Septikler – Şüpheciler / Kuşkucular

Felsefeye bir bakış

25.Bölüm: Septikler – Şüpheciler / Kuşkucular

Yazan: Onur Çoban

Kuşku

             Felsefe tarihi içerisinde bir okul olmaktan çok genel bir düşünce tarzı olan şüphecilik, hem kurucusu kabul edilen Piron’dan önceki filozoflarda hem de bu akıma dahil olmayan sonraki düşünürlerde izlerine rastlanabilen bir düşünme tarzıdır. Ancak özellikle ilk çağda spesifik bir akım olarak felsefe tarihinde yerini almıştır.

             Piron’a (Pyrrhon / Pyrrho) geçmeden önce septisizmi kısaca inceleyelim. Düşünce tarihi boyunca şüphe duymak, sorgulamak ve kesin bir karar vermeden önce en ince ayrıntısına varıncaya dek irdelemek önemli olmuştur. Özellikle ilkçağda yaşayan filozof ve bilimadamlarının bir kısmı klasik anlamda şüpheci olarak görülmese de bir tavır olarak kuşkuculuktan izler taşımışlardır. Örneğin Ksenophanes tanrı anlayışı ile şüpheci izler taşır. Kendi bölümünde de belirttiğimiz gibi bu filozof Afrika’da Tanrıların siyahi, Kuzey Avrupa’da ise sarışın olarak görüldüğünden yola çıkarak, “eğer hayvanları anlayabilseydik, onların Tanrıları da kendilerine benzediğini görürdük” der. Burada kastettiği kesin bir Tanrı anlayışının olamayacağı bir göreceliktir. Benzer şekilde Herakleitos her şeyin değiştiği, hiçbir şeyin sabit olmadığını söyler. Parmenides ve Elealı Zenon ise yargıda bulunmanın mümkün olmadığı durumları göstermeye çalışmışlardı.




            Daha birçok filozof şüpheci/kuşkucu ifadeler taşısa da, bu noktada Sofistler hemen dikkat çeker. Özellikle Protagoras “insan her şeyin ölçüsüdür” diyerek, neredeyse tüm konularda göreceli bir anlayış sergilemişti. Ayrıca Demokritos ve kısmen de olsa Sokrates ve Platon’da bir tavır olarak kuşkuculuğun izlerini görmek mümkündür.

             Ele alınacak olan Kuşkuculuk bir akım olarak ise yüzlerce yıl popülerliğini korumuştur. Özellikle Platon’un Akademisininonurcoban.com ana görüşü haline gelmesiyle iyice güç kazanmıştır. Ancak Roma İmparatorluğunun yükselişe geçmesi ile önce Stoacılık ve Epikurosçuluk, Hristiyanlığın ortaya çıkması ile de Din Felsefeleri akım olarak Kuşkuculuğun unutulmasına neden olmuştur.

             Kuşkuculuk, akım olarak etkisini kaybetse de bir yöntem olarak felsefede kendisine yer bulmaya devam etmiştir. Yöntem olarak kuşkuculuğun en bilinen isimlerinden biri Descartes’tır. Descartes’ın felsefi bilgi anlayışına göre temel olan, kendi ifadesi ile Açık ve Seçik bilgiye ulaşmaktır. Bir yöntem olarak kuşku duymak bir amaç değil araçtır. Descartes’e göre düşünen özne kendi varlığına ancak kuşku duyarak ulaşabilir. Ona göre her şeyi iyice irdelememiz ve kuşku duymamız sonucu yanlış olanlar olumsuzlanacak ve geriye açık ve seçik doğru kalacaktır. Descartes bir anlamda “anlamak için kuşkulanmayı” savunur. Ancak burada dikkat edilmesi gereken Yöntem olan kuşkuculukda  mutlak bir kuşku hedeflenmez.

              İngiliz Deneycilerinin önemli isimlerinden David Humeda kuşkucu yöntemiyle dikkat çeken düşünürlerden biridir. Empirizmin diğer filozofları gibi Hume’da doğuştan bir bilgi anlayışına karşı çıkar. Ona göre gerçek bilgi ancak deney ve gözlemle yani duyularca ulaşılabilen bilgidir. Ancak algıların göreceliği peşinden kuşkuculuğu getirmiştir.

              Günümüzde de bilim anlayışında da kesin kararlar vermemek, emin oluncaya dek araştırmak önemli bir yöntem olarak görülmüştür. Bu açıdan Septisizm olmasa da şüphecilik akımlar üstü bir yapı haline gelmiştir.

             Septisizm ve Septiklik, dilimizde Şüphecilik veya Kuşkuculuk olarak çevrilebilir. Septikler olarak belirtilen filozoflara Kuşkucu veya Şüpheci filozoflar olarak da isim verilmektedir. Hatta bu akımın en önemli ismi Piron’dan ötürü Pironculuk olarak da adlandırılır.

             Septikliği genellikle üç farklı dönem halinde incelenmektedir. Bunlardan ilki Pironculuk (Pyrrhonculuk), ikincisi Akademi Şüpheciliği, üçüncüsü ise Son dönem Septikliğidir. Özellikleonurcoban son dönem septikliğinin en önemli ismi Sextus Empiricus, yazmış olduklarıyla Kuşkuculuğu günümüze kadar taşır. Ayrıca Şüpheci tarafı baskın olan bir eklektik felsefeye sahip Cicero ’da Kuşkucular hakkında bilgiler vermektedir.

