Razi

      Felsefeye bir bakış

54. Bölüm: Razi

5 Ezeli İlke

İlk İslam Filozoflarından olan Razi (865-925), özellikle 5 Ezeli İlke teorisi ile dikkat çeken ve döneminde de oldukça eleştirilere sebep olan bilimadamı ve düşünürdür. Tabiattaki her çeşit oluşum, gelişim ve değişimi teorik düzeyde temellendirmeye çalışan ve tabiiyyun (natüralistler) olarak bilinen kadroda yer alır.

İslamFelsefesi döneminde yaşayan Ebû Bekir Muhammed bin Zekeriya er-Râzî, Aristoteles’in baskın olduğu Meşşai gelenekten farklı olarak daha Platoncu bir çizgi de düşünceleri savunması bakımından önemlidir. İlk İslam Filozofu olarak kabul edilen Kindi ve onun çizgisini devam ettiren Farabi ve İbn Sina gibi isimler her ne kadar Aristo ile Eflatun arasında orta bir yol bulmayı amaçlasalar da, asıl olarak Aristoteles ve onun görüşlerinin izinden gitmişlerdir. Razi, Platon’la birlikte Demokritos ve Pythagoras gibi Sokrates öncesi birçok filozofa da zaman zaman atıfta bulunur. Atomcu ve doğa filozoflarından etkilenmiştir.

Batı Dünyasında Rhazes ismi ile bilinen Razi, aynı zamanda önemli bir hekimdi. İlk gençliğinde müzik ve edebiyatla ilgilendi, daha sonra tıbba ve felsefeye yöneldi. Bağdat’ta eğitim aldıktan sonra hem doğuda hem batıda ün kazandı. Rey ve Bağdat’ta hastane başhekimliği yaptı.

En ünlü eseri el-Havi (Liber Continens) Ortaçağ Avrupa'sında temel başvuru kaynağıydı. Bir tıp ansiklopedisi olan bu eser 1279’da Ferec b. Salim (Farragut) tarafından Latince ’ye çevrilmiştir. Ayrıca Gerard of Cremona tarafından da farklı eserleri çevrilmiştir. Razi, çiçek ve kızamık hastalıklarının ayrımını yapan ilk doktorlardan biridir. Tıpta gözlem ve deneyime büyük önem vermiştir. Hipokrat ve Calinus’tan (Galen) sonra tıp ilmine yaptığı önemli katkılardan dolayı ona “Araplar’ın Galeni” unvanı ona verilmiştir. Hayatını kuyumculukla kazanırken kimyaya merak duymuş ancak bu çalışmalarda gözleri zarar görmüştür. Alkoller üzerine çalışmaları, eczacılığın gelişimine katkı sağlamıştır.

Dönemindeki Tasavvuf ve Kelamcılara nazaran aklı ön plana almasıyla felsefe geleneğinde kabul edilir. Bununla birlikte dinin önemini de savunmuş ancak dini görüşleri sorgulamıştır. Özellikle Peygamberlik kurumuna ihtiyaç olmadığını belirtmesiyle dikkatleri çekmiştir. Bu görüşü nedeniyle hem yaşadığı dönemde hem de sonrasında büyük eleştirilere maruz kalmış ve belki de bu yüzden düşüncesi bir gelenek oluşturamamıştır.

Razi’nin en temel düşüncesi 5 ezeli ilke teorisidir. Ona göre varlık beş ezeli ilkenin etkileşimiyle ortaya çıkar. Bu ezeli ilkeler:

·       Tanrı

·       Ruh

·       Madde

·       Zaman

·       Mekân

Bu görüş, hem İslam felsefesi içinde özgündür hem de bazı Gnostisizm ve Yeni Platoncu unsurlar taşır. 

Razi, Tanrı’nın varlığını ve kudretini inkâr etmez. Ona göre Tanrı (el-Bârî, Hâlık) her şeyin başlatıcısıdır. Mutlak hikmet sahibidir ama zorunlu yaratıcı değildir. Diğer ezelî varlıklarla birlikte vardır; onların üstünde ama onlardan bağımsızdır.

İkinci ebedi ilke ise ruh ’tur. (en-Nefs) Maddeyle birleşmeden önce özgür, sınırsız ve mutlu bir varlıktır. Razi’ye göre tüm varoluşun amacı, ruhu tekrar eski saf ve özgür hâline döndürmektir.

Üçüncü ilke madde’dir. (el-Heyula) Ruh ile birleşerek evrendeki tüm fiziksel varlıklar oluşur. Ona göre yoktan ve hiçten yaratma fikri mantık dışıdır. İlk ve mutlak heyula atomlardan ibarettir. Son derece küçük olan bu parçacıkların birleşmesi sonucunda madde ve cisimler meydana gelmiştir. Atomların en yoğun olduğu katı cisimler karanlıktır; atom sayısı azalıp seyrekleştiği oranda saydamlaşma artarak su, hava, ateş ve en seyrek durumda da parlak gök küreleri (yıldızlar) oluşur. Cisimlerin ağırlık ve hafifliğini tayin eden yine birleşimdeki atomların sayısıdır. Razi, âlemin ömrü sona ererken söz konusu birleşimin atomlara dönmek üzere çözülüp dağılacağını savunan görüşüyle âlemin yaratıldığını kabul etmekle birlikte onun ebedî olduğunu belirten Eflatun’dan ayrılmıştır.

Dördüncü ilke mekan’dır. Razi’ye göre mekan mutlak ve izafi olmak üzere ikiye ayrılır. Mutlak mekan ezeli ve sonsuz bir ilke olduğundan cisimden tamamen bağımsızdır. Fiziki olarak gösterilemez ama akılla bilinir. Razi’nin benzetmesiyle küpün içindeki nesneler boşaltılsa da küp kavramı zihinden silinmez Razi, atomcular gibi somut maddeyi meydana getirmek üzere hareket edebilmeleri için boşluğun bulunmasını bir zorunluluk olarak görmektedir. İzafi mekan nesneler ile ilişkilidir. Nesne olmayınca mekandan da söz edilemez. İzafi mekan ezeli değildir. Burada kast edilen mekan bir nesnenin bir şeyin için de veya yanında olması gibi fiziki dünyada karşılaşılan mekan kavramıdır.

