Cicero

   Felsefeye bir bakış

28.Bölüm: Cicero

Yazan: Onur Çoban
www.onurcoban.com

Roma’nın eklektik felsefesi     

Roma tarihinde önemli bir yeri olan Cicero, siyasetten edebiyata kadar çeşitli alanlarda çalışmalar yapmış önemli bir devlet adamıdır. O, sadece Cumhuriyetten İmparatorluğa geçilirken yaşanan çalkantılı bir dönemde Roma’nın kaderinde etkili bir rol oynamamış, aynı zamanda felsefe alanında da yetkin eserler vermiştir. Bu açıdan hem siyasi hem de felsefe tarihinde önemli bir figürdür.

 

Marcus Tullius Cicero, M.Ö. 106-43 yılları arasında yaşamıştır. Bu dönem güçlü bir Cumhuriyet olan Roma’nın bir imparatorluğa evrildiği ve iç çekişmelerin yaşandığı bir dönemdir. Varlıklı bir ailede doğan Cicero oldukça iyi bir eğitim alır. İleride felsefesine etki edeceği Stoacı, Epikurosçu ve Septik Akademi filozoflarından dersler alır. Felsefenin dışında hukuk ve hatiplik konularında da eğitilir.

 




Bir süre avukatlık yapan Cicero, hatiplik yeteneği ile dikkat çekerek hızlıca yükselir. Henüz genç yaşındayken diktatör Sulla’nın tepkisini çeker. Artan baskılar sonucu Roma’dan ayrılarak Atina’ya gider. Burada Akademinin başındaki Antiokhos dan, epikurosçu Sidonlu Zenon’dan dersler alır. Ardından Rodos’da Stoacı Posidonius derslerine girer. Ayrıca daha sonraki yıllarda Paidros (Phaedrus), Larissalı Philon ve Diodotos gibi farklı görüşlerdeki filozofların öğrencisi olmuştur.

 

 

Sulla’nın ölümü ardından 2 yıl süren bu eğitimini tamamlar ve Roma ya geri döner. Cumhuriyete bağlı olan Cicero bu dönemdewww.onurcoban.com devlet içinde görev almaya başlar. Sonunda Consul olur. Bu sırada consul olmak isteyen Lucius Sergius Catilina silahlı bir girişim dener. Ona karşı yapmış olduğu konuşma ile Cicero bu girişimi önlediği gibi “Vatanın babası” unvanı kazanır.

 

Ardından Catilina’nın sorgulanmadan öldürülmesi emrini verir. Ancak bir süre sonra iktidarı ele geçiren Pompeius, Crassus ve Caesar ilk triumvirliği (Üçlü yönetim) kurar. Bu yönetimin çıkardığı bir senato kararı ile yargılamadan ölüm cezasını verenlere sürgün cezası verilir. Açıkça Cicero için hazırlanan bu kanunla sürgüne gönderilir.

 

Sürgün sonrası af edilerek yeniden Roma’ya geri döner. Bu dönemde Üçlü Yönetim altında görevler alsa da inanmadığı bu siyasi ortamdan uzaklaşmak ister. Siyasetten uzak kaldığı bu dönemde felsefeye yönelir ve bu alanda eserler yazar.

 

Sezar’ın üçlü yönetimi yıkıp tek adam haline gelmesi ve ömür boyu yönetimi ele geçirmesi bu dönemde gerçekleşir. Ancak Sezar’ın Senatoda öldürülmesi ile Roma yeniden karışır. Yeniden siyasete dönen Cicero yönetimde söz sahibi olmak isteyen Marcus Antonius a karşı Caesar’ın yeğeni ve evlatlık oğlu ileride de Augustus adıyla İmparator olacak olan Octavianus’ u destekler. Ancak Octavianus, Lepidus ve Marcus Antonius un uzlaşma sağlayarak ikinci triumvirliği kurmasıyla Cicero tüm desteğini kaybeder. Yakalanarak idam edilir.

 

Cicero eserlerinde o dönemin önemli felsefe akımlarının düşüncelerini de bize aktarır. Bu açıdan bakıldığında kitapları önemli birer felsefe tarihi eserleridir. Cicero’nun amacı aslında tam olarak bu değildir. O, kendi düşüncelerini ortaya koyarken karşıt ve benzer düşünceleri de okuyucusuna sunmak ister. Bunu mümkün olduğunda tarafsız bir biçimde sunmaya çalışır. Eserleri daha çok diyalog şeklinde yazar. Ancakwww.onurcoban.com bunlar Platon’un aksine, karşılıklı kısa konuşmalar şeklinde değil, uzun ve sıralı birer konuşma şeklindedir. Örneğin; Tanrıların Doğası adlı kitabında her bir bölümde bir konuşmacının görüşlerini anlatır. Bunlar o dönemin önemli akımları olan Kuşkuculuk, Stoacılık ve Epikurosçulukı savunan filozofların konuşmalarıdır. Her bir bölümde bu akımların görüşleri kendi ağızlarından anlatılır. Ayrıca ilk bölümlerde ise adeta Aristoteles’in Metafizik kitabında yaptığı gibi, Thalesden başlayarak Anaksimandros, Anaksimenes, Pythagoras, Parmenides, Empedokles, Protagoras, Demokritos gibi isimlerinde görüşlerini anlatır.

 

Cicero felsefesi kuşkuculuk akımına oldukça yakındır. Ancak çoğu felsefe tarihi onun felsefesini eklektik (seçmeci) olarak görür. Kuşkuculuktan oldukça etkilense de döneminin adeta resmi Roma felsefesi olan Stoacılık’dan da izler taşır. Hatta daha mesafeli olduğu Epikurosçuluk’dan da…www.onurcoban.com

 

Cicero, birçok kez kendisini Akademi taraftarı olarak sunar. Bilindiği gibi Platon’un kurmuş olduğu Akademi zamanlar Piron’un (Pyrrhon) izinden giderek septiklerin adeta en önemli kaynağı durumuna gelmiştir. Cicero da birçok konuda onlar gibi düşünür. Cicero bilgi açısından septiktir. Ancak ahlak konusunda Stoacılara daha yakın bir konum gösterir. Özellikle Epikurosçulara ahlak konusunda karşıdır.

 

Hayatının çoğunu siyaset ile geçiren Cicero, felsefe ile daha çok inzivaya çekildiği bir dönemde eserler vermiştir. Ancak bizzat kendisinin söylediği üzere hayatı boyunca felsefe ile ilgilenmiştir.

 


Cicero, insana verdiği önemle diğer birçok filozoftan ayrılır. Ona göre insan eğitimli, kültürlü ve ahlaken dürüst olmalıdır. İnsana verdiği bu önem eğitimi de içerir. Tüm zamanların en önemli hatiplerinden olan Cicero konuşma sanatının önemini ve ideal bir insanın buna sahip olması için eğitilmesi gerektiğini belirtir.

 

Aynı zamanda avukat olan Cicero hukuk alanına da önem verir. Ona göre ideal bir Roma vatandaşı hukuk konusunda da kendisini geliştirmesi gerekir. Cicero felsefe, tarih, konuşma sanatı ve hukuk gibi konuların birbirini tamamladığını söyler.

İnsana verdiği önemle özellikle ortaçağ sonrası Rönesans felsefesinde ortaya çıkacak olan Hümanizme bir nevi ilham kaynağı da olur.



 Yazının diğer bölümleri için tıklayınızFelsefeye bir bakış-Giriş-


Onur Çoban


. Felsefe tarihinin diğer bölümleri için;

Felsefeye bir bakış-Giriş-

.

Stoacılık

  Felsefeye bir bakış

27.Bölüm: Stoacılık

Yazan: Onur Çoban
www.onurcoban.com

Krallardan kölelere kadar geniş bir kitlesi olan Felsefe…

      Helenistik Felsefenin Septikler ve Epikurosçular’dan sonraki bir diğer önemli okulu Stoacılıktır. Adeta Roma İmparatorluğunun resmi felsefesi haline gelmesi ile diğer iki okuldan daha etkili olmuş denebilir. Özellikle sonradan Hristiyan Felsefesine katmış oldukları ve günümüzde dahi etik alanında hala popüler olması Stoacılığın önemini artırmıştır.

 Stoa felsefesi M.Ö. 300 yıllarında ortaya çıkıp M.S 200’lü yıllara kadar etkisini sürdürerek oldukça uzun bir dönem popülerliğini korumuştur. Bu uzun sürede doğal olarak bazı noktalarda değişim göstermiştir.



 Stoa Felsefesi genellikle 3 döneme ayrılır. İlk dönemde Stoacılığın kurucusu olan Kıbrıslı Zenon, Kleanthes ve Khrysippos; orta dönemde Panaitios, Posidonius (Poseidonios) ; son dönemde ise Seneca, Epiktetos ve Marcus Aurelius gibi isimler ön plana çıkar. Roma döneminde yaşayan Epiktetos’un bir köle, Marcus Aurelius’un ise İmparator olması bu felsefenin ne kadar geniş bir kitleyi kapsadığının en güzel örneğidir.

 Ne yazık ki Roma döneminden önceki Stoacıların eserlerinin çoğu kayıp durumdadır. Daha önceki bölümlerde olduğu gibi Diogenes Laertius ve Cicero sayesinde onlar hakkında ayrıntılı bilgiye sahibiz. Ayrıca Septik Sextus Empiricus’un da eserlerinden oldukça bilgi edinmekteyiz.