             PİRONCULUK (PYRRHONCULUK)

      Helenistik dönemin filozoflarından olan Piron (Pyrrhon) İ.Ö. 360/365 yılında doğmuş, İ.Ö.270/275 yıllarında ölmüştür. Bu dönem Makedonya İmparatoru Büyük İskender’in Antik Yunan’da bilinen dünyanın neredeyse tamamını fethettiği bir dönemdir. Batı ile doğunun daha önce olmadığı kadar iç içe geçtiği bu dönemde düşünce dünyası da etkilenmiştir. Bu dönem Felsefe Tarihinde Helenistik Felsefe olarak bilinir. Kuşkuculukla birlikte Epikurosçuluk ve Stoacılık Helenistik dönemin felsefe anlayışında etkili olmuştur.

 Piron veya Pyrrhon, Megara Okulunun önemli isimlerinden Stilpon ve Demokritos’un öğrencilerinden Abderalı Anaksarkhos'un öğrencisidir. Bu birbirinden farklı felsefe akımlarından şüpheci tarafları almıştır. Ayrıca hocası Anaksarkhos (Anaxarchus) ile birlikte Büyük İskender’in seferlerine katılmıştır. Hindistan’a kadar giden Piron buradaki rahiplerden de etkilenmiştir.




 Yunanistan’a geri döndüğünde kendisiyle anılan Pironculuğu ortaya koymuş ve kendisi gibi önemli bir filozof olan öğrencisi Timon’u yetiştirmiştir. Yazılı bir eser bırakmayan Piron’un görüşlerini öğrencisi Timon aracılığıyla bilmekteyiz.

    Piron (ve Timon) herhangi bir şey hakkında kesin bir şey bilebilir miyiz diye sormuşlardır. Neredeyse her şey görecelidir. Örneğin bir kişi havanın sıcak olmasının iyi olduğunu savunurken bir başkası bunun kötü olduğunu savunabilir. Peki bu durumda hangisi haklıdır? Ya da daha doğrusu hangisinin haklı olduğunu nasıl bilebiliriz? Örneğin Hazcılar, hazzın mutluluk verdiğini söylerken, Kinikler hazza tamamen karşıydılar. Kendi konusunda belirtildiği gibi Antisthenes, “hazdan delilikten daha fazla korktuğunu” söylemiştir. Peki bu durumda hangisi haklıydı?www.onurcoban.com

 Piron sonrası filozoflar bu konuda daha detaylı açıklama getirseler de, Piron ve Timon göreceli düşünceler arasında bir ayrım yapamayacaklarını düşündüler. Yani bir düşünceyi diğerine tercih etmemiz için geçerli hiçbir neden yoktu. O zaman kesin konuşmamak ve bir kanıya varmamak en doğrusudur. İnsanı mutluluğa getirecek olan her şeyden şüphe duymaktır.

 Hiçbir karara varmamak ve her şeyden kuşku duymak teorik olarak kabul edilse de pratik olarak bazı sorunlar yaratır. Piron hakkında (belki de abartılı olarak) anlatılan öykülere göre, bir uçurumdan düşmemesi veya bir atın altında kalmamasını hep onu koruyan arkadaşları sağlamıştır. Çünkü Piron kendi yaşamında da şüpheciliğini sürdürmüş ve uçurumun kenarında yürürken önlem almak gibi kararlara bile dikkat etmemiştir.

 Bu durum elbette ki Pironculuğun önündeki en önemli eleştiridir. Gerçekten her şeyden şüphe edebilir miyiz? Örneğin bir ağaca yeşil demek yanlış mıdır? Evet gördüğümüz renk yeşildir. Ancak bu; insan gözü, güneş ışığı ve ağacın pigmentleriyle alakalı bir şeydir. Güneş ışığını farklı gören veya renk körü olan bir insanın görüşünü hatalı yapan nedir? Yeşil olmak gerçekten ağacın özünde olan bir şey midir?

 Kuşkusuz bu göreceli bakış açısı heyecan verici olsa da pratik yaşamda sorunları gören Septikler buna çözümler aramışlardır. İlk dönem Kuşkuculukta Timon bunu şöyle açıklar;

 Gerçekler ile görünenin ayrı şeyler olduğunu bilmeliyiz. Yani bir balın tatlı olduğuna gerçek diyemeyiz. Çünkü tatlı olmak balın özü değil, onun dilimizde bıraktığı histir. Başka bir canlıda bu his olmayabilir. Ancak Timon, balı tattığında tatlı olduğunu kabul eder. “Ben balın tatlı olduğunu iler sürmüyorum ama onun öyle göründüğünü kabul ediyorum” der.

 AKADEMİ DÖNEMİ

 Septisizm, Piron ve Timon zamanında bir okul haline gelememiştir. Kuşkuculuğun bir okul bünyesinde ilerlemesi ilginç bir biçimde Platon’un ünlü okulu Akademi ile olmuştur.

 Platon’un kurmuş olduğu Akademinin ilk dönemine Eski Akademi ismi verilmiştir. Platon’dan sonra yeğeni Speusippos, Ksenokrates (Xenocrates), Polemon ve Krates başkanlık etmiştir. Bu dönemde Akademi daha çok Platon'un görüşlerini koruma eğiliminde olmuştur. Ayrıca her şeyi matematiğe indirgeyen anlayışı daha da artırmışlardır. 