Beşinci ilke Zaman’dır. (Dehr). Razi, mekân gibi zamanı da mutlak ve izafi olmak üzere ikiye ayırır. Mutlak zaman ezelden beri var olandır. Olayların arka arkaya gelmesi, sürekliliği zaman sayesinde olur. Zamanın başlangıcı yoktur. Tanrı’nın yaratma anı, bu zaman içinde değil, onunla birlikte anlaşılmalıdır. Evren, gökyüzü olmasa bile bu zaman kavramı akılda hep vardır. Yıl, ay, hafta, gün, saat gibi günlük dilde kullanılan zaman birimleri izafi ve cüz’i zamana ait birer kavramdır.

Nasihate dayalı ahlâk geleneğinden farklı olarak felsefî bir ahlâk anlayışını temellendirirken filozofların üstadı ve en büyüğü diye nitelediği Platon ile  “insanlar arasında bana en büyük iyilikte bulunan, en çok yararı dokunan, sayesinde yolumu bulduğum ve izini takip ettiğim kişi” olarak söz ettiği Galen’den etkilenmiştir.

Razi’ye göre insanı hayvanlardan üstün kılan en önemli güç akıldır; varlığı akıl sayesinde tanır, bilim ve sanatı akılla yapar, Allah’ı da akılla buluruz. Şu halde davranışlarımız akla uygun olduğu ölçüde ahlâkî sayılır. Aklın işlevini yapmasına engel olan en büyük tehlike ise arzulardır. Aklın önündeki engelleri aşabilmek için Allah insana hayvanlarda bulunmayan ve irade denilen bir yetenek vermiştir. İnsan ancak hür iradesiyle yaptığı işlerden sorumludur ve davranışlarının iyi ya da kötü olarak nitelenmesi de irade ile ilgili bir husustur. Razi, aklın işlevini tam olarak yapmasına ve insanın mutluluğuna engel saydığı için hazcılığı şiddetle eleştirir.

 Razi’nin en tartışılan düşüncesi Peygamberlik kavramı hakkındaki düşüncelerdir.  Tanrı’ya inandığı halde peygamberliği kabul etmeyen Razi, Allah’ın verdiği akıl gücü ve adalet duygusu sayesinde insan, peygamberin ya da herhangi bir ruhanînin aracılığına gerek kalmadan kendi yolunu kendisi bulabileceğini belirtir. Akıl ile insan iyi ve kötüyü, doğru ve yanlışı ayırt edebilir. İnsanlar akıl ve diğer yetenekleri açısından eşit düzeyde yaratılmıştır, üstün niteliklerle donatılmış imtiyazlı birinin varlığı bu eşitliği bozar. Tanrının da akıl ve insana verdiği önem ile bu durumu bilmemesi olasılık dışıdır.

Râzî’nin mantık, metafizik ve fizikle ilgili eserleri günümüze ulaşmamıştır. Şii-İsmailli ve Zahiri kelamcıları ile bazı filozofların eserlerinde bulunmaktadır. Bu eserler onu desteklemek için değil eleştirmek için yazılan eserlerdir. Özellikle peygamberlik hakkında sözlerinin bu nedenle doğruluğu şüphe duyulmuştur. Günümüzde bu görüşleri savunduğu kabul edilse de felsefe tarihinde hep tartışma konusu olmuştur.

    Razi’nin dini konularda eleştirel bakışı bir felsefe geleneği yaratmasını engellemişse de ezeli ilkeler konusu sonraki yıllarda da üzerinde durulmuştur. Ancak hem doğu hem de batı toplumunda daha çok hekimliği ile anılmaya devam etmiştir. İslam Felsefesi bir yandan Gazali bir yandan Farabi-İbn Sina geleneği üzerinden ilerlemiştir.

Felsefe tarihinin diğer bölümleri için;

Felsefeye bir bakış-Giriş-


Kindi ve İslam Felsefesi

     Felsefeye bir bakış

53. Bölüm: Kindi ve İslam Felsefesi

Felsefe, insanın gücü ölçüsünde varlığın hakikatini bilmesidir.

 Genel olarak İslam düşüncesinde 3 önemli bölümden söz edilir. Bunlar Tasavvuf, Kelam ve Felsefedir. Tasavvuf veya Sufizm mistik bir düşünce olarak vahiy, nakil bilgisine akıldan çok önem verir. Kelam vahiy bilgisine özel bir önem verse de aklı yoğun bir biçimde kullanır. Daha geç bir tarihte yükselişe geçen Felsefede ise öncelikli olan akıldır. Düşünce alanında doğrudan etkili olmasa da önemli bir İslam İlmi ise Fıkıh ’tır. Amel yönünden İslam kurallarını inceler.

 Özellikle Mutezile kelamcılarının yapmış olduğu düşünsel faaliyetler sonrası Kindi ile İslam Felsefesi ayrı bir dal haline gelmiştir. Aristoteles’in baskın olduğu bu dal felsefe tarihinin de konusu olan bir alandır. Aristoteles’in ünlü peripatetik felsefe anlayışından yola çıkarak Meşşailik olarak adlandırılan bu dönem özellikle önemlidir. 

İslam’ın Altın Çağı olarak isimlendirilen ve kültür, felsefe, sanat, bilim, tıp gibi onlarca farklı alanlarda çalışmalar yapılan bu dönemde Arap, Türk, Acem, İbrani, Süryani vb. birçok ulustan insan eserler üretmiştir.

 Ortadoğu da ortaya çıkan İslam kültürü eski Yunan kültürünün izinden gitmiş bilim ve felsefede o dönem için batının hayal bile edemeyeceği ölçüde gelişmiştir. İslam Felsefesi özellikle karanlık kabul edilen batı ortaçağından ayırmak gereklidir. Örneğin Aristoteles yüzyıllarca batıda unutulmuşken, doğuda kitapları üzerine şerhler yazılmaktadır. Batı Aristoteles’i Yunancadan değil Arapçadan Latinceye tercüme etmiştir.

 İslam Felsefesi adeta iki Hristiyan felsefesini ortadan ikiye böler. Kilise Babaları ve Aziz Augustinus gibi Patristik Felsefe döneminden sonra; AquinoluThomas, Duns Scotus ve Ockhamlı William gibi Skolastik Felsefe döneminden önce İslam’ın Altın çağını konumlandırabiliriz. Bu açıdan Patristik Felsefenin Platon yönünün değişimi İslam filozofları sayesinde olmuştur. Aristoteles’i şerh eden Farabi ve İbn Sina gibi filozoflar zamanla Latinceye çevrilerek Avrupa’da okunmuş ve skolastik dönemin önemli referansları olmuşlardır.