 Stoacıların kurucusu Kıbrıslı Zenon’dur. İ.Ö. 332yılında Kıbrıs’a doğan Zenon daha sonra Atina’ya taşınmıştır. Anlatıldığına göre burada bir kitapçıda Ksenophon’un Sokrates hakkında yazdıklarını görür ve felsefeye ilgi duymaya başlar. Kitapçıya “bu felsefecileri nerede bulabileceğini” sorar. Kitapçı o sırada oradan geçmekte olan Kinik Okulu mensubu Krates’i gösterir. Krates’in peşine takılan Zenon onun öğrencisi olur. Ancak Kiniklerin “abartılı” davranışlarına tam anlamıyla katılmaz. Ardından Platon’un Akademisinin başında olan Stilpon, Ksenokrates ve Polemon’un derslerine katılır.www.onurcoban.com

 Sonunda kendi okulunu kurar. Ders verdiği yer bir sundurmanın (Stoa) altıydı. Bu nedenle ona ve öğrencilerine Stoacılar denmeye başlandı. İslam Felsefesinde Revak kelimesi nedeniyle Revakiyyun (Revakiye) olarak anılmaları da bu yüzdendir. Atina’da oldukça popüler olan Zenon’u Büyük İskender sonrası hükümdarlardan biri olan Antigonos’da takip ediyordu.

 Kleanthes, Kıbrıslı Zenon’un ölümünden sonra okulunun başına geçen önemli, bir filozoftur. Assoslu olan Kleanthes, yaklaşık İÖ 331-İÖ. 233 yılları arasında yaşamış ve Atina’da hayatını kaybetmiştir. Oldukça güçlü ve eski bir boksör olduğu söylenen bu filozofun gündüzleri su kuyularından su çekerek hayatını kazandığı geceleri ise Zenon’un derslerine devam ettiği belirtilir.

 Khrysippos, Kilikya bölgesinde doğan ve uzun mesafe koşuculuğu gibi atletik özellikleri olan bir Stoacı Filozoftur. İlk dönem Stoacılar içinde en önemlilerinden biri olan Khrysippos, para kazanmak için yaşamayı gülünç bulur. Ona göre yaşamak, haz duymak gibi şeyler önemli değildir. Bu nedenle para kazanmaya da çalışmak saçmadır 




Khrysippos, Septik Arkesilaos’un derslerini dinlemiş ancak bu görüşleri beğenmemiştir. Hocaları Zenon ve Kleanthes’in kuramlarını daha da geliştirmiş adeta okulun ikinci kurucusu olmuştur. Yüzyıllar boyunca “Khrysippos olmasaydı, Stoacılık olmazdı” görüşü Felsefe Tarihinde hakim bir söz olmuştur. Diyalektik konusunda en önemli isimlerden biri haline gelmiş, mantık alanında çalışmalarda bulunmuştur. 

Diogenes Laertius, Khrysippos’un 700 den fazla eseri olduğunu söyleyerek oldukça üretken olduğunu vurgular. Bu konuda Epikuros ile adeta bir yarış içine girmiştir. Ancak Epikuros’un kendi konusunda belirttiğimiz gibi Epikuros hiç alıntı yapmazken Khrysippos oldukça fazla alıntı yapar. Bu da eserlerinin hem çok hem de hacimli olmasına neden olur. Öyle ki anlatıldığı üzere Euripides’in Medea adlı eserini neredeyse birebir alıntılayarak kitap yazması, bu eseri okuyan birine ne okuduğunu soranlara, “Khrysippos’un Medeas’sı” cevabını verdiği söylenir. Gülmekten öldüğüne dair söylenti günümüze kadar ulaşması bakımından ilginçtir.

 Babilli Diogenes, özellikle yaşadığı bir gezi ile Felsefe Tarihine geçmiştir. Atinalılar, Roma’ya şehre konan bir cezayı hafifletmek üzere bir heyet gönderir. Bu heyetin içinde dönemin 3 önemli okulu olan Aristotelesçi Lise, Septik ve Platoncu Akademi ile Stoacı Okula ait 3 temsilci de gönderilir. Aristoteles geleneğini Kritolaos, Akademiyi Karneades temsil ederken Stoacılığı Diogenes temsil eder. Bu gezide asıl ilgiyi Karneades çeker. O, ilk gün bir konuyu hararetle savunur ve Romalıların takdirini toplar. Ertesi gün ise ilk gün savunduğunun tam tersini savunur ve yine Romalıların beğenisini kazanır. Bu olay Kuşkucu Felsefenin önemini gösterir. Aynı heyette yer alan Diogenes ise Roma’yı muhtemelen Stoacılıkla ilk kez tanıştırır. 

 Orta Stoacılık olarak bilinen dönem bu akımın roma ile ilişkisi ile başlar. Rodoslu Panaitios yaklaşık İÖ 185 yılında doğar. Roma’ya yerleşmiş ve Stoa Okulun başına geçmiştir. Panaitios erken dönem Stoacıların bazı görüşlerine katılmaz. Özellikle evrensel dönüş kuramını onaylamaz. Bu kurama göre evren sürekli bir yıkım-yeniden kuruluş döngüsü içerindedir. Evren adeta büyük bir yangına maruz kalacak ve küllerinden yeniden kurulacaktır. Bu yüzden aynı insanlar yeniden yaşayacaklardır. Ona göre ruh bedenle birlikte yok olur. Stoacı fizik anlayışından uzaklaşmış ve Platon ile Aristoteles’in görüşleri ile biz uzlaşıma gitmiştir. İlk dönem Stoacılar Erdemli ve Erdemli olmayan diye keskin ayrıma giderken Panaitios erdeme benzeyen şeylerin varlığını kabul eder. Scipio Africanus u etkilediği bilinir. 

Posidonius, İÖ 135- İÖ 50 yılları arasında yaşayan Orta Stoacılık dönemi filozofudur. Rodos’ta kendi okulunu açmıştır. Özellikle Ciceroyu etkilemiştir. Aristoteles gibi coğrafyadan tarihe, Okyanusonurcoban biliminden astronomiye kadar geniş bir ilgi alanı vardır. Roma’nın ayrıntılı bir tarihini de yazan Posidonius, müzik ve şiirle ruhu tedavi etmek gibi görüşler de öne sürmüştür. Ancak en önemli taraflarından biri din ve mistik görüşleri Stoacılıktan dışlamadan bir felsefe yapmasındır. Bu da zamanla Hristiyanlık gibi dinlerin ve Gnostisizm felsefesini etkileyecektir. Panaitios’un aksine Ruhun ölümden sonrada yaşamaya devam ettiğini belirtmiştir. 

Seneca, İ.Ö 4-65 yılı arasında yaşayan Roma tarihinde önemli bir kişidir. Soylu bir sınıfa dahil olan Seneca genç yaşta Felsefeye merak sarmıştır. Ancak bu durum Latin Edebiyatında da önemli bir kişilik olan babasını telaşlandırmıştır. Çünkü dönemin Roma İmparatoru Tiberius felsefecilere karşı düşmanca tavır beslemektedir. Bu yüzden ailesi tarafından bir süre Roma’dan uzaklaştırılmıştır. Senaca geri döndüğünde avukatlığa başlamış ve siyasetle ilgilenmiştir. Konuşma sanatındaki başarısı ile hem dikkat çekmiş hem de iktidara geçen İmparatorların tepkisini çekip sürgüne yollanmıştır 


Sürgünde felsefe ile ilgilen Seneca, tahta geçen genç imparator Neron’un hocalığını yapmak üzere Roma’ya geri çağrıldı. Neron’un akıl hocası olarak büyük bir servet ve güç elde etti. Neron’a bu kadar yakın olmasına rağmen imparatora komplo suçundan mahkum olmuş ve intihar etmeye zorlanmıştır. Oldukça üretken bir yazar olan Seneca’nın birçok eseri günümüze ulaşmıştır. Bu nedenle Stoacılar içerisinde en çok bilgi sahibi olduklarımızdan biridir. Tanrısal Öngörü, Mutlu Yaşam Üzerine, Yaşamın Kısalığı Üzerine, Bilgenin Sarsılmazlığı gibi eserleri vardır. 

Seneca birçok Stoacı gibi zenginliği küçümser. Ancak dönemin en zengin kişilerinden birisi olmuştur. Bu durumu kendi döneminde de eleştiri konusudur. Seneca eserlerinde bunu kabul eder. O, bunun yanlış olduğunu ama kendisinin de ideal “Bilge” olmadığını söyler. Zenginlik, güç ve şöhreti yok saymak için uğraşan biridir o… Seneca, nasıl yaşadığını değil, nasıl yaşaması gerektiğini söylediğini, bu uğurda da çabaladığını da belirtir. 

Seneca, Tanrıyı evrenin her yanına yayılmış olan bir akıl olarak görür. İnsanın ruhu ise tanrısal bir soluktur. Tüm insanların bu Tanrısallık nedeniyle eşit olduğunu ve tek bir dünya devleti olması gerektiğini savunur. 

 Senaca, yüzyıllar sonra Hristiyanlık için de önemli bir figür olmuştur. Kilise Seneca’yı tıpkı imanlı bir Hristiyan gibi savundu. Onun Stoacı görüşlerinin bir kısmı böylelikle Hristiyan felsefesine dahil oldu. www.onurcoban.com

İ.S 50 yılında doğan Epiktetos, en önemli Stoacılardan biridir. Aslında bir köledir. Bu özelliği ile de Filozoflar arasında özel bir konumu bulunur. Marcus Aurelius gibi bir Roma İmparatoru ile aynı felsefi akıma mensup olması Stoacılığın ne kadar geniş kapsamlı bir kitleye hitap ettiğini göstermesi bakımından önemlidir. 

Epiktetos, özgürlüğüne kavuştuktan sonra Nikopolis’te felsefe okulu açmıştır. Sokrates gibi hiç bir yazılı eser bırakmamış aynı onun gibi diyaloglar şeklinde felsefesini anlatmaya çalışmıştır. Öğrencisi Flavius Arrianus onun derslerini yazılı haline getirip Söylevler adlı kitabın çıkmasını sağlamıştır. Epiktetos felsefesi Ahlakın vurgulandığı bir felsefedir. Diğer felsefe konuları ikinci plana itilmektedir. Ona göre evrende bize bağlı olmayan şeyler vardır. Ün, zenginlik gibi şeyler bizden bağımsızdır. Bunlara önem vermek bizi mutsuz eder. Hatta bu mutsuzluğun kaynağı doğrudan onlar bile değil, onlar hakkındaki yargılarımızdır. Kötü bir şey başımıza gelmesi o şeyin değil, o şey hakkındaki yargılarımızın bir sonucudur. 