  Ardından gelen Kuşkucu döneme İkinci Akademi veya Orta Akademi dönemi denir. Bu dönemdeonurcoban.com Akademinin başına Arkesilaos geçer. Arkesilaos, Platon okuluna bağlı Pitaneli (Çandarlı) Autolykos (Autolycus), Krates ve Krantor’un (Crantor) öğrenciliğini yapmıştır. Ayrıca Aristoteles’in Lisesinin önemli isimlerinden Theophrastos ’un (Theophrastus) da öğrencisi olmuştur. Ancak Aristoteles felsefesinden ayrılıp Liseyi terk etmiştir. Hatta bunu üzerine Theophrastos’un “Yetenekli ve hevesli bir genç okulumdan ayrıldı” diyerek üzüldüğü söylenir.



  Arkesilaos, Piron, Kıbrıslı Zenon ve Epikuros (Epikür) gibi her biri kendi düşünce akımlarını yaratan kişilerle çağdaştı. Ayrıca Sokratesçi okulların da hala etkisini gösterdiği bir çağda yaşıyordu. Kuşkusuz bu dönemde Akademi en güçlü felsefi okul durumundaydı. Ancak Arkesilaos her ne kadar Akademinin başına geçse de ilk dönem Akademinin görüşlerine birebir katılmıyordu. Doğrudan olmasa da Piron’un Şüpheciliğinden oldukça etkilenmişti. Ancak o felsefesindeki kuşkucu öğeleri Piron’a değil Platon’a dayandırıyordu. Bu çarpıcı görüşü ile ilgili Stoacı Ariston; “Başını Platon, kuyruğunun Piron, ortasının ise Megara okuluna mensup Diodoros Kronos’un meydana getirdiği bir felsefesinin olduğunu belirtmiştir.

 Arkesilaos, tüm bu eleştirilere karşı Platon’da da bir nevi Şüphecilik olduğunu belirtmekteydi. Cicero’dan öğrendiklerimize göre Arkesilaos, Platon’un özellikle Sokrates’i anlattığı eserlerde bu görüş olduğunu savunur. Platon’un bu eserlerinde gerçekten de Sokrates, net bir görüşü savunmaz. Karşısındakinin görüşlerini soru sorarak çürütmeye çalışır. Hatta yeri gelir ortaya çıkan yeni görüşü de aynı şekilde eleştirir. Septikler daha önce de belirtildiği gibi sadece Şüpheci/Kuşkucu demek değildir.onurcoban Aynı zamanda doğruyu arayan sürekli sorgulayan araştırmacılardır. Sokrates’de sürekli bilgiyi sorgular, doğru olana ulaşmaya çalışır. Cicero’ya göre de bu konuda Arkesilaos haklıydı. Onun yaptığı aynı Sokrates (doğal olarak Platon) gibi sorgulamak ve kesin emin olmadığı bir şeye inanmamaktı.

 Arkesilaos’un Akademinin başına geçmesiyle bu bakış açısı Akademiye yerleşti. Aslında günümüzde dahi Platon’un salt şüpheci olduğu iddia edilmez. Elbette Arkesilaos’un belirttiği unsurlar vardır. Ancak Platon’un Felsefesini Septisizm olarak değerlendirmek oldukça radikal bir düşüncedir. Ancak yaklaşık 200 yıl boyunca bu kabul görmüştür.

 Yüzyıllar sonra Cicero, bu dönemi incelerken Arkesilaos ve Piron’a hak verir. Çünkü hiçbir şeyin tam olarak kavranması mümkün değildir. Bir şeyin doğru olduğundan tam olarak emin olamıyorsak bir görüş belirtmek de hatalı olacaktır.

 Arkesilaos, ahlak konusunda göreceliğin var olmasının Kuşkuculuğa temel oluşturduğu söyler. Bu açıdan dönemin en önemli akımlarında Stoacılığı eleştirir. Hatta bu eleştiriler sonunda savunmasız kalan bu okulun öğrencilerinden Krizippos (Khrysippos) ciddi değişikliklere gitmek zorunda kalmıştır.

 Bu dönemde de Pironculukta olduğu gibi teori ve pratik şüphecilik sorunu ortaya çıkmıştır. Teoride hiçbir görüşe katılmamak uygulanabilir olsa da pratikte bu çok zordur. Piron’un zamanında gündelik yaşamda birçok sorun yaşadığını belirtmiştik. Arkesilaos bu sorunu çözmek için kesin bir şey söylemese de, akla uygunluğun gerekli olduğunu söyler. Ancak bu konuda daha ayrıntılı açıklamaları Akademinin bir başka önemli ismi Karneades yapar.

 Karneades’in (Carneades) Akademide başkanlık yaptığı döneme Yeni Akademi ismi verilir. Bu dönemde de Şüphecilik akademinin ana görüşü olur. Karneades’in felsefesi, en iyi şekilde yaptığı Roma yolculuğuyla açıklanır. Diplomatik bir görev için İ.Ö. 155 yılında Atina’nın üç önemli okulu Roma’ya temsilci gönderir. O dönemde Roma İmparatorluğu Atina’yı çoktan fethetmiştir. Özellikle Stoacı bir felsefeyi benimseyen Roma’ya Aristotelesçi Kritolaos, (Critolaus) Stoacı Babilli Diogenes ve Akademiden Karneades Roma senatosunda konuşmalar yaparlar.