 İslam Felsefesi sadece Müslümanların felsefesi değildir. Baskın olduğu yüzyıllarda Müslüman, Yahudi ve Hristiyanlarca yapılan bir felsefeyi ifade eder. Her ne kadar din ağırlıklı bir felsefe de olsa, İslam Felsefesine daha geniş bakmak gerekmektedir. Bu felsefe İslam Kültürünün etkin olduğu, İslam İmparatorluğu ve coğrafyasında yapılan felsefe olarak kabul etmek gerekir. Bu coğrafya da sadece Ortadoğu değildir. Bugün İspanya’nın olduğu Endülüs Bölgesi gibi doğrudan Avrupa’da bulunan bir nokta İslam Felsefesinin en üst seviyede yapıldığı yerlerden biridir. Aynı şekilde Mısır, Anadolu, günümüzdeki Irak ve İran gibi farklı noktalar da, felsefenin önemli merkezleridir. Sadece düşüncede değil, tıp ve bilimde de Bağdat ve Basra gibi şehirler Avrupa’nın çok ilerisindedir.

 Bu dönemde Yunan felsefesinin en önemli noktası İskenderiye, bir bilim ve kültür merkeziydi. Orta Platonculuk dönemi olarak ifade edilen dönemde birçok Platoncu İskenderiye’de eserler vermişti. Ayrıca İslam Felsefesini etkileneceği, Hristiyan Felsefesinin ise doğrudan etkilendiği Yeni Platonculuk İskenderiye’de çok önemliydi. Uzun süredir egemen din olan Hristiyanlık ise İskenderiyeli Clement ve Origenes gibi isimlerle burada faaliyet göstermişti.

 Arapların Mısırla birlikte İskenderiye’yi almaları bu uygarlıkla da tanışmalarına sebep oldu. Bu dönemde yine imparatorluk içindeki Süryaniler düşünce alanında eski geleneği temsil etti. Felsefe alanında Abbasi halifeleri Harun Reşid, Memun ve Mansur gibi isimler bilim adamları ve filozofların koruyuculuğunu yaptılar. Beytülhikme isimli bilim merkezini kurarak bir tercüme hareketi başlattılar. Özellikle Yunanca kökenli ancak o dönemde çoğu Süryanice olan eserleri çevirttiler. Bu sayede Platon ve Aristoteles İslam Düşüncesi ile buluştu. Bu felsefe tarihi için de bir şanstı. Bu gelenekle beslenen İbn Sina, İbn Rüşt ve Farabi gibi isimler sayesinde Avrupa bu eserleri yeniden hatırladı ve günümüzde kadar geldi.

 İslam felsefesinin ana kaynağı Kuran ve hadistir. Hem Batı’da hem de Ortadoğu’da dinin ortaçağdaki öneminin büyük olduğu unutulmamalıdır. Patristik felsefede ilk kilise babaları nasıl aynı zamanda birer din adamı filozofsa İslam filozofları da dini düşüncede önemli kişilerdi. Örneğin İbn Rüşt aynı zamanda kadılık görevini yapmaktaydı. İbn Sina’nın da sıklıkla camiye giderek düşüncelerini toparladığı söylenir. İslam felsefesinin ana temalarından biri de bilginin dışsal/zahiri veya içsel/batini yönleriydi. Sünni ve Şii İslam düşüncesine yakın olan düşünürler yüzyıllarca bunun üzerinde eserler verdiği gibi filozoflarda bunu tartışmıştı.

 Kelamcılar ve Mutezile’nin baskın olduğu İslam dünyasında eski Yunan geleneğini sürdüren felsefenin, sistemli bir şekilde ilk kez Kindi ile başladığı kabul edilir.4

El-Kindi (Ebu Yusuf Ya‘kūb b. İshak el-Kindî), İslam felsefesinin ilk büyük filozofu kabul edilir ve bu yüzden sıklıkla “Arap filozofların babası” olarak anılır. 9. yüzyılda Abbasîler döneminde yaşamış, İslam dünyasında felsefeyi sistemli biçimde ele alan ilk düşünür olmuştur.

Kindi’nin temel amacı, akıl ile vahyi uzlaştırmaktır. Temel olarak Aristoteles felsefesinin izinden gitmiştir. Ona göre felsefe; insanın gücü ölçüsünde varlığın hakikatini bilmesidir. Bu ifade yüzyıllarca felsefenin de tanımı olmuştur.

Kindi’nin yaşadığı dönem, Bağdat merkezli yoğun bir ilmî ve kültürel hareketliliğe sahne olmuştur. Özellikle Beytülhikme çevresinde yürütülen tercüme faaliyetleri sayesinde Aristo (Aristoteles), Eflatun (Platon) ve Yeni-Platoncu filozofların eserleri Arapçaya kazandırılmıştır. Kindi, bu sürecin hem aktif bir katılımcısı hem de teorik bir yorumcusu olmuştur. Ancak onun felsefesi, Yunan düşüncesinin basit bir aktarımı değil; İslam inancı ile uyumlu, özgün bir sentez arayışıdır.

Kindi’nin felsefesinin merkezinde hakikat kavramı yer alır. Ona göre hakikat tektir ve kaynağı ister vahiy ister akıl olsun, özü itibarıyla çelişmez. Bu yaklaşım, felsefenin dine rakip değil, bilakis onu daha derinlemesine anlamayı sağlayan bir araç olduğunu savunur. Kindi bilginin nihai amacının Tanrı’yı tanımak olduğunu belirtir. Ona göre hakikatin nereden geldiğine bakılmaksızın onu almak gerekir. Bu dönemine göre de oldukça aydın bir görüştür.

Tanrı anlayışında Kindi, güçlü bir tevhit vurgusu yapar. Tanrı mutlak birdir, benzeri yoktur ve var olan her şeyin ilk nedenidir. Evren ise Tanrı tarafından yoktan yaratılmıştır; dolayısıyla ezelî değildir. Bu görüş, İslam inancıyla uyumlu olup, dönemin bazı Yunan etkili “ezelî âlem” anlayışlarına açık bir karşı duruş niteliği taşır. İzinden gittiği Aristoteles’ten belki de en önemli düşünce farkı buydu. Aristo ezeli evren anlayışını savunuyordu. Nedensellik ilkesini kabul eden Kindi, zincirin en başında zorunlu olarak Tanrı’nın yer aldığını savunur.