Ona göre, Tanrı hepimize adeta bir rol verir. Oyundaki rolümüz iyi veya kötü, uzun veya kısa olabilir. Bunu seçme şansımız yoktur. Bize düşen bu rolü en iyi şeklinde oynamaktır. Oldukça kaderci bir anlayış olan bu düşünceye göre kral veya köle olmak değiştirebileceğimiz şeyler değildir. Önemli olan her ikisinde de erdemli bir yaşam sürmektir. 

Temelde bu görüşün, kölenin bile iyi bir yaşam elde etmesi için bir yol olduğu şeklinde yorumlansa da zamanla adeta düzenin savunucusu haline gelmesi bakımından dikkatwww.onurcoban.com çekicidir. Kölelere, “isyan etme, kaderine razı ol” demek, sistemin hiç de itiraz etmeyeceği bir şeydir. Epiktetos ahlaki anlamda bunu savunsa da uzun vadede Roma gibi gücünü koruma isteyen bir devletin desteklediği bir düşünce haline gelmesi şaşırtıcı değildir. 

Marcus Aurelius, İ.S. 121-180 yılları arasında yaşayan bir filozoftur. O aynı zamanda o zamanki dünyanın en güçlü devleti olan Roma’nın İmparatorudur. Bu açıdan görüşlerini desteklediği Epiktetos ile birlikte düşünüldüğünde şaşırtıcı bir durum gözükmektedir. 

Marcus Aurelius, sadece Stoacılığı değil Platoncu, Aristotelesçi ve Epikurosçu okullara da önem veren biridir. Ancak onun temel düşüncesi Stoacılıktır. Günümüzde dahi oldukça popüler olan Kendime Düşünceler adlı eseri onun ahlaki görüşlerini gösterir. Bu eserinde özellikle Stoacılık için önemli olan, “her şeyin bir bütünün parçası olduğu” görüşünü sıklıkla vurgular. Bireyler, bütünün parçasıdır. Bütünün iyiliği için yaşanacak olumsuzluklar aslında olumsuzluk değildir. Önemli olan bütünün birliği ve iyiliğine katkıda bulunmaktadır. 



Marcus Aurelius her ne kadar Felsefeye büyük önem verecek kadar ileri görüşlü davransa da Hristiyanlık için aynı şekilde düşünmedi. Onun döneminde İlk Hristiyanlar Roma’da sapkın kabul edildi ve çok ciddi bir baskı ve katliam yaşadılar. Hristiyan Felsefecilerinden ilk dönem kilise babaları açık bir şekilde ona ulaşmaya çabaladılar. Savunma (Apologya, Apologie) olarak bilinen ve Hristiyanlığın, dini olduğu kadar ilk felsefi eserlerinden sayılan mektuplarla, Marcus Aurelius’u dinleri tanıtmaya çabaladılar. Örneğin ilk Yunan Kilise Babalarından Justinus (Iustinus), Premiere Apologie’yi (İlk Savunma) İmparatora yazdı. Meliton ise  Marcus Aurelius’a hitaben yazdığı mektupta Hristiyanlığı tanıtırken başta Augustus olmak üzere eski Roma İmparatorların bu dini koruduğunu söylemişlerdir. Elbette ki bu tarihsel olarak gerçek değildir. Athenagoras ise aynı şekilde Marcus Aurelius’a ulaşmaya çalışmıştır. Ancak tüm bu çabalar sonuçsuz kalmıştır. 

Marcus Aurelius’un dönemi tüm baskılara rağmen sanat ve felsefe anlamında en ilerici dönemlerdir biri olmuştur. Platon’un Devlet adlı eserinde hayalini kurduğu Kral-Filozof önerisinin belki de tarihteki en iyi örneği adeta bu dönemde gerçekleşmiştir. 

Tarsuslu Zenon, Tarsuslu Antipater Persaios, Ariston, Kartacalı Herillos, Dönek Dionysios (Dionysius the renegade), Sphairos, Kallippos,  Athenodoros gibi isimler diğer Stoacılara örnektir. 

Stoacılar felsefede 3 önemli konuya önem verirler. Mantık, Fizik ve Ahlak… Özellikle ahlak konusundaki görüşleri günümüze kadar ulaşsa da mantık alanında da oldukça kapsamlı çalışmalarda bulunmuşlardır. 

Mantıkta, önermeler, bileşik önerme türleri, kanıtlama yöntemleri gibi oldukça teknik olan unsurları tıpkı Mantığı Organon adı altında toplayan Aristoteles gibi dikkatlice incelemişlerdir. Diyalektik ve Retorik olarak ikiye ayırdıkları mantığı daha çok dil üzerinden incelemişlerdir. Özellikle gramer yapıları üzerinde yapmış oldukları çalışmalar uzun yıllar boyunca en önemli mantık çalışmaları olarak görüldü. Özellikle Khrysippos bu açıdan çok önemliydi.

 Stoacıların temel görüşü “Doğaya uygun yaşamaktır”. Zenon’un belirttiğine göre bu “erdemli yaşamak” anlamına gelmekteydi. Khrysippos, doğadan kasıt olarak, hem maddi doğa hem de bireysel olarak insan doğasını vurgular. Kleanthes ise ortak doğanın daha önemli olduğunu söyler.

 Stoacılığın Sokrates ile olan bağı da önemlidir. Sokrates’in idamına metanetle gidişi ve onun sade yaşamı ve erdeme olan bağlılığına Stoacılar hayrandı. Ancak Sokrates’in öğrencisi Platon’un idealar öğretisini savunmadılar. Onlar daha çok Platon’un diyaloglarında ki Sokrates’in “Ahlak” anlayışını benimsediler.

  Stoacılık umuttan çok bir nevi katlanma felsefesidir. Dönemin ruhuna uyan bir biçimde ortaçağa yaklaşılırken, savaşların ve köleliğin en acımasızca yaşandığı, toplumsal refahın sadeceonurcoban Romalı zengin bir kitleye ait olduğu bir çağda, Stoacılık insanlara bunun olağan olduğunu aşıladı. İyi bir yurttaşın yasalara uyması gerektiğini, Tanrı’nın mutlak iradesine dahil olunmasını (Hristiyan Tanrısı hariç) savundu.

 Yukarda bahsedildiği gibi Stoacılığın en önemli isimlerinde Marcus Aurelius her ne kadar döneminde Hristiyanlara baskı uygulasa da zamanla Stoacılık Hristiyanlar için önemli bir felsefe haline geldi. Bazı farklılıklar olsa da birçok ahlaki konuyu Kilise ve ilk dönem Hristiyan Filozofları-Kilise Babaları benimsedi. Özellikle Aziz Augustinus’un Tanrı Devleti ile olan benzerliği dikkat çekicidir. Marcus Aurelius’ın bahsettiği, Tanrının herkese vermiş olduğu Daimonlar, Hristiyanlıkta koruyucu melekler şeklinde kendini gösterir. Ancak Hristiyanlığın aksine öteki dünya vurgulanmaz. Hristiyanlıkta, Cennet ve bir nevi Tanrının Krallığı vurgulanırken Stoacılıkta önemli olan bu dünyadır. Bu açıdan Platon’un idealar Dünyasıyla da ayrılır.

 Stoacılık, Helenistik Felsefe Döneminin diğer isimlerine göre popülerliğini daha uzun bir süre korumuştur. Kuşkucu Septikler Platon’un Akademi’sinde uzun süre kendini gösterse de etkisini zamanla yitirmiştir. Aynı şekilde Haza verdiği önemle Epikurosçuluk önce Stoacılar daha sonra Hristiyanlık tarafından bilinçli bir biçimde lanetlenerek etkisini kaybetti. Burada belirtmek gerekir ki Seneca, diğer Stoacıların aksine Epikuros’un haksız yere eleştirildiğini de belirtir. Ona göre Kirenelilerin Hazcılığı ile Epikurosçuluk hazcılığı birbirinden çok farklıdır. Stoacıların eleştirdiği aslında Kirene hazcılığıyken daha ölçülü olan Epikuros tam olarak anlaşılamadan eleştiriye uğramaktaydı.

 Seneca’nın Mutlu Yaşam Üzerine adlı eserinde söylediği gibi “İnsan hazza üstün geldiği gün, acıya da ütün gelecektir.” Seneca, hazzın insanı en mutlu ettiği anda aslında tükendiğini veonurcoban.com yok olduğunu söyler. Erdemli yaşamın zaman zaman haz yaratan şeyler meydana getirmesi önemli değildir. Çünkü erdem haz için yapılan bir şey veya onun sonucunda oluşan bir şey değildir. Olsa olsa ancak bir yan üründür. (Mutlu Yaşamın Üzerine)

 Stoacılık, Romalı olmayı önemsiz bulmaz ancak asıl olan Dünya Vatandaşlığıdır. Onlar için daha önceki dönemlerin aksine, vatandaş/ barbar ayrımı önemsizdir. Bu açınan Kinik Felsefesi ile uyum içindedir. Tüm insanlar zengin, fakir, kral veya köle eşittir. Evrensel yasalar herkes için geçerlidir. Bu ilke zamanın ruhuna uygun bir biçimde Roma ile özdeşleşmiştir. Birçok kişi o dönemde Roma İmparatorluğunun genişlemesin ve tek bir dünya devleti olması gerektiğini savunmuştur.


 Stoacılar Fizik konusunda Dünya’nın bir tane ve küre biçimde olduğunu söylerler. Tanrı onlara göre tektir. Tanrı ölümsüzdür. O her şeyin yaratıcısıdır ama mitolojideki gibi insan biçiminde değildir. Tanrı her şeyin yaratıcısı olsa da tam olarak ondan ayrı bir varlık değildir. Tanrı ve onu yarattığı doğa birdir ya da bir nevi Tanrı Doğanın aklıdır.  Doğada bulunan her şey bir canlının organizmaları gibi birbirine bağlıdır. Stoacı ifade ile birer ateştir. İlk ateş olan Tanrıya geri dönmektedirler. Bu görüşe rağmen Stoacılar her şeyin belirli olduğu bir kadercilikten de uzak durmak istemişlerdir. Bu açıdan felsefe tarihine özellikle Hristiyan Felsefesinde önemli bir problem olan “Kötülük Problemi” ile ilk kez karşılaşılmıştır. Buna göre iyiliğin kaynağı olan Tanrı dünyadaki kötülüğü neden yaratmıştır? Yarattıysa mutlak iyi olan Tanrıdan nasıl kötülük çıkabilir?