 Karneades bu toplantıların ilk gününde bir konuyu kendi üslubuyla savunur ve dinleyicilerin hem onayını hem de beğenisini toplar. Ancak ertesi gün yaptığı konuşmada, bu sefer söylediklerinin tam tersini savunan bir konuşma yapar. İlginç bir biçimde yine konuşmacıların onayını ve beğenisi kazanır. Burada göstermek istediği tek bir doğrunun olmadığı, bir savı savunmanın gerçekçi olamayacağıdır. Bu Roma İmparatorluğu gibi sabit kurallara dayalı bir dünya görüşünü savunan devletin kabul edebileceği bir şey değildir. Senatonun önde gelenlerinden ünlü Yaşlı Cato buna şiddetle karşı çıkar ve bu sapkın görüşlü filozofların bir an önce Roma’dan gitmesini ister.




 Karneades, Larissalı Philon ve sonradan Akademinin başına geçen Kleitomakhos (Clitomachus) gibi filozoflarında hocalığını yapmıştır. Hocası Arkesilaos gibi Stoacılığı eleştirmiştir. Bunu yaparken de önemli Stoacı Krizppos’u hedef alır. Ancak tamamen farklı görüşü savunduğu bu filozofun da hakkını verir. Diogenes Laertius’un belirttiği üzere” Krizippos olmasa ben de olmazdım” der.

 Stoacılara en önemli eleştirilerinden biri Tanrı anlayışıdır. Stoacılar, genellikle insanların “Tanrının var olduğunu” söylediklerini, bu genellemenin de, Tanrının var olduğunu gösterdiğini söyler. Çünkü Tanrı olmasaydı bu düşüncede olmazdı. Karneades ise bu ortak görüşü kabul eder. Ancak bunun Tanrının var olduğu değil, İnsanların Tanrıların varlığına dair bir inanç beslediklerinin kanıtı olduğunu söyler. Daha sonraki şüpheciler Cicero ve Sextus Empiricus, Karneades’in görüşlerinden hareketle Tanrıların varlığın sorgularlar. Örneğin Tanrılar, insanların gibi duyulara sahip midir? Eğer koku, tat gibi duyulara sahip değillerse İnsanlar, Tanrılardan daha üstün olur ki bu imkansızdır. Eğer bu duyulara sahiplerse kötü tat ve kokuları da almaları gerekir ki bu da Tanrının kusursuzluğuna gölge düşürür. Bu varsayımlara göre Tanrı yoktur.

 Karneades, Pironculuktan beri olan pratik yaşamdaki kuşkuculuk sorunu için, gündelik yaşamda olasılıklara göre hareket etmemiz gerektiğini belirtiyordu. Gerçekten de hiçbir konu da emin olamıyorsak nasıl yaşayacaktık? Bu noktada en makul gelen olasılığı zorunlu kabul etmemiz gerektiğini söylüyordu. Ancak bu yine de yüzde yüz bir kabul değildi. Daha çok pratik yaşama devam edebilmek için bir yoldu. Mesela hırsızlık yapmak doğru mudur, yanlış mıdır? Çoğu insan bunun yanlış olduğunu söyler. Ancak bazı insanlar ise aç kalacağıma hırsızlık yaparım daha iyidir der. Bu iki görüş arasında yüzde yüz doğru seçilemez. Çünkü aç olan bir kişi hırsızlık yapmaz ve başka da şansı olmadığından da ölürse bu o kişi için kötü bir sonuçtur. Şüpheciler bu durumların, kendinde yani özü itibariyle iyi ve kötü bir şey olmadığını gösterdiğini belirtirler. Eğer hırsızlık yapmak özü itibariyle kötüyse bu herkes için her durumda öyle olmalıydı. Ancak doğada hiç bir şey bu kadar kesin değildir.onurcoban.net Öyleyse hırsızlık yapmak konusunda karar ne olacaktır? Karneades, toplumsal genel görüş, ahlaki genel normlar ve hırsızlık yapılması sonucunda oluşan iyi-kötü sonuçlarını değerlendirir. Ortaya çıkan algılar toplamı hırsızlığın kötü olduğu sonucunu çıkarır. Evet belki yüzde yüz bir sonuç değildir ama “genelde” hırsızlık kötü, yanlıştır. O zaman gündelik yaşamda bunu kabul etmemiz gerekir. Ancak bu konuda da hep şüpheci olmak gerekir.

 Bu göreceli şüpheci görüş daha sonraki yüzyıllarda da kendine taraftar bulmuştur. David Hume, Berkeley, Kant ve Poper’da bu yaklaşımdan izler vardır. Ancak bu filozoflar farklı felsefi ekollerin temsilcileridir. Daha önce belirtildiği gibi akım olarak Septiklik devam etmese de belki biraz daha yumuşatılmış halleri yüzyıllarca devam etmiştir.