Kindi’nin bilgi ve akıl anlayışı da dikkat çekicidir. Aristotelesçi çizgide aklı farklı mertebelere ayırır ve insanın bilgiye ulaşmasını aklın yetkinleşmesine bağlar. Bununla birlikte ahlâk felsefesinde ölçülülük, denge ve tutkuların kontrolü temel erdemler olarak öne çıkar. Ona göre insanın mutluluğu, bedensel hazlarda değil, aklın rehberliğinde sürdürülen erdemli bir yaşamda bulunur.

Kindi yalnızca bir filozof değil, aynı zamanda çok yönlü bir bilim insanıdır. Matematik, astronomi, tıp, optik, müzik teorisi ve kriptografi gibi alanlarda eserler vermiştir. Özellikle şifre çözme üzerine yazdığı çalışmalar, onu bu alanda bilinen ilk sistematik düşünürlerden biri hâline getirmiştir. Kaynaklara göre yaklaşık 250 civarında eser kaleme almış, bunların bir kısmı günümüze ulaşmıştır. El-Kindi, Batı’da genellikle “Alkindus” adıyla bilinir. 12. yüzyıldan itibaren Endülüs ve Sicilya üzerinden Latinceye çevrilen Arapça metinler sayesinde tanınmıştır. Ancak burada kritik bir nokta vardır: Batı, Kindi’yi öncelikle filozof olarak değil, bilim insanı olarak tanımıştır.

 Sonuç olarak Kindî, İslam düşüncesinde felsefenin meşruiyetini savunan, akıl ile vahiy arasında köprü kuran ve kendisinden sonra gelen Farabi ve İbn Sina gibi büyük filozoflara zemin hazırlayan bir düşünürdür. Onun çalışmaları, İslam felsefesinin yalnızca tercümeye dayalı değil, özgün ve yaratıcı bir gelenek olarak şekillenmesinde belirleyici olmuştur.

Kindi’nin açtığı bu yolda İslam Felsefesinde İşrakilik ve Sühreverdi, İbn Arabi, Endülüs’te İbn Rüşt, İbn Miskeveyh, İbn Tufeyl, Ebû’l-Hasan el-Amiri, Ebu Süleyman es-Sicistani, Ebû Hayyân et-Tevhîdî gibi isimler bulunmaktadır.

Daha önce belirtildiği gibi çoğunlukla Arapça yazan bu filozoflar, sadece Müslümanlarda oluşmuyordu.  Yahya bin Adî, İbn Zur‘a, İshak bin Huneyn, Ebu Bişr Matta bin Yunus gibi Hristiyanlarda bulunmaktaydı. Ayrıca bu dönemde Yahudi düşüncesini önemli isimlerinden; Saadia Gaon, İbn Cebirol (Avicebron), Bahya ibn Paquda, Yehuda Halevi, İbn Meymun (Maimonides / Rambam) gibi filozoflarda eserler üretmiştir.

 Dönemin önemli akımlarından biri olan İhvan-ı Safa 10. yüzyılda Basra merkezli, kimliklerini gizli tutan bir felsefe ve ilim topluluğudur. Amaçları; akıl, din ve ahlakı birleştirerek insanı hem bireysel hem toplumsal olarak kemale (olgunluğa) ulaştırmaktır.

İhvan-ı Safa üyeleri bireysel isimlerini öne çıkarmamış, bilgiyi ortak bir aklın ürünü olarak sunmuşlardır. Bunun nedeni hem dönemin siyasal-dinî baskıları hem de bilginin “kişisel şöhret” değil “ortak hakikat” olması gerektiği düşüncesidir.

En meşhur eserleri İhvan-ı Safa Risaleleri adlı külliyattır. Bu eser Matematik, Mantık, Doğa bilimleri, Metafizik, Ahlak gibi alanları kapsayan yaklaşık 52 risaleden oluşur. Yani İhvan-ı Safa, İslam dünyasının ilk sistemli ansiklopedik felsefe girişimlerinden birini ortaya koymuştur.

700-1400’lü yıllar arasında altın çağını yaşayan İslamDüşünce geleneği, Batı Felsefesinde Skolastik felsefe olarak bilinen dönemle de kesişmiştir. (Johannes Scottus Eriugena, Anselmus, Abelardus, Roger Bacon, Bonaventura, Aquinolu Thomas, John Duns Scotus, Ockhamlı William) Özellikle İbn Rüşd Batı dünyasını oldukça etkilemiş, sonraki yüzyıllarda ise İbn Rüşdçülük olarak bilinen bir akımın Avrupa düşünce hayatına girmesine neden olmuştur.

Her ne kadar felsefeye uzak durmak isteyen Gazali’nin etkisi olsa da kelam gittikçe felsefeye de benzemiştir. Siraceddin el-Uşi, Şehristani, Fahreddin Razi, Kadı BeyzaviAdudüddin İci, , TeftazaniCürcani gibi isimler kelamcı olsa da felsefeyle de ilgilenmiştir.

İslam Felsefesi bir başka önemli isim Razi ile devam etmiştir.

 Felsefe tarihinin diğer bölümleri için;

Felsefeye bir bakış-Giriş-


Şii Düşüncesi

    Felsefeye bir bakış

52.Bölüm: Şii Düşüncesi

Yazan: Onur Çoban

İmam Düşüncesi

 

            İslam düşüncesi altın dönemini yaşadığı ortaçağda bilimden, sanata, felsefeden, tıbba kadar birçok alanda Batı Dünyasının çok önünde bir duruş sergilemiştir. Özellikle 700-1200 yılları arasında Ortadoğu ve Endülüs, gerek Yunanca gerekse Süryanice eski eserlerin çevirileri gerekse şerh ve özgün eserlerle adeta bir düşünce toplumu olmuştur.

 

            Bu dönemde Felsefe, Tasavvuf ve Kelam, düşüncenin 3 ana akımı olarak onlarca filozof, sufi ve kelamcı ortaya çıkarmıştır. Ancak bu dönemler aynı zamanda iç savaşların, bölünmelerin ve büyük acıların yaşandığı siyasi olaylara da tanık olmuştur.

             Ehli Sünnet düşüncesi olarak da bilinen Eşari ve Maturidi görüş genel olarak Sünni düşüncenin ana akımı olarak görülür. Buna karşın diğer önemli siyasi mezhep olan Şii düşüncesi baskın olarak İmamiye veya 12 İmam öğretisi ile ana akım olarak kendini gösterir. Ayrıca İsmaililik (7 İmam) gibi farklı Şii görüşler de bulunmaktadır. Alevi, Bektaşi gibi Tasavvufla oldukça içsel olan gelenekleri Şiiliğin alt kolu olarak düşünmek hatalı olabilir. 12 İmam inancıyla bağlantısı olsa da hem benzer hem farklı birçok görüşü içerir.