 Stoacılar buna çeşitli cevaplar verse de en önemlilerinde biri; bize kötü gelen şeylerin aslında görece kötü olmasıdır. Bize kötü gelen şey başkası için iyi gelebilir. Önemli olan o şeyin kötü olup olmaması değil bize nasıl hissettirdiğidir. Seneca, Tanrısal Öngörü adlı eserinde; “Başına hiç felaket gelmemiş bir kişiden daha şansız kimsenin olamayacağını” söyler. Yine aynı eserde nasıl ki orduda en zor işler en cesurlara verilirse, Tanrıda iyi insanlara kötülüğü bu nedenle verir. Çünkü sadece iyi insanlar zor, olumsuz durumlara katlanabilecek bir sınamayı geçebilir.

 Stoacı felsefenin ahlak konusunda zamanın ruhuna uygun olması ve Roma Sistemi için yararlı olması tarihsel olarak eleştirilebilecek bir olgudur. Ancak günümüzde dahi Stoacı ahlak anlayışının popüler olması da farklı bir durumdur. Özellikle kişisel gelişim kitapları olarak bilinen ve bireyin kendini geliştirmesi için yardımcı olduğunu iddia eden eserler açıkçası buralardan esinlenir. Marcus Aurelius’un Kendime Düşünceler adlı eserinin hala çok satanlar listesinde olması tesadüf değildir.

 Elbette bu Ahlak felsefesinde olumlu görülecek unsurlar da vardır. Stoacılık var olan kötü durumdan bireyi kurtarmayı da amaçlar. Kişi, olumsuz gördüğü ve kurtulmasının imkansız olduğu bir durumda çaresiz kalabilir. Stoacılık öncelikle durumun iyice fark edilmesini ister.www.onurcoban.com Bu kötülüğün eğer kendisince değiştirilemeyecek bir şey olduğunu anlarsa bunu sükûnetle kabul etmesini söyler. Çünkü değiştiremeyeceğimiz şeyler için hayıflanmak hem beyhude bir çabadır hem de kişiyi daha fazla hüzne sürükler. Stoacılık sadece kaderci bir biçimde kabulle sona ermez. Kişinin bu durumu kabul etmesi sonrası, kendisine biçilen bu rolü en iyi şekilde oynamasını ister. Stoacılık o kabul edilen olumsuz durumdan sonra dünyadan el etek çekmeyi savunmaz. Şartların kabul edilerek buna uyum sağlamak ve erdemli olunarak iyi bir yaşam sürmeyi savunur. Bunu, aşırı hırslardan kurtularak, bilgi sahibi olup erdeme ulaşarak, tutkulara kapılmayarak, zenginlik, şan, şöhret gibi önemsiz konuları yok sayarak ulaşılacağını söyler. Tüm bunlara rağmen intihar düşüncesine de sıcak bakan bu felsefede, birçok Stoacı bu şekilde hayatını kaybetmiştir. 

Görüleceği gibi Stoa Felsefesi özünde erdeme önem veren, olumsuz kuruntulardan bireyi kurtarmaya çalışan bir Ahlak felsefesi yaratmak istemiştir. Bir köle ve bir İmparatorun aynı değerlere inanabildiği bir Dünya devleti ve onun felsefesini savunmuşlardır. Ancak zamanla bu düşünce Roma İmparatorluğunu haklı çıkaran, köleliğin devam etmesine, zengin fakir ayrımına olumlu bir kılıf yaratan bir düşünce haline de gelmektedir. Elbette ki tarihsel olarak Stoacılık bunu tek başına sağlamaz ancak yüzyıllar boyunca birçok devletin ve kralın Stoacılığı benimsemesi de tesadüf değildir.

 Yazının diğer bölümleri için tıklayınızFelsefeye bir bakış-Giriş-


Onur Çoban


. Felsefe tarihinin diğer bölümleri için;

Felsefeye bir bakış-Giriş-

.

Epikurosçuluk

 Felsefeye bir bakış

26.Bölüm: Epikurosçuluk

Yazan: Onur Çoban

Biz varken ölüm yoktur; ölüm varken de biz yokuz

 Felsefe tarihinde Helenistik Felsefe Dönemi olarak bilinen zamanda özellikle 3 okul ön planda olmuştur. Bunlar Septikler, Stoacılar ve Epikurosçulardır. Bu üç önemli felsefi görüş zaman zaman bazı konularda uzlaşmış ancak çoğu zaman da birbirinin karşısında durmuştur.

 Büyük İskender’in o zaman bilinen tüm dünyayı fethetme arzusu-ki aşağı yukarı bunu başarmıştır, daha önce çok fazla etkileşime geçmeyen doğu ve batı kültürlerini bir araya getirmiştir. Şehir devletlerinin bir bir yıkılıp büyük İmparatorluklar altında birleşmesi İskender’den sonra da devam etmiş, özellikle Roma İmparatorluğu tüm bu kültürler üzerinde hâkimiyet kurmuştur.

 


Değişen bu dünya düzeninde birçok eski fikir geçerliliğini kaybetmiş yeni felsefe kuramları geçmişten aldığı unsurlarla insanlar arasında yayılmaya başlamıştır. Daha önce ele alınan Septisizm (Kuşkuculuk, Şüphecilik) Platon’un Akademisinde ana görüş olacak kadar taraftar toplamıştır. Ancak Epikuros tarafından ortaya atılan hazcı görüşler ve onun tam tersi görüşü savunan (ve ileride Roma’nın bir nevi resmi felsefesi olacak olan) Stoacılık toplumlar arasındaki popülerliği ile önemli bir yer elde etmişlerdir.

 Epikurosçuluğun kurucusu Epikuros (Epicurus) , zaman zaman Epikür olarak da dilimizde kullanılmaktadır, Sisam adasında İÖ. 341 yılında doğmuş, genç yaşlarından itibaren felsefeye merak salmıştır. Anlatıldığına göre okul hocalarının kaosu açıklamada yetersiz kalması onu felsefeye yöneltmiştir. Platoncu Pamphilus tarafından dersler alsa da onu asıl etkileyen hocasının Nausiphanes olduğu söylenir. Demokritos’un öğrencisi olan Nausiphanes, atomcu görüşleri Epikür’e iletse de bazı kaynaklarda Epikuros ’un, Nausiphanes’e değer vermediği ve ondan çok da faydalanmadığını belirttiği söylemektedir. Atomcu görüşerine rağmen Atomculara çok da saygı duymuyor gibi görünen Epikuros, ayrıca Demokritos'un hocası Leukippos diye birinin hiç yaşamadığını belirtir.

 Epikuros, Midilli ve Lapseki’de bir süre yaşadıktan sonra Atina’ya döner ve burada bahçe içerisinde bir ev satın alır. Öğrencilerine bu bahçede dersler verdiğinden onun okuluna Bahçe ismi de verilmektedir. Onun okuluna kadınlar ve köleler de girebilmekte ve resmi bir eğitimden ziyade bir ustanın öğrencilerine konuşması şeklinde bir eğitim sürmekteydi.

 Epikurosçuluk üzerine en önemli iki kaynak Diogenes Laertius’un MS. 3.yüzyılda yazmış olduğu “Ünlü Filozofların Yaşamları ve Görüşlerikitabı ve Romalı Cicero’nun eserleridir. Ayrıca Stoacı Seneca ve Kuşkucu Sextus Empiricus’da eserlerinde ondan bahseder. 

 Epikuros felsefeyi üçe ayırır. Ahlak, Doğa ve Mantık. Ancak onun Ahlak alanındaki çalışmaları tüm felsefesinin temelini oluşturur. Mutluluğa ulaşmak için haza yönelmek ve acıdan kaçmak temel prensibidir.onurcoban Bunu da felsefe ile yapılabileceğini söyler. Epikür için felsefe ile uğraşmak her yaşta mümkündür. Bir insan felsefe için ne gencim ne de yaşlıyım dememelidir.

 Haza verdiği önem nedeniyle, Stoacılar ve Hristiyan Kilisesin birçok suçlamalarına maruz kalmıştır. Bizzat Epikuros’a yapılan bu suçlamalar arasında; ailesin ahlaksız davranışları, önceki hazcı filozofların ve Demokritos’un atomcu düşüncesini kendi fikriymişçesine çalması,  yemek yeme hazzı için sürekli kusarak yemek yemeye devam etmesi gibi ifadeler yüzyıllarca çeşitli eserlerde yerini almıştır. Ancak bu yorumların gerçeği yansıttığı şüpheli olup daha çok kendi felsefi görüşlerine ters olan hazcılığın taraftar bulmaması açısından uydurulduğu daha inandırıcıdır. Epikuros’un felsefesi incelendiğinde onun hazcılığının yapılan eleştirilerden çok farklı olduğu da bir gerçektir. Ayrıca Diogenes Laertius’un anlattığına göre hem halkı hem de dostları onu oldukça severdi. Yüzlerce yıl boyunca onun kötü olarak anılması haksız bir suçlamaydı. 

 


Aristippos ve onun hazcı Kirene Okulu, Sokrates sonrası hazcı görüşleri sürdüren bir geleneği temsil eder. Aristippos, hocası Sokrates gibi “iyi nedir?” sorusunun cevabını aramaktaydı. Daha önceki bölümlerde anlatıldığı gibi Sokrates için iyi olan mutluluktu. Bu mutluluğa ulaşmak için erdemli olmak gerekirdi. Erdemli olabilmenin en önemli koşulu ise bilgili olmaktı. Oysa Aristippos, iyi olanı haz (Hedone) olarak görür. Ona zevk veren hazlar yaşamın en önemli nedenidir. Haz duyabildiğimiz zaman gerçek anlamda mutlu oluruz. İşte Aristippos’ta bundan yola çıkarak, hazların önemini vurgulamıştır. Onlar için Haz sadece haz olduğu için tercih edilir. Hazlar arasında daha değerli olan diye bir şey yoktur. Tüm hazlar eşittir. Bu nedenle Kireneliler bedensel hazları daha çok vurgulamışlardır. Hazların nasıl oluştuğu Kireneliler için önemli değildir. Uygunsuz bir biçimde de olsa önemli olan hazza ulaşmaktır. Onlar için meşru ya da uygusuz haz diye bir şey yoktur.