 Karneades’ten sonra Akademinin başına Kleitomakhos geçmiştir. Kleitomakhos, daha çok hocasının görüşlerini yaygınlaştırmaya çalışır. Aynı şekilde Stratonikeialı Metrodorus da bu görüşü benimser. Akademinin daha sonraki başkanlarından Larissalı Philon ise hem Cicero’nun hocası olması bakımından hem de getirdiği yeni görüşlerle önemli bir isim olmuştur. Daha önceki şüpheci akademi mensuplarının aksine “her türlü yargıyı askıda tutmak gerektiği” görüşünü ret eder. Ona göre Şüpheciler mümkün olduğu kadar doğruyu hedeflemelidir.

 Askalon’lu Antiokhos ise Stoacılık ile Akademiyi birleştirmeye çalışır. Ona göre Stoacılık Platon’dan ayrı bir görüş değil sadece ondan çıkmış bir yöntem farkıydı. Bu görüşe Cicero şiddetle karşı çıkar. Cicero’ya göre Antiokhos kendisini Septik olarak görse de aslında Zenon ve Krizippos’u takip etmektedir.

 Aynı şekilde Akademinin önemli isimlerinden Ainesidemos da bu görüşe şiddetle karşı çıkar. Ona göre bu yeni düşünce “Stoacılıkla dövüşen bir Stoacılıktır” Bu karşı çıkışı nedeniyle Ainesidemos okuldan ayrılmış ve İskenderiye’ye giderek Son Dönem Septikliğini kurmuştur.

 SON DÖNEM SEPTİKLİĞİ

 Akademinin gittikçe Kuşkuculuğu terk etmesi ve özellikle Antiokhos’un Stoacı görüşleri Akademi içerisine aktarması sonucunda, Ainesidemos İ.Ö. 1. Yüzyılda İskenderiye’ye gidip yeni bir Septik Okul kurar. Bu dönem Geç veya Son Dönem Septiklik olarak isimlendirilir.

 Ainesidemos, okuluna Pironcu olarak isim verir. Eserlerinin hiçbiri günümüze gelmese de Pironcu Konuşmalar adlı eserine yapılan alıntılar günümüze ulaşmıştır. Ainesidemos’un amacı artık “yolundan” çıktığını belirttiği Akademik Şüpheciliğin yanlışlarını göstermektedir.

 Ainesidemos, Şüpheci olmayan filozoflara dogmatik der. Bu filozoflar kesin gördükleri savlara üzerinden yani dogmalar üzerinden felsefe yaparlar. Ainesidemos’a göre Akademik Septikler de dogmatiktir. Çünkü Akademinin mensupları bazı konuları tasdik etmekte bazılarını da redetmektedirler. Oysa Pironculuğa göre hiç bir şeyde kesin yargı bulunmamak gerekir. Ainesidemos’a göre Akademi mensupları giderek Stoacılığa bağlanmakta adeta Stoacılıkla dövüşen Stoacılar haline gelmektedirler.

 Gerçekten de Karneades başta olmak üzere birçok Akademi üyesi bir orta yol bulma peşindedir. Onlara göre en makul olan algı gündelik yaşam için kabul edilebilir. Oysa Ainesidemosa göre bu Septisizme aykırı bir tutumdur.

 Daha sonraki yüzyıllarda Sextus Empiricus tarafından aktarıldığı üzerine Ainesidemos’un 10 adet argümanı bulunmaktadır. Bunlar;

 -Farklı Türden Hayvanlar Farklı algılara sahiptir

 -Farklı insanlar farklı algılara sahiptir

 -Farklı duyu organları farklı algılara yol açar

 -Aynı duyu farklı durumlarda farklı algılara yol açar

 -Algılar, algılanan nesnenin farklı durum, mesafe ve yerde bulunmasına göre değişirler

 -Algılar, algılanan nesne ve algılayan öznenin her zaman bir karışım olmasından dolayı güvenli değildirler.

 -Algılar, algılanan nesnenin miktarı ve parçaları bir arada bulunma biçimlerine göre farklıdırlar.

 -Hiç birşey kendi başına bir şey değildir: Her şey bir başka şeye görelidir.

 -Algılar, algılanan şeylerin bir arada bulunmalarının sıklığına veya seyrekliğine göre değişirler.

 -Ahlaki yargılar farklı hayat tarzlarına, alışkanlıklara, yasalara, inançlara bağlı olarak farklıdırlar.

 Agrippa’ya mal edilen argümanlarda ise bu sayı beşe iner.

 Şüphecilik hakkındaki en önemli kaynak İS 2. Yüzyılda yaşamış olan Sextus Empiricus’tur. Aynı zamanda bir hekim olan bu filozof Tarsuslu Herodotos’un okuluna mensuptur. En önemli özelliği Kuşkuculuk hakkındaki ayrıntıları günümüze taşımasıdır. Yazmış olduğu Pironculuğun Ana Görüşleri bu konudaki günümüze ulaşan en önemli kaynaktır.

 Sextus Empiricus, felsefecileri üç gruba ayırır. Dogmatikler, her konuyu bildiklerini ve doğrunun ne olduğunu keşfettiklerini söyleyenlerdir. Bunlar Stoacılar gibi okullardır. Negatif Dogmatikler ise Karneades gibi Akademik Şüphecilerdir. Bunlar her ne kadar şüpheci olsalar da doğrunun ulaşılamaz ve bilinemez olduğunu savunarak bir çeşit dogmatizmin içinde yer alırlar. Gerçek şüpheciler ise son grubu oluşturur. Kendisinin de dahil olduğu Pironcu bu şüpheciler gerçeğin bulunamadığını kabul eden ama bunun hep öyle kalacağı dogmasına da saplanmayan kişilerdir. Onlar gerçek bulunana kadar şüphe etmeye devam eden ve yargıları askıda tutan kişilerdir.