 

Önce tarihsel sürece bakalım.  İslam dünyasında siyasi mezhep olarak geçen 3 mezhep Sünni, Şii ve Hariciliktir. Hz. Muhammed’in vefatından sonra en önemli sorun halifelikti. Halife hem dinin başı hem de bu yeni devletin yöneticisiydi. Bu hem dini hem de siyasi bir güç demekti. Bu yeni kurulan devletin de henüz tam kurumsallaşmamış olması ve Arapların bu çapta bir devleti ilk kez yönetecek olması da önemli bir sorundu. Sonraki yüzyıllar da devlet hem kurumsallaşmış hem de Türk ve Acem birçok isim yönetim ve orduda söz sahibi olacaktı.

 

Hz Muhammed’in vefatından sonra yakın arkadaşı ve ilk Müslümanlardan /Sahabeler den Hz. Ebu Bekir halife oldu. Yaşı ilerlemiş olan Hz. Ebu Bekir sadece 2 yıl halifelik yaptı. Onun döneminde Hristiyan Bizans ve Zerdüşt Sasani İmparatorluğu ile savaşıldı. Ardından Hz Ömer halife seçildi. Onun döneminde İran, Mısır, Filistin gibi topraklar alınarak devlet bir İmparatorluk halini aldı. Bir suikast sonrası yaralandı ve birkaç gün sonra vefat etti. Ardında Hz. Osman halife oldu. Emeviler ailesine mensup olan Hz. Osman döneminde Kuzey Afrika’ya kadar devlet genişledi, ordununwww.onurcoban.com yanında donanma da güçlendi. Ancak bu dönemde Emevi ailesine yapılan ayrıcalık isyana sebep oldu. İsyan sonucu evi kuşatıldı ve öldürüldü.

 

Ardından halifeliğe Hz. Ali geçti. Hz Ali, Hz. Muhammed’in hem kuzeni hem de damadıydı. Hz Muhammed dönemindeki savaşlarda kahraman olarak görülmüş ve ilk halifeden itibaren halife adayı olarak kabul edilmiştir. Günümüzdeki mezhep ayrımlarının kökeninde de bu durum etkilidir. Sünni mezhebi Hz. Ali’yi dört halifeden biri olarak görürken, Şii Mezhebi önceki üç ismi kabul etmez. Bu görüşe göre Hz. Ali ilk halife olmalıydı. O aynı zamanda ilk İmam ve On Dört masumdan biridir. Sünnilerde bu derece bir mevki verilmese de her iki mezhep de Hz. Ali’ye özel bir önem verir.

 

Hz Ali döneminde Emevi ailesinden Muaviye ile ilk iç savaş yaşandı. Ardından hem Hz. Ali’yi hem de Muaviye tarafını tutmayanların oluşturduğu Hariciler adı verilen grupla mücadele edildi. Haricilerin suikastı sonrası Hz. Ali hayatını kaybetti.

 

Bir süre Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hasan tarafından halifelik sürdürülse de halifeliği Muaviye’ye vermek zorunda kaldı. Bir süre sonrada öldürüldü. Hz. Muhammed ile ilk yıllardaki savaşların baş düşmanı olan ancak sonradan Müslüman olan Ebu Süfyan’ın oğlu olan Muaviye Emevi ailesine mensuptu. Kureyş kabilesi üzerinden uzaktan hem Hz. Muhammed hem de Abbasiler ile akraba olsalar da Emeviler dönemi bilinçli bir ayrımcılıkla geçti. Hem Emevi olmayan Araplar hem de Arap olmayanlara karşı yapılan bu ayrımcılık bu dönemde büyük tepki toplasa da Emeviler bugünkü İspanya ve Portekiz’in bulunduğu İber yarımadasına kadar genişleyerek büyük bir imparatorluk kurdular.

 

Hz. Ali’nin öldürülmesi ile siyasi ayrışma her geçen gün artsa da mezhep olarak ayrılma Muaviye’nin oğlu Yezid’in Kerbela’da Hz Muhammed’in torunu, Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin’i ve taraftarlarını öldürmesidir. Zamanla hem dinin yaşanışı hem de düşünce alanında belirgin bir ayrışma yaşanmaya başladı.

 

Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’nin öldürülmesi İslam dünyasında siyasi bir kopuş yaşattı. Sonraki yüzyıllar boyunca Sünni ve Şii devletler kuruldu, halifelik el değiştirdi. Emevi ve Abbasi aileleri Sünni halifeliği temsil ederken, Fatimiler gibi Şii Halifeler de iktidara geldi.

 

Şii düşüncesi aynı Sünni düşünce de olduğu gibi fıkıh alanında kendi içinde bölünmeler yaşadı. Fazlası ve yüzyıllar içerisinde kaybolanları da olmak üzere Sünniliğin için de; Hanefi, Maliki, Şafii ve Hanbeli fıkıh mezhebi vardır. Şiiliğin içerisinde Caferiyye, İsmaililik ve Zeydiyye fıkıh mezhepleri önemlidir. Hariciler büyük oranda kaybolsa da İbadiyye mezhebi hala etkindir. Bir de hepsinden bağımsız görülen Zahiri mezhebi vardır. onurcobanTabi bu ayrım yüzyıllar süren bir sürecin de sonucudur. Hanefiliğin kurucusu Ebu Hanife, Hz. Ali soyundan gelen ve Şiiliğin 12 imamından Cafer Sadık’ın da öğrencisiydi. Fıkıh mezheplerini kuranlar bunu kurduklarının bile farkında değildi. Çoğu uzun yıllar sonra mezhep haline geldi.

 

Şii düşüncesinin en temel unsuru imamet veya velayet düşüncesidir. Şiiler diğer mezhepler gibi peygamberliğin Hz. Muhammed ile sona erdiğini kabul ederler. Ancak ondan sonra artık velayet dönemi başlar. Bu düşünceye göre imamlar toplumun dini önderleridir. Onların halifelerden farklı masumluk ve bir nevi kutsallıktır. Allah tarafından seçilen bu kişiler Hz. Muhammed’in de soyundan gelmektedirler. Ancak bu durum kimilerine göre imamlığın sebebi değil sonucudur. Onlar peygamber soyundan geldikleri için imamlığa ulaşmamışlardır. Onlar zaten bu kutsallığa sahiptirler ve bu soydan gelmeleri bunu alametlerinden sadece biridir.