 Görüleceği gibi hazcılık konusunda karşı çıkılan çoğu görüş aslında Kirene Okulunun görüşleridir. Epikuros ise daha farklı bir yaklaşım gösterir. Örneğin Epikurosçular çoğunlukla sadece su ve ekmek yerlerdi. Onlara göre doymak için ekmek ve su yeterlidir. Açlık acısını bastırmak ve bundan gelen hazzı yaşamak için daha fazlasına ihtiyaç yoktur.  

 Epikuros için "huzurlu yaşamanın başlangıcı hazdır". Mutlu olmak için tat alma, görme, işitme gibi hazlardan uzak kalınmamalıdır. Peki, bunu diğer hazcılardan ayıran nedir?

 Epikuros aktif (Dinamik) ve pasif (Statik) haz kavramını ortaya atar. Aktif hazlar bir acı durumunu gidermek için yani bir uyarıcıya ihtiyaç duyan hazlardır. Örneğin açlık acı yaratır ve giderilmesi gerekir. Açlığı bastırmak için yemek yenirse bir haz oluşur. Bu haz dinamik bir hazdır. Oysa açlığın tamamen giderildiği bir sakinlik de insana haz verir. Çünkü artık acı yoktur. Bu pasif hazdır. İçinde hiç acı olmaması ve bir uyarıcıya ihtiyaç duymaması nedeniyle pasif hazlar daha önemlidir.  Epikuros için acının olmaması en büyük hazdır.

 Dinamik hazlar gelip geçicidir. Oysa statik hazlar kalıcıdır. Bu nedenle statik hazlara daha fazla önem verilmelidir. Bedensel hazlar (yemek, cinsellik vs) kötü değildir ancak ikinci plandadır. Yemek ve cinsellik gibi hazları sürekli doyurmak gerekir çünkü olmazsa acı ortaya çıkar. Bu zorunluluk ise gerçek hazzı yok eder.www.onurcoban.com Oysa ruhu gerçek bir bilgelikle dolan kişi en büyük hazları yaşar. Epikuros’a göre dinginlik ve denge mutlu olmak için zorunludur. Ruhunu iyi yetiştirmiş bir bilge, mutlak dinginliğe kavuşur. Bu kişi kendisi için gerekli bedensel hazların derecesini de bilir. Doyacak kadar yemek yemenin kâfi olacağını bilen bu kişi için kuru ekmek bile en büyük hazdır. Bu kişi artık şatafatlı sofralar aramayacaktır.

 Görüldüğü gibi hazcıların birçoğunun savunduğu ve hazcılık karşıtların en fazla eleştirdiği bu konuda Epikuros farklı düşünür. Haz verdiği için sürekli yemek yemek, sürekli cinsellik peşinde koşmak veya sırf haz veriyor diye çeşitli davranışta bulunmak aslında gerçek hazzı sunmaz. Epikuros, dengeli bir ruhun duyacağı hazzın yeterli olduğunu savunur. Onun hazcılığı ahlaki bir hazcılık olarak değerlendirilir. Oysa örneğin Kirene Okulundan Theodorus hazza ulaşmak için meşruluk aranmasına karşıdır. Çoğu Hedoniste göre sadece hazza ulaşmak önemlidir.

 Epikuros için para, şöhret, soyluluk önemli konular değildir. Ona göre bunlar gösteriş yaratan anlamsız şeylerdi. Epikuros için kamusal yaşam anlamsızdı. Dostluğa büyük önem verir ve belli bir grubun içinde daha özel bir yaşamı savunurdu. Kadınla ve kölelerde bu topluluğun bir parçasıydı. Bahçesindeki dost ve öğrencileri ile mutlu olmaya çalışmak yeterliydi. Aristoteles ve Platon’un aksine devletin doğal bir yapı olmadığını savunurdu. Ona göre devlet gereklidir. Ancak bunun nedeni bir çeşit toplum sözleşmesi olmasıdır. Devlet mutlu olmak isteyen bireylerin ortak yapmış olduğu bir tür anlaşmadır. Yani doğal değil insanların ortaya koyduğu bir kurumdur.

 Oldukça üretken bir yazar olan Epikuros’un, hiç alıntı içermeyen yüzlerce kitap yazdığı söylenir. Hatta önemli Stoacılardan Krizippos’un buna çok özendiği ve onun da bu sayıya yaklaşmasa da yüzlerce eser yazdığı ancak bunların tekrara düşen ve bolca alıntı içeren kitaplar olduğu belirtilir. Ancak Epikuros’un çok az eseri günümüze gelmiştir. Diogenes Laertius’un birebir eserinde alıntıladığı (iyi ki de) 3 mektup en önemlileridir. Aynı eserde birçok eserinin adından da bahsedilir. Diogenes Laertius bunları okuduğunu belirtir.

 Epikuros daha çok etik alanındaki çalışmalarla hatırlansa da diğer alanlarda da görüşler öne sürmüştür. Demokritos gibi o da atomcu görüşlere sahiptir. Her şeyin temel yapı taşının atom ve boşluk olduğunu söyleyerek maddeci bir görüşte olduğu söylenebilir.onurcoban.com Ancak onun görüşleri bazı açılardan Atomculardan farklıdır. Atomcular, Atomların sabit bir harekete sahip olduğunu ve sürekli aşağıya düştüklerini söylerler. Bu açıdan her şey önceden bilinebilir ve sabittir. Oysa Epikuros atomların rastlantısal veya özgür irade ile ufak sapmalar yapabildiğini söyler. Bu nedenle her şey değişebilir. Demokritos atomların sayı ve biçim olarak sonsuz olduğunu belirtir. Oysa Epikuros atomların sayısının sınırsız olduğunu ancak biçimlerinin bir sınırı olduğunu söyler. Çünkü biçimler sınırsız olsaydı evrende sonsuz çeşitlilik olurdu. Aynı şekilde boşluk da sonsuzdur. Çünkü eğer boşluk sınırlı olsaydı, sürekli aşağıya düşen atomlar dibe çökerdi. Bizim dünyamız dışında da dünyaların olması mümkündür. Çünkü sonsuz sayıda olan ve bu dünyayı yaratan atomların başka dünyalar yaratmaması için hiç bir neden yoktur.

 Epikuros, Tanrının var olduğunu belirtir. Çünkü Tanrı düşüncesi tüm insanlarda vardır. Bu düşünce bir yerde öğretilmez ve doğuştan gelir. Bütün insanların düşündüğü “bu” düşünce Tanrının bir kanıtıdır. Çünkü Tanrı olmasaydı bu düşünce de olmazdı. Bu görüşü ortaçağda bazı Hristiyan Filozoflarında da göreceğiz. Ancak onun görüşüne göre Tanrı bu evrenin dışındadır ve evrenle ilgilenmez. Her şey Atomlardan oluştuğuna göre Tanrı da atomdan oluşur. Ancak bu atomlar en ince olanlardır.  Tanrılar doğanın en mükemmeli olduğuna göre İnsan biçiminde olmalıdır. Çünkü doğadaki canlıların en uyumlusu, en mükemmeli insandır.www.onurcoban.com

 İnsan Tanrı, ölüm ve kaderden korkmamalıdır. Tanrı bu dünya ile ilgilenmediğinden; ölüm geldiğinde ölen kişinin artık olmayacağından; atomların rastlantısal değişebilme özelliği nedeniyle belirlenmiş bir kader olamayacağından bunlar için tasalanmak mantıksızdır. Epikuros’un çokça alıntılana sözü burada önemlidir. “Yaşadığımız sürece ölüm yoktur. Ölüm geldiğinde ise biz yokuz.

 Ölümden sonra bağışlanma veya cezayı hatta ölümden sonraki yaşamı yok sayması, bir kurtarıcı felsefesine uzak durması birçok düşünce akımını özellikle de Hristiyanlığın düşmanlığını kazanmıştır. Sonraki yüzyıllarda Kilise Epikurosçuları oldukça fazla eleştirecek ve onları sapkın olarak lanetleyecekti. Ancak Tanrı hakkındaki kanıtlamasının bir benzerini Anselmus ontolojik Tanrı kanıtlaması şeklinde öne sürecektir

 Epikuros’dan sonra okulun başına öğrencisi ve dostu Hermarkhos (Hermarchus )geçer. Ondan sonra ise Polystratos (Polystratus)... Ardından ise Dionysios ve Basileides (Basilides) olarak devam eder. Bahçe Tiranı (Tyrant of the Garden) olarak bilinen Apollodoros (Apollodorus) ve onun öğrencisi Sidonlu Zenon diğer ünlü izleyicileridir.

 Roma öncesi Yunan dönemi olarak bilinen dönemde yaşayan ve çoğu Lamsakoslu (Lapseki) olan Epikurosçu filozoflar ise şunlardır; Timokrates, Lamsakoslu (Lapseki)Metrodoros, Geometrici Polyainos (Polyaenus), Leontion, Themista, öteki felsefi okulların kurallarıyla yaşamanın imkansızlığını savunan Kolotes (Colotes), İdomeneus, Lakonyalı Demetrios gibi isimlerde Epikür’ün izinden gitmişlerdir.

 Antakya’da okul açan Philonides, Roma’da etkili olan Alcaeus, Philiskos (Philiscus), Philodemos (Philodemus), Paidros (Phaedrus), Titus Albucius gibi önemli filozoflar Roma döneminde bu görüşü benimser.