 Görüleceği gibi bir akım olarak Kuşkuculuk yüzyıllarca felsefe tarihinde kendisine yer bulmuştur. Günümüzde de şüpheci tutum devam etse de bu bir akım değil bir araç olarak görülür. Oysa yüzyıllarca Septikler bunu bir amaç olarak görmüşlerdir. Akademi döneminde felsefenin en önemli akımlarından biri haline gelmiş, özellikle Platon’un görüşleriyle birlikte öğretilmiştir. Ancak Roma’nın resmi felsefesi Stoacılık karşısında iyice zayıflamıştır. Ardından değişen dünyada Hristiyanlık gibi katı doğruları olan ve bir kurtuluş vaat eden din ile felsefe anlayışlarının karşısında tamamen güncelliğini kaybetmiştir. Şüpheciliğin yeniden gündeme gelmesi için Rönesans sonrası bilimsel aydınlanmanın yaşanması beklenecektir.

Yazının diğer bölümleri için tıklayınızFelsefeye bir bakış-Giriş-


Onur Çoban


.

Kirene Okulu

 Felsefeye bir bakış

24. Bölüm Kirene Okulu

Yazan: Onur Çoban

Haz…

 

Önceki bölümlerde anlatıldığı gibi felsefe tarihinin en önemli isimlerinden olan Sokrates, kendisinden sonra gelen düşünce akımlarını derinden etkilemiştir. Trajik ölümüyle de öğrencileri üzerinde kalıcı bir etki yaratmıştır. Sokrates’in doğrudan etkilediği öğrencilerinin felsefe okullarına genel olarak Sokratik veya Sokratesçi Okullar olarak isim verilir. Sokrates’in en önemli öğrencisi olan Platon ve onun da öğrencisi Aristoteles’e Büyük Sokratesçiler denir. Felsefe tarihinde görece daha az etkili olan Megara Okulu, Elis Eretria Okulu, Kirene Okulu ve Kinik Okuluna ise Küçük Sokratesçi Okullar ismi verilir.

 

Kirene (Kyrene) Okulu, Sokrates’in öğrencisi olan Aristippos (Aristippus) tarafından Afrika’nın kuzeyinde bulunan Yunan Kolonisi Kirene şehrinde kurulmuştur. Bu nedenle Aristippos’un izinden giden filozoflar Kirene Okulu içinde değerlendirilir.

 


Aristippos, İ.Ö. 435-356 yılları arasında yaşamıştır. Sokrates’in şöhretini duyup Atina’ya gelmiş ve onun öğrencisi olmuştur. Sokrates’in ölümünden sonra ise Sicilya’da bulunan Sirakuza kentine gelmiş ve burada kral 1. ve 2. Dionysios’ların himayesinde kalmıştır. En sonunda doğduğu Kirene’ye dönmüş ve burada okulunu kurmuştur.

 

Aristippos, Sokrates’e karşı bir bağlılığı olsa da aynı zamanda Sofistlerin de görüşlerini benimsemişti. Onun ortaya atmış olduğu felsefeye Hazcılık veya Hedonizm adı verilir. Onun hazlara verdiği bu önem felsefe tarihi boyunca da etkisini sürdürmüştür. Helenistik Felsefenin önemli akımlarından Epikurosçuluk ve onun kurucusu Epikuros (Epikür) bu hazcılığı daha da geliştirmiştir. Yüzyıllar sonra ise Jeremy Bentham ve John Stuart Mill tarafından ortaya konulan Yararcılık / Faydacılık (Utilitarianism / Utilitaryanizm) ve kısmen de benzer kavramları taşıyan William James, Charles Sanders Peirce ve John Dewey’in öncülüğünü yaptığı Amerikan Pragmatizmin kökenlerini burada bulmak mümkündür. Ayrıca sosyolojide de İşlevselcilik (Fonksiyonalizm) olarak hazcılık kendini gösterir.

 

Aristippos’un ortaya koyduğu argümanların çoğu, diğer Kireneliler tarafından da benimsenmiştir. Aristippos, hocası Sokrates gibi “iyi nedir?” sorusunun cevabını aramaktaydı. Daha önceki bölümlerde anlatıldığı gibi Sokrates için iyi olan mutluluktu. Bu mutluluğa ulaşmak için erdemli olmak gerekirdi. Erdemli olabilmenin en önemli koşulu ise bilgili olmaktı. Oysa Aristippos, iyi olanı haz (Hedone) olarak görür. İnsan doğduğundan beri zevk aldığı şeylerin peşinde koşar. Ona zevk veren hazlar yaşamın en önemli nedenidir. Haz duyabildiğimiz zaman gerçek anlamda mutlu oluruz. İşte Aristippos’ta bundan yola çıkarak, hazların önemini vurgulamıştır.