 

            Şii geleneğinin önemli çıkış noktası Hz. Ali’nin, Hz. Muhammed’den sonra dini liderliği sahiplenmesi gerektiğidir. Hz. Muhammed’in soyu sadece Hz. Ali’den günümüze gelebilmiştir. Seyit ve Şerif olarak isimlendirilen bu soy Hz. Muhammed’in kızı Hz. Fatma ve eşi Hz. Ali’nin çocukları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’den gelir.

 

            Şii düşüncesine göre ilk imam Hz. Ali’dir. Tarihsel olarak da bakıldığından İslam’ın ilk yıllarından hem barış hem de savaşlarda önemli bir rol oynaması bakımından hem Sünni hem Şiilerce saygıyla anılır. Ancak Şiiler bundan farklı olarak, ona İmam, masum, günah işlemekten korunan ve doğru kişi gibi sıfatlar da yüklerler.

 

            Şii düşüncesini tek bir düşünce olarak görmek yanlış olur. Yüzyıllar boyunca farklı kültür ve coğrafyalarda farklı Şii düşünce gelenekleri oluşmuştur. Ancak genel hatlarıyla Şii düşüncesi kısaca şöyledir.

 

            Şiilikte İmamlar mutlak otoriteye sahiplerdir. Aynı zamanda onlar Peygamberlerden sonra Allah’ın gizli ilimlerini bilebilirler. Kuran-ı Kerim’in Bâtıni yorumu olarak bilinen bu görüşe göre bir dışsal yani Zahiri bilgi bir de içsel yani Bâtıni bilgi vardır. İlm-i Ledün, İslami tasavvuf ve felsefede, sıradan bir insana akıl ve öğrenme yoluyla ulaşılamayan, Allah tarafından doğrudan verilen gizli bilgiyi ifadeonurcoban eder. Bâtıni bilgiye; çalışarak, akıl yürütmeyle ulaşılamaz. Bundan dolayı felsefe, fıkıh ve kelamdan farklıdır. Tasavvuf geleneğinde ise buna ulaşmaya çabalamak aynı şekilde önemlidir. Bâtıni bilginin kaynağı doğrudan Allah’tır ve o seçilmiş kişilere bunu vermiştir. Örneğin Kuran’da Kehf Suresi buna örnek olarak verilir. Bu surede Hz. Hızır’ın bu batıni bilgiye sahip olduğu anlatılır. Bu görüşten neslenen ve özellikle 8. ve 9.  Yüzyıllarda bir felsefi akım olarak baskın olan Bâtınilik burada önemlidir. Özellikle İsmaililik ile oldukça içli dışlıdır.onurcoban

 


            Şiiler tarih boyunca çeşitli mezheplere ayrılmıştır. En önemli üç ana grup İmamiye (Caferilik), İsmaililik ve Zeydilik’tir.

 

            İmamiye (İmamiyye) olarak bilinen mezhep Şiiliğin en geniş mezhebi olarak bilinir. On İki İmam Şiası, İsna Aşeriyye ve Caferilik ismiyle de bilinir. 12 imam düşüncesine göre Hz. Ali ve sonrasında 12 İmamın Allah tarafından seçildiğine inanılır. Bu imamlar;

  1. Hz. Ali (599-661)
  2. Hz. Hasan (625-670)
  3. Hz. Hüseyin (626-680)
  4. İmam Zeynel Abidin (659-713)
  5. Muhammed Bakır (677-732)
  6. Cafer Sadık (702-765)
  7. Musa Kazım (744-799)
  8. Ali Rıza (766-818)
  9. Muhammed Taki (810-835)
  10. Ali Naki / Hadi (827-868)
  11. Hasan el-Askeri (846-874)
  12. Muhammed Mehdi (868- )

            Bu imamları bazıları sadece Şii’lerde değil Sünni Müslümanlar arasında da önemlidir. Bazıları ise Sünni yönetimce baskı görmüştür. İmam Muhammed Bakır, İslami ilimlerin sistematik hale getirilmesinde önemli bir rol oynamış, Şii fıkhı ve hadis çalışmalarının kurucularındandır. İmam Cafer-i Sadık, Sünni mezheplerin kurucusu İmam Malik ve Ebu Hanife’nin hocası olması bakımdan saygı duyulmuş ancak oğlu İmam Musa Kazım, Abbasi yönetimince yıllarca zindanda tutulmuştur. İmam Ali Naki’nin türbesi Caferiler için önemli bir noktadır.

           

            12. İmam olan Mehdi en önemli isimlerden biridir. 12 İmam inancına göre o Gayb yani gizlenme halindedir. İnanca göre Küçük Gaybet döneminde İmam Mehdi bazı kişilerle iletişim halinde olmuştur. Ancak bu sonradan kesilmiş ve Büyük Gaybet dönemi başlamıştır. Bir gün ortaya çıkacak ve dünyaya adalet getirecektir.

 

            12 İmam inancını bir üst inanç olarak da görürsek Alevi düşüncesine de olan etkisi görülebilir. Ancak günümüzde başta İran’da geçerli olan Caferilik Şii inancı içerisindedir. Alevi ve Caferi düşünce; tasavvufa olan yakınlığı, kadın ve aile gibi sosyal yapıları ve farklı ibadet gelenekleri ile birbirinden oldukça farklıdır.

      

        İmam Cafer Sadık’ın isminden gelen Caferiler günümüzde İran başta olmak üzere, Irak ve Azerbaycan’da yaygındır. Türkiye’de özellikle doğu sınırlarında bu görüşü benimseyenler mevcuttur.

            İsmaililik veya Yedi İmam Şiası, Şiiliği bir diğer önemli mezhebidir. Şiiler altıncı İmam Cafer Sadık’ın ölümü üzerine imamet konusunda bir ayrılığa düşmüşlerdir. 12 İmam görüşündekiler, 6. İmam Cafer es-Sadık’ın oğlu Musa el-Kazım’ı yedinci imam olarak kabul ederken, İsmailliler, Cafer Sadık’ın diğer oğlu İsmail’i “yedinci imam” olarak kabul eder. Bu nedenle Yedi İmam Şiası olarak da anılırlar. Onlara göre İmam soyu İsmail’den ilerlemiştir. Bu nedenle 12 İmam’ın altıncısından sonrasını kabul etmezler. Bu açıdan 12.İmam Mehdi’de olduğu gibi sona eren bir süreç burada yoktur.www.onurcoban.com

 

            İsmaililik Şii mezhepler içinde Bâtıni görüşü en baskın yaşayanlar olmuşlardır. Dini metinleri gizli/Bâtıni anlamları olduğunu özellikle vurgularlar. Kuran’ın Batıni yorumunu en iyi İmamlar bilebilir. Bu, İsmaililiği daha mistik bir inanç sistemi haline getirir.