 Epikuros’un ardılları arasında en önemli kişilerden biri MÖ. 1 yüzyılda yaşayan Titus Lucretius Carus’tur. De Rerum Natura adlı Latince Şiiri oldukça önemlidir. Romalı bir şair olan Lucretius, yazmış olduğu bu eserle Epikurosçuluğun iyice tanınmasını sağlamıştır. Aynı izinden gittiği üstadı gibi o da, ölümden ve Tanrı’dan korkmamak gerektiğini, önemli olanın bu dünyada mutlu bir yaşam sürmek olduğunu anlatır. Onaonurcoban göre ruh da atomlardan meydana gelen maddi bir şeydir. Bedenden ayrı olsa da çok hafif ve incedir. Ona göre Ruh iki temele ayrılır. İnsana hayat veren Anima ve Akıl, zihin olarak ifade edebileceğimiz düşünce ve duyguların kaynağı Animus. Maddi olan ruh ölümsüz olmadığından ölümden sonrası için endişelenmek yersizdir.

 Epikuros, bilgi kuramından, metafiziğe kadar birçok alanda görüşler sunsa da hazcı düşünceleri onu daha çok Ahlak Felsefesi alanında hatırlamamız neden olmuştur. Ancak günümüze ulaşan Mektuplarından öğrendiğimiz gibi depremlerin oluşumu, Güneşin büyüklüğü, gökkuşağının oluşma nedeni, kuyrukluyıldızlar gibi farklı alanlarda da oldukça önemli kuramlar ortaya atmıştır.

 Epikurosçuluğun önce Stoacılık daha sonra da Hristiyanlık karşısında geri plana atılmasıyla adeta önemini kaybetmiştir. Ancak Rönesans ve Reform sonrası Avrupa’da yükselen Antik Çağa duyulan ilgi sonucu yeniden hatırlanmaya başlamıştır.

        Fransız matematikçi, rahip ve filozof Pierre Gassendi’nin Atomculukla birlikte Epikurosçuluğu kendi felsefesinde birleştirmiş ve dönemin ünlü filozofu Descartes’a karşı bir felsefe geliştirmiştir. Jeremy Bentham ve John Stuart Mill tarafından ortaya konulan Yararcılık / Faydacılık (Utilitarianism / Utilitaryanizm) ve kısmen de benzer kavramları taşıyan William James, Charles Sanders Peirce ve John Dewey’in öncülüğünü yaptığı Amerikan Pragmatizmin kökenlerini burada bulmak mümkündür. Ayrıca sosyolojide de İşlevselcilik (Fonksiyonalizm) olarak hazcılık kendini gösterir.

 Yazının diğer bölümleri için tıklayınızFelsefeye bir bakış-Giriş-


Onur Çoban


.

Septikler – Şüpheciler / Kuşkucular

Felsefeye bir bakış

25.Bölüm: Septikler – Şüpheciler / Kuşkucular

Yazan: Onur Çoban

Kuşku

             Felsefe tarihi içerisinde bir okul olmaktan çok genel bir düşünce tarzı olan şüphecilik, hem kurucusu kabul edilen Piron’dan önceki filozoflarda hem de bu akıma dahil olmayan sonraki düşünürlerde izlerine rastlanabilen bir düşünme tarzıdır. Ancak özellikle ilk çağda spesifik bir akım olarak felsefe tarihinde yerini almıştır.

             Piron’a (Pyrrhon / Pyrrho) geçmeden önce septisizmi kısaca inceleyelim. Düşünce tarihi boyunca şüphe duymak, sorgulamak ve kesin bir karar vermeden önce en ince ayrıntısına varıncaya dek irdelemek önemli olmuştur. Özellikle ilkçağda yaşayan filozof ve bilimadamlarının bir kısmı klasik anlamda şüpheci olarak görülmese de bir tavır olarak kuşkuculuktan izler taşımışlardır. Örneğin Ksenophanes tanrı anlayışı ile şüpheci izler taşır. Kendi bölümünde de belirttiğimiz gibi bu filozof Afrika’da Tanrıların siyahi, Kuzey Avrupa’da ise sarışın olarak görüldüğünden yola çıkarak, “eğer hayvanları anlayabilseydik, onların Tanrıları da kendilerine benzediğini görürdük” der. Burada kastettiği kesin bir Tanrı anlayışının olamayacağı bir göreceliktir. Benzer şekilde Herakleitos her şeyin değiştiği, hiçbir şeyin sabit olmadığını söyler. Parmenides ve Elealı Zenon ise yargıda bulunmanın mümkün olmadığı durumları göstermeye çalışmışlardı.




            Daha birçok filozof şüpheci/kuşkucu ifadeler taşısa da, bu noktada Sofistler hemen dikkat çeker. Özellikle Protagoras “insan her şeyin ölçüsüdür” diyerek, neredeyse tüm konularda göreceli bir anlayış sergilemişti. Ayrıca Demokritos ve kısmen de olsa Sokrates ve Platon’da bir tavır olarak kuşkuculuğun izlerini görmek mümkündür.

             Ele alınacak olan Kuşkuculuk bir akım olarak ise yüzlerce yıl popülerliğini korumuştur. Özellikle Platon’un Akademisininonurcoban.com ana görüşü haline gelmesiyle iyice güç kazanmıştır. Ancak Roma İmparatorluğunun yükselişe geçmesi ile önce Stoacılık ve Epikurosçuluk, Hristiyanlığın ortaya çıkması ile de Din Felsefeleri akım olarak Kuşkuculuğun unutulmasına neden olmuştur.

             Kuşkuculuk, akım olarak etkisini kaybetse de bir yöntem olarak felsefede kendisine yer bulmaya devam etmiştir. Yöntem olarak kuşkuculuğun en bilinen isimlerinden biri Descartes’tır. Descartes’ın felsefi bilgi anlayışına göre temel olan, kendi ifadesi ile Açık ve Seçik bilgiye ulaşmaktır. Bir yöntem olarak kuşku duymak bir amaç değil araçtır. Descartes’e göre düşünen özne kendi varlığına ancak kuşku duyarak ulaşabilir. Ona göre her şeyi iyice irdelememiz ve kuşku duymamız sonucu yanlış olanlar olumsuzlanacak ve geriye açık ve seçik doğru kalacaktır. Descartes bir anlamda “anlamak için kuşkulanmayı” savunur. Ancak burada dikkat edilmesi gereken Yöntem olan kuşkuculukda  mutlak bir kuşku hedeflenmez.

              İngiliz Deneycilerinin önemli isimlerinden David Humeda kuşkucu yöntemiyle dikkat çeken düşünürlerden biridir. Empirizmin diğer filozofları gibi Hume’da doğuştan bir bilgi anlayışına karşı çıkar. Ona göre gerçek bilgi ancak deney ve gözlemle yani duyularca ulaşılabilen bilgidir. Ancak algıların göreceliği peşinden kuşkuculuğu getirmiştir.

              Günümüzde de bilim anlayışında da kesin kararlar vermemek, emin oluncaya dek araştırmak önemli bir yöntem olarak görülmüştür. Bu açıdan Septisizm olmasa da şüphecilik akımlar üstü bir yapı haline gelmiştir.

             Septisizm ve Septiklik, dilimizde Şüphecilik veya Kuşkuculuk olarak çevrilebilir. Septikler olarak belirtilen filozoflara Kuşkucu veya Şüpheci filozoflar olarak da isim verilmektedir. Hatta bu akımın en önemli ismi Piron’dan ötürü Pironculuk olarak da adlandırılır.

             Septikliği genellikle üç farklı dönem halinde incelenmektedir. Bunlardan ilki Pironculuk (Pyrrhonculuk), ikincisi Akademi Şüpheciliği, üçüncüsü ise Son dönem Septikliğidir. Özellikleonurcoban son dönem septikliğinin en önemli ismi Sextus Empiricus, yazmış olduklarıyla Kuşkuculuğu günümüze kadar taşır. Ayrıca Şüpheci tarafı baskın olan bir eklektik felsefeye sahip Cicero ’da Kuşkucular hakkında bilgiler vermektedir.

             PİRONCULUK (PYRRHONCULUK)

      Helenistik dönemin filozoflarından olan Piron (Pyrrhon) İ.Ö. 360/365 yılında doğmuş, İ.Ö.270/275 yıllarında ölmüştür. Bu dönem Makedonya İmparatoru Büyük İskender’in Antik Yunan’da bilinen dünyanın neredeyse tamamını fethettiği bir dönemdir. Batı ile doğunun daha önce olmadığı kadar iç içe geçtiği bu dönemde düşünce dünyası da etkilenmiştir. Bu dönem Felsefe Tarihinde Helenistik Felsefe olarak bilinir. Kuşkuculukla birlikte Epikurosçuluk ve Stoacılık Helenistik dönemin felsefe anlayışında etkili olmuştur.

 Piron veya Pyrrhon, Megara Okulunun önemli isimlerinden Stilpon ve Demokritos’un öğrencilerinden Abderalı Anaksarkhos'un öğrencisidir. Bu birbirinden farklı felsefe akımlarından şüpheci tarafları almıştır. Ayrıca hocası Anaksarkhos (Anaxarchus) ile birlikte Büyük İskender’in seferlerine katılmıştır. Hindistan’a kadar giden Piron buradaki rahiplerden de etkilenmiştir.




 Yunanistan’a geri döndüğünde kendisiyle anılan Pironculuğu ortaya koymuş ve kendisi gibi önemli bir filozof olan öğrencisi Timon’u yetiştirmiştir. Yazılı bir eser bırakmayan Piron’un görüşlerini öğrencisi Timon aracılığıyla bilmekteyiz.