 

İnsanlar için temel iki duygu vardır. Biri haz diğeri ise acıdır. Hazlara ulaşmak isterken acıdan da kaçma eğiliminde oluruz. Aslında hem haz hem de acı birer uyarımdır. Ancak haz daha yumuşakken, acı daha serttir. Bu nedenle acıdan uzak durmak isteriz. Hazın yokluğu acı, acının yokluğu haz değildir. Bu durumlar sadece ara durumlardır.onurcoban

 

Haz sadece haz olduğu için tercih edilir. Hazlar arasında daha değerli olan diye bir şey yoktur. Tüm hazlar eşittir. Cinsellik, yemek yemek gibi bedensel zevklerle haz yaratır. Aynı şekilde yurdunun refahı da ruhumuzda bir haz yaratabilir. Hazzın ne olduğunun bir önemi yoktur. Önemli olan haz duymaktır.

 


Kyreneliler için bedensel olan haz ve acılar, ruhsal olan haz ve acılardan daha şiddetlidir. Bize duygusal, ruhsal yönden haz yaşatan şeyler iyi olsa da, bedensel hazlarımız her zaman daha ön plandadır. Bu nedenle Kireneliler bedensel hazları daha çok vurgulamışlardır.

 

İnsanın amacı anlık hazlar olmalıdır. Mutluluk ise bu hazların toplamıdır. Hem gelecekteki hem de geçmişteki hazlar, mutluluğu oluşturur. Ancak hazlar salt haz oldukları için iyidir. Mutluluk ise aslında haz olduğu için... Bu hazzı, mutluluğun üstüne koyan bir düşüncedir. Ancak hazları mutluluk yaratacak diye üst üste koymak akılcı değildir. Bu haz yığını sadece yorgunluk yaratacak ve hazların etkisini kaybetmesine neden olabilecektir. Bu nedenle uzun süreli düşünmemeli anlık hazlara önem verilmelidir. Bir kişi hayatı boyunca bir kez bile anlık haz yaşasa, bu iyi bir şeydir.

 

Kireneliler, hazza verdikleri önem nedeniyle oldukça eleştirildiler. Onların hazza ulaşmak için var olan birçok etik kavramı çiğnemeyi göze almaları tartışmalara nedenonurcoban.com olmuştur. Ancak Aristippos ve ardılları hazcılık yaparken aklıselim olmanın da önemini vurgularlar. Onlar için bilge olmak önemlidir. Ama şu unutulmamalıdır. Bilge bir insanın kıskançlık, kin gibi duyguları taşıması beklenmez ama bilge biri haz da duyar, acı da çeker.

 

Hazların nasıl oluştuğu Kireneliler için önemli değildir. Uygunsuz bir biçimde de olsa önemli olan hazza ulaşmaktır. Onlar için meşru ya da uygusuz haz diye bir şey yoktur. Onlar için doğal olan iyidir. Din, devlet, ahlak kuralları tamamen insanların oluşturduğu şeylerdir. Teorik olarak bu düşünce başlarda mantıklı gelse de toplum yaşamında bir takım sorunları da beraberinde getirir. Eğer haz yaratıyorsa hırsızlık, cinayet gibi toplum tarafından olumsuz olarak değerlendirilen davranışların yapılmasının önü açılabilir. Kireneliler, toplumsal kısıtlayıcı kuralları da yadırgarlar. Bir kısmı açıkça demese de bir kısmı hazza ulaşmak için her şeyin yapılabileceğini kabul ederler. Hazcılığa yapılan en büyük eleştirilerin nedeni budur. Bu düşünce de ileride, önceden belirttiğimiz isimler tarafından daha gerçekçi temellere oturtulmaya çalışılacaktır.

 

Bir başka Sokratesçi okul Kinikler dünya nimetlerinden tamamen kendini çekmeyi savunurken, Kirene Okulu dünya nimetlerinden tamamen faydalanmayı savunur. Bu anlamda karşıt iki akım haline gelmişlerdir. Ancak Kinikler gibi tek bir devlete tek bir yasaya bağlı kalmanın anlamsızlığını kabul ederler. Kinikler gibi onlarda “dünya vatandaşlığı” kavramına sıcak bakarlar.

 

Aristippos ile ilgili birçok anekdot anlatılır. Örneğin, Kral Dionysios hem ona hem de Platon’a ne istediklerini sorar. Platon, kitap alırken, Aristippos para alır. Bunun nedenini soranlara “Benim paraya, Platon’un kitaba gereksinimi var” der. Bir başkasında ise; Dionysios ona “Neden filozoflar zenginlerin kapısına geliyor da, zenginler filozofların kapısına gitmiyor” diye sorunca “Çünkü filozoflar, kendilerine neyin olmadığını bilirler, öbürleri ise bilmez” diye cevap verir. Bir gün bir gemi yolculuğunda, korsanların yaklaştığını görünce parasını denize atar. Ardından ekler “Aristippos bu para yüzünden ortadan kalkacağına, bu para Aristippos için ortadan kalksın.”

 

Kirene Okulunun diğer üyeleri şunlardır:

 

Aristippos’un kızı Arete, babasından sonra okulun idaresini eline alır. Ardından oğlu Genç Aristippos’a bu felsefeyi öğretmiştir. Genç Aristippos’a bu nedenle “annesinin yetiştirmesi” anlamındaki metrodidaktos lakabı verilmiştir.