 

            İsmaililik en güçlü dönemini Fatımi Halifeliği döneminde yaşamıştır. 10. Yüzyılda Mısır’da güçlü Şii devleti kuran Fatımiler; siyasi, bilimsel ve kültürel anlamda baskın durumda olmuşlardır. Fatımi Halifeleri Hz. Ali’nin soyundan gelmekte ve İmamlığı devam ettirmektedirler. Zamanla güçlerini kaybetmişler ve Selahaddin Eyyubi tarafından yıkılmışlardır.

 


            Yine tarihte önemli olan bir başka Yedi İmam görüşü Haşhaşiler’dir. Haşhaşiler, İsmaililiğin Nizari Koluna dahildirler. Liderleri Hasan Sabbah ve ünlü kaleleri Alamut günümüzde filmlere, romanlara konu olmuştur. Selçuklu ve Abbasi iktidarına karşı mücadele vermişlerdir. Bu mücadele de gizlilikleri ve Büyük Selçuklu Devleti veziri Nizamülmülk gibi üst düzey yöneticilere suikastları ile dikkat çekmişlerdir. Günümüzde batı dillerindeki Assassins (suikastçı) kelimesi buradan gelir.

 

            Yedi İmam görüşü tarihsel süreçte çeşitli bölünmeler yaşamıştır. 11. Yüzyılda Fatımi Halifesi Mustansır Billah’ın ölümünden sonra oğlu Nizar ile Mustali arasında yaşanan İmamet tartışmasıyla ortaya çıkmıştır.

 

            Nizarilik (Nizariyye) günümüzde İsmaililik’in en yaygın halidir. Bu kolun lideri Ağa Han’dır ve günümüzde de liderleri bu isimle anılır.

 

             Mustâlîlik kendi içinde 3 ana kola bölünür. Davudilik (Davudi Bohra) en yaygın olanıdır ve Hindistan, Pakistan ve Yemen’de etkindir. Süleymani Bohra, daha çok Yemen’de yaşarlar. Alavi Bohra, Hindistan’da varlık gösterir.  

       

            Zeydilik (Zeydiyye, 5 İmam Şiası) Şii mezhepleri içinde günümüzde en az yaygın olandır. Temel ayrımı İmam sıralamasında 5. İmam olarak 4. İmam Zeynel Abidin’in oğlu Zeyd’i Beşinci İmam kabul etmeleridir. Bu açıdan 7 ve 12 imam görüşünden ayrılır.

 

            Zeydiler’in birçok düşüncesi Sünni düşünceye de benzer. Ayrıca diğer Şiilere göre daha saldırgan bir din anlayışını savunurlar. Bazı Zeydiler silahlı mücadeleyi de günümüzde savunurlar. Özellikle Yemen bölgesinde aktiflerdir. Husi isimli grup kendini daha çok Zeydi olarak görür. Zeydi İmamlığı yüzyıllarca Yemen’i yönetmiş olup Yemen Arap Cumhuriyetinin 1962’de kurulmasıyla iktidarlarını kaybetmişlerdir. Husi Hareketi, son yıllarda yaşanan çatışmalarda kendini duyururmuştur. Ancak Husiler Zeydilik dışında da bir farklı unsurlardan etkilenmiştir.

 

            Zeydilik, akıl ve adalet kavramına verdikleri önemle Mutezile kelam mezhebine yakındırlar. Zeydiler, insanların özgür iradeye sahip olduğuna ve kaderlerinin kendi ellerinde olduğuna inanırlar. Fıkıh alanında özellikle Hanefi mezhebine yakın olmaları onları diğer Şiilerden ayırır.

           

            Bir kelam akımı olan Mutezile, adeta Sünni ve Şii düşüncenin ortasında gibidir. Her ne kadar Abbasi iktidarındaki Mihne dönemi yani Sünni ve Şii düşünürlere Mutezile düşüncesini desteklemeleri için baskı yapılmaları yaşansa da, bu olaydan yüzyıllar sonra Eşariliğin yükselişi ile Şiilik ve Mutezile arasında bir kesişme oldu. Resmen Şiilerce desteklenmese de Mutezile ile Şiilik arası bazı ortak noktalarda oluşmuştur. Her iki görüş de Akla ve adalete önem verir.

 

            12 İmam görüşünün tasavvufla ilişkisi daha çok Bektaşilikte görülse de az da olsa Şii Düşüncesinde de Tasavvuf etkisi vardır. Örneğin Şii olmasa da Hakimet-Tirmizi özellikle velayet kavramı üzerinde düşünmüştür. Şii düşüncesinde de olduğu gibi Peygamberler sonrası manevi açıdan seçkin kişilere özel bir velayete sahip olabileceğini belirtir.www.onurcoban Bu açıdan imamet öğretisine benzer bir düşünce sunar. Şiilikte tasavvuf daha çok Safevi Devletinin İran’da kurulmasıyla yükselişe geçmiştir.

 

             İbn Arabi’nin Vahdet-i Vücut düşüncesi, Şii tasavvufunda İmam görüşüyle sentezlenerek rastlanır. Ancak Şiiler Mansur el-Hallac’ın (Hallac-ı MansurEnel-Hak (Ben Tanrıyım) görüşüne karşı çıkmışlardır. Vahdet-i Vücut kavramı Şiilerce daha çok Batıni ve Mistik görüşleri açısında ilgi görmüştür. Bu açıdan Molla Sadra gibi bazı düşünürler dışında geniş kabul görmemiştir.

 

            Yine doğrudan kabul görmeyen ancak ilişkili olan bir başka akım ise Sühreverdi ve onun İşrakilik (aydınlanma) felsefesidir. Onun mistik ve batıni yorumları, özellikle Şii İslam’ın batıni yönleriyle bağlantı kurulmasına yol açmıştır. İsmaililik gibi bazı Şii ekollerinde bu daha belirgindir. Aydınlanma Felsefesi daha çok Şii düşünür Molla Sadra ile dikkat çeker.