    Piron (ve Timon) herhangi bir şey hakkında kesin bir şey bilebilir miyiz diye sormuşlardır. Neredeyse her şey görecelidir. Örneğin bir kişi havanın sıcak olmasının iyi olduğunu savunurken bir başkası bunun kötü olduğunu savunabilir. Peki bu durumda hangisi haklıdır? Ya da daha doğrusu hangisinin haklı olduğunu nasıl bilebiliriz? Örneğin Hazcılar, hazzın mutluluk verdiğini söylerken, Kinikler hazza tamamen karşıydılar. Kendi konusunda belirtildiği gibi Antisthenes, “hazdan delilikten daha fazla korktuğunu” söylemiştir. Peki bu durumda hangisi haklıydı?www.onurcoban.com

 Piron sonrası filozoflar bu konuda daha detaylı açıklama getirseler de, Piron ve Timon göreceli düşünceler arasında bir ayrım yapamayacaklarını düşündüler. Yani bir düşünceyi diğerine tercih etmemiz için geçerli hiçbir neden yoktu. O zaman kesin konuşmamak ve bir kanıya varmamak en doğrusudur. İnsanı mutluluğa getirecek olan her şeyden şüphe duymaktır.

 Hiçbir karara varmamak ve her şeyden kuşku duymak teorik olarak kabul edilse de pratik olarak bazı sorunlar yaratır. Piron hakkında (belki de abartılı olarak) anlatılan öykülere göre, bir uçurumdan düşmemesi veya bir atın altında kalmamasını hep onu koruyan arkadaşları sağlamıştır. Çünkü Piron kendi yaşamında da şüpheciliğini sürdürmüş ve uçurumun kenarında yürürken önlem almak gibi kararlara bile dikkat etmemiştir.

 Bu durum elbette ki Pironculuğun önündeki en önemli eleştiridir. Gerçekten her şeyden şüphe edebilir miyiz? Örneğin bir ağaca yeşil demek yanlış mıdır? Evet gördüğümüz renk yeşildir. Ancak bu; insan gözü, güneş ışığı ve ağacın pigmentleriyle alakalı bir şeydir. Güneş ışığını farklı gören veya renk körü olan bir insanın görüşünü hatalı yapan nedir? Yeşil olmak gerçekten ağacın özünde olan bir şey midir?

 Kuşkusuz bu göreceli bakış açısı heyecan verici olsa da pratik yaşamda sorunları gören Septikler buna çözümler aramışlardır. İlk dönem Kuşkuculukta Timon bunu şöyle açıklar;

 Gerçekler ile görünenin ayrı şeyler olduğunu bilmeliyiz. Yani bir balın tatlı olduğuna gerçek diyemeyiz. Çünkü tatlı olmak balın özü değil, onun dilimizde bıraktığı histir. Başka bir canlıda bu his olmayabilir. Ancak Timon, balı tattığında tatlı olduğunu kabul eder. “Ben balın tatlı olduğunu iler sürmüyorum ama onun öyle göründüğünü kabul ediyorum” der.

 AKADEMİ DÖNEMİ

 Septisizm, Piron ve Timon zamanında bir okul haline gelememiştir. Kuşkuculuğun bir okul bünyesinde ilerlemesi ilginç bir biçimde Platon’un ünlü okulu Akademi ile olmuştur.

 Platon’un kurmuş olduğu Akademinin ilk dönemine Eski Akademi ismi verilmiştir. Platon’dan sonra yeğeni Speusippos, Ksenokrates (Xenocrates), Polemon ve Krates başkanlık etmiştir. Bu dönemde Akademi daha çok Platon'un görüşlerini koruma eğiliminde olmuştur. Ayrıca her şeyi matematiğe indirgeyen anlayışı daha da artırmışlardır. 

  Ardından gelen Kuşkucu döneme İkinci Akademi veya Orta Akademi dönemi denir. Bu dönemdeonurcoban.com Akademinin başına Arkesilaos geçer. Arkesilaos, Platon okuluna bağlı Pitaneli (Çandarlı) Autolykos (Autolycus), Krates ve Krantor’un (Crantor) öğrenciliğini yapmıştır. Ayrıca Aristoteles’in Lisesinin önemli isimlerinden Theophrastos ’un (Theophrastus) da öğrencisi olmuştur. Ancak Aristoteles felsefesinden ayrılıp Liseyi terk etmiştir. Hatta bunu üzerine Theophrastos’un “Yetenekli ve hevesli bir genç okulumdan ayrıldı” diyerek üzüldüğü söylenir.



  Arkesilaos, Piron, Kıbrıslı Zenon ve Epikuros (Epikür) gibi her biri kendi düşünce akımlarını yaratan kişilerle çağdaştı. Ayrıca Sokratesçi okulların da hala etkisini gösterdiği bir çağda yaşıyordu. Kuşkusuz bu dönemde Akademi en güçlü felsefi okul durumundaydı. Ancak Arkesilaos her ne kadar Akademinin başına geçse de ilk dönem Akademinin görüşlerine birebir katılmıyordu. Doğrudan olmasa da Piron’un Şüpheciliğinden oldukça etkilenmişti. Ancak o felsefesindeki kuşkucu öğeleri Piron’a değil Platon’a dayandırıyordu. Bu çarpıcı görüşü ile ilgili Stoacı Ariston; “Başını Platon, kuyruğunun Piron, ortasının ise Megara okuluna mensup Diodoros Kronos’un meydana getirdiği bir felsefesinin olduğunu belirtmiştir.

 Arkesilaos, tüm bu eleştirilere karşı Platon’da da bir nevi Şüphecilik olduğunu belirtmekteydi. Cicero’dan öğrendiklerimize göre Arkesilaos, Platon’un özellikle Sokrates’i anlattığı eserlerde bu görüş olduğunu savunur. Platon’un bu eserlerinde gerçekten de Sokrates, net bir görüşü savunmaz. Karşısındakinin görüşlerini soru sorarak çürütmeye çalışır. Hatta yeri gelir ortaya çıkan yeni görüşü de aynı şekilde eleştirir. Septikler daha önce de belirtildiği gibi sadece Şüpheci/Kuşkucu demek değildir.onurcoban Aynı zamanda doğruyu arayan sürekli sorgulayan araştırmacılardır. Sokrates’de sürekli bilgiyi sorgular, doğru olana ulaşmaya çalışır. Cicero’ya göre de bu konuda Arkesilaos haklıydı. Onun yaptığı aynı Sokrates (doğal olarak Platon) gibi sorgulamak ve kesin emin olmadığı bir şeye inanmamaktı.

 Arkesilaos’un Akademinin başına geçmesiyle bu bakış açısı Akademiye yerleşti. Aslında günümüzde dahi Platon’un salt şüpheci olduğu iddia edilmez. Elbette Arkesilaos’un belirttiği unsurlar vardır. Ancak Platon’un Felsefesini Septisizm olarak değerlendirmek oldukça radikal bir düşüncedir. Ancak yaklaşık 200 yıl boyunca bu kabul görmüştür.

 Yüzyıllar sonra Cicero, bu dönemi incelerken Arkesilaos ve Piron’a hak verir. Çünkü hiçbir şeyin tam olarak kavranması mümkün değildir. Bir şeyin doğru olduğundan tam olarak emin olamıyorsak bir görüş belirtmek de hatalı olacaktır.

 Arkesilaos, ahlak konusunda göreceliğin var olmasının Kuşkuculuğa temel oluşturduğu söyler. Bu açıdan dönemin en önemli akımlarında Stoacılığı eleştirir. Hatta bu eleştiriler sonunda savunmasız kalan bu okulun öğrencilerinden Krizippos (Khrysippos) ciddi değişikliklere gitmek zorunda kalmıştır.

 Bu dönemde de Pironculukta olduğu gibi teori ve pratik şüphecilik sorunu ortaya çıkmıştır. Teoride hiçbir görüşe katılmamak uygulanabilir olsa da pratikte bu çok zordur. Piron’un zamanında gündelik yaşamda birçok sorun yaşadığını belirtmiştik. Arkesilaos bu sorunu çözmek için kesin bir şey söylemese de, akla uygunluğun gerekli olduğunu söyler. Ancak bu konuda daha ayrıntılı açıklamaları Akademinin bir başka önemli ismi Karneades yapar.

 Karneades’in (Carneades) Akademide başkanlık yaptığı döneme Yeni Akademi ismi verilir. Bu dönemde de Şüphecilik akademinin ana görüşü olur. Karneades’in felsefesi, en iyi şekilde yaptığı Roma yolculuğuyla açıklanır. Diplomatik bir görev için İ.Ö. 155 yılında Atina’nın üç önemli okulu Roma’ya temsilci gönderir. O dönemde Roma İmparatorluğu Atina’yı çoktan fethetmiştir. Özellikle Stoacı bir felsefeyi benimseyen Roma’ya Aristotelesçi Kritolaos, (Critolaus) Stoacı Babilli Diogenes ve Akademiden Karneades Roma senatosunda konuşmalar yaparlar.

 Karneades bu toplantıların ilk gününde bir konuyu kendi üslubuyla savunur ve dinleyicilerin hem onayını hem de beğenisini toplar. Ancak ertesi gün yaptığı konuşmada, bu sefer söylediklerinin tam tersini savunan bir konuşma yapar. İlginç bir biçimde yine konuşmacıların onayını ve beğenisi kazanır. Burada göstermek istediği tek bir doğrunun olmadığı, bir savı savunmanın gerçekçi olamayacağıdır. Bu Roma İmparatorluğu gibi sabit kurallara dayalı bir dünya görüşünü savunan devletin kabul edebileceği bir şey değildir. Senatonun önde gelenlerinden ünlü Yaşlı Cato buna şiddetle karşı çıkar ve bu sapkın görüşlü filozofların bir an önce Roma’dan gitmesini ister.




 Karneades, Larissalı Philon ve sonradan Akademinin başına geçen Kleitomakhos (Clitomachus) gibi filozoflarında hocalığını yapmıştır. Hocası Arkesilaos gibi Stoacılığı eleştirmiştir. Bunu yaparken de önemli Stoacı Krizppos’u hedef alır. Ancak tamamen farklı görüşü savunduğu bu filozofun da hakkını verir. Diogenes Laertius’un belirttiği üzere” Krizippos olmasa ben de olmazdım” der.

