile devletin yönetiminde olacaktır. En iyi anne babaların en iyi çocuklar yapabilmesi için gerek seçilim gerekse kura ile devlet bunu kontrol edecekti. Sağlıklı ve doğuştan yetenekli çocukların doğması için gerekli anne baba uyumunun sağlanması devletin göreviydi. Hatta çocukların eğitimini devlet üstlenecek, çocukların kendi anne babalarını tanımamaları sağlanacaktı. Çocuklar tüm kadın ve erkeklerin çocuklarıydı. Onlar herkesin kardeşiydi. Tüm toplum bir aile gibi davranacaktı.  

 Platon sanata karşıdır. Ona göre bu dünya zaten gerçeğin taklididir. Sanat eserleri ise bu taklidin taklidini üretir. Örneğin bir ağaç resmini düşünelim. Ağaç ideası gerçektir. Ama bizim gördüğümüz ağaç bu gerçeğin bir kopyasıdır. Bu ağacın resmini çizersek aslında kopyanın kopyasını yapacağız. Bu da gerçeklikten iyice uzaklaşmak anlamına gelir. Platon, gençliğinde yazmış olduğu birçok oyun ve şiiri yakmıştır.

 Platon, Sofistlerin parayla felsefe öğretme yöntemine karşıydı. Ona göre felsefeyi bir şekilde para ile satmak gurur duyulacak bir davranış değildi. Sokrates’in ağzından neredeyse tüm eserlerinde Sofistleri eleştirmiş, hatta onları gülünç duruma düşürmüştü. Aynı şekilde görüşlerinden etkilense de Pythagorasçı okul anlayışına da karşıydı. Bu okullar gizli daha kapalı bir öğretimi benimsiyorlardı. Oysa Platon’un Akademisi herkese açıktı. Öğrencilerden ücret alınmazdı. Sadece biraz da matematiğin önemine verdiği vurgu ile okulun kapısında “Geometri bilmeye buraya girmesin” yazdırmıştı.

 Platon, Tanrıları kabul ederdi. Örneğin Yasalar’da güneşin bir Tanrı olduğunu kabul etmemeyi akılsızlığın son noktası olarak görür. (899b) Ünlü sofist Protagoras’ın aksineHer şeyin ölçüsü insan değil Tanrı’dır” der. Onun inancına göre Tanrıları doğru, adil ve en iyi olarak kabul etmek gerekirdi. Bu nedenle onların kusurlarını gösteren veya zaaflarından bahseden eserler ideal devlette olmaması gereken bir konudur. Birçok Yunan Mitolojisinde Tanrıların bu tarz zaafları yer alır. Bu durum Tanrıların doğal iyiliğine tezat oluşturur. Platon bu yüzden bu eserlerin hiç üretilmemesini var olanların da yok edilmesi gerektiğini savunur. Bu durum doğal olarak akıllara sansür konusunu getirir. O bu tarz bir sansür anlayışına karşı değildir. Çünkü bu doğaldır.

 

Zaman geçtikçe Platon, Devlet’teki görüşlerini biraz yumuşatır. Devlet Adamı’ında yasa kavramını vurgular. Her ne kadar yasa koyucu yasanın üstünde olsa da (çünkü o kusursuz bir filozof-kraldır) diğer herkesin üstünde olan bir yasa anlayışı vardır. Kusursuz bir filozof kralın olmama ihtimali Platon’u düşündürmüştür. Çünkü bu kadar mükemmel bir yönetici her zaman olamaz. Olsa bile her konuya yetişemez. Ya da ölümü sonrası hemen kendisi gibi biri çıkamaz. Bu nedenle toplumun gelişimine göre değiştirilebilir olan ancak genel kuralların konulduğu bir yasa olmalıdır. Yasalar kitabında ise yasayı hükümdarın da üstüne yerleştirir. Ayrıca birçok konuda ayrıntılı sayılar verir. Örneğin ev sayısının her zaman 5040 olması gerektiği, meclisin 360 kişi olması, düğünlerde her iki tarafında çağırdığı arkadaş sayısının 5’i geçmemesi gibi… Ayrıca işlenecek suçları ve onlara verilecek cezaları da tek tek açıklar.

 Platon’un özellikle Devlet kitabı felsefe tarihi içinde önemlidir. Onun idealizme yaptığı bu başlangıç birçok düşünürü de etkilemiştir. Her ne kadar çok farklı temel argümanları olsa da 20. Yüzyıldaki totaliter faşist ve sosyalist yönetimlerle ilgili bazı noktaları buralarda bulmak mümkündür. Rousseau’nun birçok görüşünün ardından Platon’u bulmak ilginçtir.

 Platon’un düşünceleri sadece felsefe de değil dinde de etkili olmuştur. Özellikle Hristiyanlığın ilk ortaya çıktığı yüzyıllarda Yunanca en önemli kültür dilliydi. Platon’un felsefesi de özellikle Anadolu ve Ortadoğu’da önemli bir yer tutuyordu. Ortodoks Hristiyan inancı ile Platon’un düşüncelerinin benzerliklerinin kaynağı aslında buydu. İlk Hristiyan düşünürlerinin çoğu kendi görüşleri ile Platon’un görüşlerinin uyumuna hatta benzemesine özellikle dikkat çekmişlerdir. Zaten tarihsel süreçte görüldüğü gibi Anadolu kökenli birçok mitin Hristiyanlığa geçmiş olması da bu süreci destekler. Örneğin Kriton, diyalogunda Sokrates şöyle der: “Bir insan ne eğrilik etmeli ne de bir kötülük görse bile herhangi birine kötülükle karşılık vermemeli.” Bu söz ile Hz İsa’nın öğretilerinin kesiştiği gözükmektedir. Aynı şekilde Sokrates ve Platon’un görüşleri Stoacılık ve Yeni Platonculuk’u direkt etkilediği de bilinir. Stoa Felsefesinin ahlak anlayışı ve Yeni Platonculuğun birçok argümanı ortaçağ boyunca ileride oluşacak Hristiyan Felsefesinin temelini oluşturacaktır. Ortaçağda Platon ve Yeni Platoncu Plotinos’un neredeyse “Hristiyan olmayan birer Aziz” mertebesine çıkarılması ilginçtir. Aynı şekilde İslam Dünyasında yaşanan felsefi gelişmelerde de birçok İslam Filozofu Platon’a çok şey borçludur.

 Bu derece bir etkileşim belki de sadece öğrencisi Aristoteles’e nasip olmuştur. Platon ve Aristoteles, düşünce tarihi boyunca soyut-somut, akılcı-deneyci, idealizm-materyalizm hatta belki de sağ-sol gibi birbiriyle mücadele halinde olan birçok akıma öncü olmuşlardır.

 Son olarak ünlü matematikçi ve filozof Alfred North Whitehead’ın ünlü sözünü hatırlayalım: “Bütün Felsefe tarihi Platon’a düşülmüş dip notlarından ibarettir.”

Yazının diğer bölümleri için tıklayınızFelsefeye bir bakış-Giriş-

Onur Çoban


.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...