 

            Molla Sadra (Sadr al-Din al-Shirazi) 1571 yılında doğmuş en önemli Şii filozoflarından biridir.  İşraki Aydınlanma Felsefesi ile Aristoteles ve İbn Sina’nın felsefelerinin birleştirmiştir. Onun bu düşüncesine Hikmet-i Mütealiye (Yüce Hikmet) adı verilir. Yüce Hikmete göre, hakikate ulaşmak için sadece akli bilgi yeterli değildir; aynı zamanda manevi bir aydınlanma ve içsel bir bilgiye ulaşmak gerekir.

       

            Molla Sadranın en önemli kavramlarından biri Asalet-ül Vücud” ya da Varlığın Asıllığı”dır. Ona göre, varlık her şeyin temelidir ve özden (mahiyet) daha önceliklidir. Bu anlayış, İbn Sina gibi önceki İslam filozoflarından farklıdır; çünkü İbn Sina, varlık ve öz arasında bir ayrım yapmış ve özü daha önemli bulmuştur. Molla Sadra’ya göre ise, varlık dış dünyada gerçek bir şekilde bulunur. Öz ise yalnızca varlığın zihinsel bir tasavvurudur. Özlerin varlıktan bağımsız bir gerçekliği yoktur. Teşkîkü’l-vücûd (Teşkik-ül Vücud, Varlığın Dereceli Yapısı) a göre; varlık, en yüksek dereceden en düşük derekeye kadar çeşitli aşamalara sahiptir. Allah, varlık mertebesinin en üstünde yer alırken, diğer varlıklar bu mertebeye göre sıralanır. Tanrı (Vacibü’l-Vücûd), en yoğun ve saf varlık derecesindeyken, yaratılmış varlıklar (mümkün varlıklar) daha düşük dereceli varlıklar olarak görülür. Molla Sadra’nın bir başka görüşü ise Hareket-i Cevhariye” ya da Cevherin Sürekli Hareketi” anlayışıdır. Bu görüşe göre, varlık sürekli bir değişim ve hareket halindedir; sadece dışsal olarak değil, özsel olarak da hareket eder. Sadra’nın görüşleri İran’da büyük önem görür.

Nasiruddin Tusi (1201-1274) en önemli İslam filozofu ve bilim adamlarından biridir. Felsefe, matematik, astronomi, kelam, ahlak ve Şii düşüncesi gibi birçok alanda önemli eserler vermiştir. Bir dönem Haşhaşilerin Alamut Kalesinde yaşamıştır. Moğol hükümdarı Hülagü kaleyi ele geçirince onun hizmetine girmiştir.

            İbn Sina, Farabi ve Aristoteles’ten etkilendiğinden Meşşai filozoflar gibi değerlendirilmiştir. Görüşlerine çoğunlukla katılmasa da Fahreddin Razi’yi takip etmiştir. Kelam ile Felsefeyi birleştirmek istemiş, bu açıdan yine farklı görüşlerde olsa da Gazali gibi davranmıştır. Şii bir düşünür olsa da Eşariliğin Müteahhirun dönemi olan ve Kelam ile Felsefenin iç içe geçtiği dönemin ünlü isimlerince otorite görülmüştür. Ahlak konusunda ünlü düşünür hekim Galen’den etkilenmiştir. Ona göre Ahlak, “düşünüp taşınmaya gerek kalmadan fiil ve davranışların kolaylıkla sâdır olmasını sağlayan melekeler”’dir.

 

            Astronomide çalışmalar yapan Tusi aynı zamanda trigonometri üzerine yaptığı çalışmalar ve Tusi Çifti ile bilinir. 

 

            Tarih boyunca birçok önemli Şii düşünürü olmuştur.  Şii İslam'ın önemli alimlerinden biri olan Şerif-i Razi (ö. 1015), "Nehcü'l-Belâğa" adlı eseri derleyerek Hz. Ali'nin hutbelerini, mektuplarını ve veciz sözlerini bir araya getirmiştir. Şerif Razi'nin kardeşi olan Şerif Murtaza (ö. 1044), dönemin önde gelen Şii kelamcılarından, fakihlerinden ve edebiyatçılarından biridir. En büyük alimlerinden biri olan Allame el-Hilli (ö. 1325), Şii hukukunu sistematik haline getirmiştir. Şii hadis literatürünün en büyük derleyicilerinden Şeyh Saduk ve Şii İslam'ın büyük alimlerinden Şeyh Müfid,  Şii müfessir, muhaddis ve tarihçi Kutbüddin er-Râvendî önemli isimlerdir.

Ayrıca İbni Şehr-Aşub, Yahya İbni Batnyk, Feyz Kaşani, Fazl-i Taberisi, Ebu İsk Nevbahti, Mir Damad, Hamevi, Aziz Nesefi, Alauddevle Semnani, Haydar Amoli, Şah Nimetullah-ı Veli, Sainuddin Torkeh İsfahani, Muhammed İbni Ebi Cumhur el-Ahsai, Muhammed Abdurrezzak-ı Lahici ,Ahmed-i Alevi, Muhsin Feyz Kaşani, Abdurrezzak-ı Lahici, Kazi Said-i Kummi gibi isimlerde sayılabilir.

Özel olarak İsmaililik düşünürleri olarak da bilinenler ise; İsmaili Hukuk sistemini kuran Kadı Numan ile Ebu Hatim-i Razi, Ebu Yakub-i Sicistani, Ahmed İbni İbrahim-i Nişapuri ve Hamidüddin-i Kermani’dir.

           

Tarihsel süreçte Şii düşüncesinden artık tamamen ayrılsa da Dürzilik olarak bilinen din anlayışının kökeninde İsmaililik olduğu da bilinmelidir. Fatımi Halifesi El-Hâkim bi-Emrillah’ı İlahi olarak gören bu akım İslam’dan tamamen ayrılmıştır. Dinin Batıni anlamı konusunda İsmaililik ile benzerlik gösterir. Reenkarnasyon inancının yoğun olduğu Dürziler daha çok Lübnan ve Suriye’de yaşarlar.

 

Tüm bunların yayınında varlık felsefesi bakımından YeniPlantonculuk izlerini de tüm İslamFelsefesinde olduğu gibi İmamet görüşünde de görmek mümkündür.

Yazının diğer bölümleri için tıklayınızFelsefeye bir bakış-Giriş-


Onur Çoban

 Felsefe tarihinin diğer bölümleri için;

Felsefeye bir bakış-Giriş-


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...