 Stoacılara en önemli eleştirilerinden biri Tanrı anlayışıdır. Stoacılar, genellikle insanların “Tanrının var olduğunu” söylediklerini, bu genellemenin de, Tanrının var olduğunu gösterdiğini söyler. Çünkü Tanrı olmasaydı bu düşüncede olmazdı. Karneades ise bu ortak görüşü kabul eder. Ancak bunun Tanrının var olduğu değil, İnsanların Tanrıların varlığına dair bir inanç beslediklerinin kanıtı olduğunu söyler. Daha sonraki şüpheciler Cicero ve Sextus Empiricus, Karneades’in görüşlerinden hareketle Tanrıların varlığın sorgularlar. Örneğin Tanrılar, insanların gibi duyulara sahip midir? Eğer koku, tat gibi duyulara sahip değillerse İnsanlar, Tanrılardan daha üstün olur ki bu imkansızdır. Eğer bu duyulara sahiplerse kötü tat ve kokuları da almaları gerekir ki bu da Tanrının kusursuzluğuna gölge düşürür. Bu varsayımlara göre Tanrı yoktur.

 Karneades, Pironculuktan beri olan pratik yaşamdaki kuşkuculuk sorunu için, gündelik yaşamda olasılıklara göre hareket etmemiz gerektiğini belirtiyordu. Gerçekten de hiçbir konu da emin olamıyorsak nasıl yaşayacaktık? Bu noktada en makul gelen olasılığı zorunlu kabul etmemiz gerektiğini söylüyordu. Ancak bu yine de yüzde yüz bir kabul değildi. Daha çok pratik yaşama devam edebilmek için bir yoldu. Mesela hırsızlık yapmak doğru mudur, yanlış mıdır? Çoğu insan bunun yanlış olduğunu söyler. Ancak bazı insanlar ise aç kalacağıma hırsızlık yaparım daha iyidir der. Bu iki görüş arasında yüzde yüz doğru seçilemez. Çünkü aç olan bir kişi hırsızlık yapmaz ve başka da şansı olmadığından da ölürse bu o kişi için kötü bir sonuçtur. Şüpheciler bu durumların, kendinde yani özü itibariyle iyi ve kötü bir şey olmadığını gösterdiğini belirtirler. Eğer hırsızlık yapmak özü itibariyle kötüyse bu herkes için her durumda öyle olmalıydı. Ancak doğada hiç bir şey bu kadar kesin değildir.onurcoban.net Öyleyse hırsızlık yapmak konusunda karar ne olacaktır? Karneades, toplumsal genel görüş, ahlaki genel normlar ve hırsızlık yapılması sonucunda oluşan iyi-kötü sonuçlarını değerlendirir. Ortaya çıkan algılar toplamı hırsızlığın kötü olduğu sonucunu çıkarır. Evet belki yüzde yüz bir sonuç değildir ama “genelde” hırsızlık kötü, yanlıştır. O zaman gündelik yaşamda bunu kabul etmemiz gerekir. Ancak bu konuda da hep şüpheci olmak gerekir.

 Bu göreceli şüpheci görüş daha sonraki yüzyıllarda da kendine taraftar bulmuştur. David Hume, Berkeley, Kant ve Poper’da bu yaklaşımdan izler vardır. Ancak bu filozoflar farklı felsefi ekollerin temsilcileridir. Daha önce belirtildiği gibi akım olarak Septiklik devam etmese de belki biraz daha yumuşatılmış halleri yüzyıllarca devam etmiştir.

 Karneades’ten sonra Akademinin başına Kleitomakhos geçmiştir. Kleitomakhos, daha çok hocasının görüşlerini yaygınlaştırmaya çalışır. Aynı şekilde Stratonikeialı Metrodorus da bu görüşü benimser. Akademinin daha sonraki başkanlarından Larissalı Philon ise hem Cicero’nun hocası olması bakımından hem de getirdiği yeni görüşlerle önemli bir isim olmuştur. Daha önceki şüpheci akademi mensuplarının aksine “her türlü yargıyı askıda tutmak gerektiği” görüşünü ret eder. Ona göre Şüpheciler mümkün olduğu kadar doğruyu hedeflemelidir.

 Askalon’lu Antiokhos ise Stoacılık ile Akademiyi birleştirmeye çalışır. Ona göre Stoacılık Platon’dan ayrı bir görüş değil sadece ondan çıkmış bir yöntem farkıydı. Bu görüşe Cicero şiddetle karşı çıkar. Cicero’ya göre Antiokhos kendisini Septik olarak görse de aslında Zenon ve Krizippos’u takip etmektedir.

 Aynı şekilde Akademinin önemli isimlerinden Ainesidemos da bu görüşe şiddetle karşı çıkar. Ona göre bu yeni düşünce “Stoacılıkla dövüşen bir Stoacılıktır” Bu karşı çıkışı nedeniyle Ainesidemos okuldan ayrılmış ve İskenderiye’ye giderek Son Dönem Septikliğini kurmuştur.

 SON DÖNEM SEPTİKLİĞİ

 Akademinin gittikçe Kuşkuculuğu terk etmesi ve özellikle Antiokhos’un Stoacı görüşleri Akademi içerisine aktarması sonucunda, Ainesidemos İ.Ö. 1. Yüzyılda İskenderiye’ye gidip yeni bir Septik Okul kurar. Bu dönem Geç veya Son Dönem Septiklik olarak isimlendirilir.

 Ainesidemos, okuluna Pironcu olarak isim verir. Eserlerinin hiçbiri günümüze gelmese de Pironcu Konuşmalar adlı eserine yapılan alıntılar günümüze ulaşmıştır. Ainesidemos’un amacı artık “yolundan” çıktığını belirttiği Akademik Şüpheciliğin yanlışlarını göstermektedir.

 Ainesidemos, Şüpheci olmayan filozoflara dogmatik der. Bu filozoflar kesin gördükleri savlara üzerinden yani dogmalar üzerinden felsefe yaparlar. Ainesidemos’a göre Akademik Septikler de dogmatiktir. Çünkü Akademinin mensupları bazı konuları tasdik etmekte bazılarını da redetmektedirler. Oysa Pironculuğa göre hiç bir şeyde kesin yargı bulunmamak gerekir. Ainesidemos’a göre Akademi mensupları giderek Stoacılığa bağlanmakta adeta Stoacılıkla dövüşen Stoacılar haline gelmektedirler.

 Gerçekten de Karneades başta olmak üzere birçok Akademi üyesi bir orta yol bulma peşindedir. Onlara göre en makul olan algı gündelik yaşam için kabul edilebilir. Oysa Ainesidemosa göre bu Septisizme aykırı bir tutumdur.

 Daha sonraki yüzyıllarda Sextus Empiricus tarafından aktarıldığı üzerine Ainesidemos’un 10 adet argümanı bulunmaktadır. Bunlar;

 -Farklı Türden Hayvanlar Farklı algılara sahiptir

 -Farklı insanlar farklı algılara sahiptir

 -Farklı duyu organları farklı algılara yol açar

 -Aynı duyu farklı durumlarda farklı algılara yol açar

 -Algılar, algılanan nesnenin farklı durum, mesafe ve yerde bulunmasına göre değişirler

 -Algılar, algılanan nesne ve algılayan öznenin her zaman bir karışım olmasından dolayı güvenli değildirler.

 -Algılar, algılanan nesnenin miktarı ve parçaları bir arada bulunma biçimlerine göre farklıdırlar.

 -Hiç birşey kendi başına bir şey değildir: Her şey bir başka şeye görelidir.

 -Algılar, algılanan şeylerin bir arada bulunmalarının sıklığına veya seyrekliğine göre değişirler.

 -Ahlaki yargılar farklı hayat tarzlarına, alışkanlıklara, yasalara, inançlara bağlı olarak farklıdırlar.

 Agrippa’ya mal edilen argümanlarda ise bu sayı beşe iner.

 Şüphecilik hakkındaki en önemli kaynak İS 2. Yüzyılda yaşamış olan Sextus Empiricus’tur. Aynı zamanda bir hekim olan bu filozof Tarsuslu Herodotos’un okuluna mensuptur. En önemli özelliği Kuşkuculuk hakkındaki ayrıntıları günümüze taşımasıdır. Yazmış olduğu Pironculuğun Ana Görüşleri bu konudaki günümüze ulaşan en önemli kaynaktır.

 Sextus Empiricus, felsefecileri üç gruba ayırır. Dogmatikler, her konuyu bildiklerini ve doğrunun ne olduğunu keşfettiklerini söyleyenlerdir. Bunlar Stoacılar gibi okullardır. Negatif Dogmatikler ise Karneades gibi Akademik Şüphecilerdir. Bunlar her ne kadar şüpheci olsalar da doğrunun ulaşılamaz ve bilinemez olduğunu savunarak bir çeşit dogmatizmin içinde yer alırlar. Gerçek şüpheciler ise son grubu oluşturur. Kendisinin de dahil olduğu Pironcu bu şüpheciler gerçeğin bulunamadığını kabul eden ama bunun hep öyle kalacağı dogmasına da saplanmayan kişilerdir. Onlar gerçek bulunana kadar şüphe etmeye devam eden ve yargıları askıda tutan kişilerdir.

 Görüleceği gibi bir akım olarak Kuşkuculuk yüzyıllarca felsefe tarihinde kendisine yer bulmuştur. Günümüzde de şüpheci tutum devam etse de bu bir akım değil bir araç olarak görülür. Oysa yüzyıllarca Septikler bunu bir amaç olarak görmüşlerdir. Akademi döneminde felsefenin en önemli akımlarından biri haline gelmiş, özellikle Platon’un görüşleriyle birlikte öğretilmiştir. Ancak Roma’nın resmi felsefesi Stoacılık karşısında iyice zayıflamıştır. Ardından değişen dünyada Hristiyanlık gibi katı doğruları olan ve bir kurtuluş vaat eden din ile felsefe anlayışlarının karşısında tamamen güncelliğini kaybetmiştir. Şüpheciliğin yeniden gündeme gelmesi için Rönesans sonrası bilimsel aydınlanmanın yaşanması beklenecektir.

Yazının diğer bölümleri için tıklayınızFelsefeye bir bakış-Giriş-


Onur Çoban


.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...