 

Genç Aristippos’un öğrencisi Theodorus, önceleri Tanrıtanımaz /ateist, daha sonraları ise Tanrı ismiyle bilinir. Theodorus’un birçok görüşü ileride Epikuros’u etkilemiştir. Tanrıları yok saymış, zina, hırsızlık gibi şeylerin ayıplanmasının suni olduğunu belirtmiştir. Bu nedenle bunların doğada ayıp olmadığını belirtir. Hazza ulaşmak için meşruluk aranmamasını savunan en önemli isimlerden biridir.

 

Bir diğer önemli isim ise İskenderiye de dersler veren Hegesias’tır. Kinizm de içeren düşünceleri giderek daha da radikalleşmiştir. Hegesias ve onu takip edenlere göre mutluluk olanaksızdır. Çünkü yaşam boyunca hem beden hem de ruh sürekli acı çeker. Bu durumda yaşam gibi ölümde istenebilecek bir şeydir. İnsan yaşamında acıdan kurtulamıyorsa ölümü seçebilir. Bu düşünceleri ile insanları ölüme ikna etmiş ve birçok öğrencisi intihar etmiştir. Bu nedenle kendisine peisithanatos yani ölüme ikna eden ismi verilmiştir. Bu olumsuz etkili duruşu nedeniyle Mısır hükümdarı Ptolemaios İskenderiye’de ders vermesini yasaklamıştır. Bazı görüşlere göre de sürgün edilmiştir. Hegesias olumsuz felsefe anlayışının en önemli kişilerinden biri olarak tarihe geçmiştir.

 

Aristippos’un öğrencisi Kireneli Antipatros (Antiparter, Cicero’nun belirttiğine göre kördü), Antipatros’un öğrencisi Kireneli Epitimedes, Paraibates ve Annikeris gibi filozoflar Kirene Okulu’nun diğer temsilcileridir.  Özellikle Annikeris, Theodorus ve Hegesias’la birlikte Kirene Okulunun en önemli üç kolunu oluşturmuştur.

 Yazının diğer bölümleri için tıklayınızFelsefeye bir bakış-Giriş-


Onur Çoban


.

 

Kinik Okulu

Felsefeye bir bakış

23. Bölüm Kinik Okulu

Yazan: Onur Çoban

“Gölge etme başka ihsan istemem”

 

Önceki bölümlerde anlatıldığı gibi felsefe tarihinin en önemli isimlerinden olan Sokrates, kendisinden sonra gelen düşünce akımlarını derinden etkilemiştir. Sokrates’in en önemli öğrencisi olan Platon ve onun da öğrencisi Aristoteles’e Büyük Sokratesçiler denir. Felsefe tarihinde görece daha az etkili olan Megara Okulu, Elis Eretria Okulu, Kirene Okulu ve Kinik Okuluna ise Küçük Sokratesçi Okullar ismi verilir.

 

Küçük Sokratesçi okullardan biri olan Kinik Okulu’nun (Kynik Okulu, Sinik Okulu) kurucusu Antisthenes’tir. Onun izinden giden filozoflara Kinikler (Kynikler, Sinikler) bu akıma da Kinizm (Sinizm) adı verilmiştir. Bu filozofların kuşkusuz en önemli temsilcisi Sinoplu Diogenes (Diyojen)’dir.

 

 Antisthenes, Atinalı bir baba ile Trakyalı bir kadının çocuğu olarak İ.Ö. 444’te dünyaya gelmiştir. Onu biraz da aşağılamak için safkan Atinalı olmadığı zaman zaman yüzüne vurulmuştur. Önceleri Sofist Gorgias’ın öğrencisi olmuştur. Diogenes Laertius’un Ünlü Filozofların Yaşamları ve Görüşleri eserinde bahsettiği üzere hitabet sanatını ondan öğrenmiştir. Özellikle “Gerçekler ve Teşvikler” adlı eserinde bu belirgindir. Ardından Sokrates ile tanışınca, onun hayat görüşünden oldukça etkilenmiş ve öğrencisi olmuştur. Sokrates’in trajik ölümü sonrasında kendi okulunu açmak istemiştir. Ancak o dönemde safkan Atinalı olmayanların şehir merkezinde bir okul açma izni verilmemekteydi. Aynı Aristoteles gibi o da şehrin biraz dışında bir okul açmak zorundaydı. Bunun üzerine Kynosarges gymnasium’da okulunu kurmuştur. Kynosarges, “beyaz ve hızlı koşan köpek” anlamına gelir. Kinik kelimesinin kökeni olan bu yer nedeniyle orda felsefe yapanlara Kinik (Kynikoi) yani köpeksi adı verilir. Başlangıçta bu ismi okulun yeri nedeniyle kullanmışlardı. Ancak zamanla Kiniklerin felsefe anlayışı ve yaşam biçimleri de bu “köpek” lakabının üzerlerine yerleşmesine neden oldu. Özellikle Diogenes gibi isimler bunu gururla kullandı.

 




Antisthenes ve çoğu Kinik filozof, doğa felsefesi ile ilgilenmemiştir. Onlar için ahlak ve mantık konuları daha önemli olmuştur. Diogenes Laertius, Antisthenes hakkında şunları yazmıştır:

 

“…Dünyada en büyük mutluluk nedir diye sorulunca, mutlu ölmek yanıtını vermiştir… Kötü bir kişi tarafından övüldüğünde, “Korkuyorum kötü bir iş mi yaptım” demiştir… “Felsefenin ne yararını gördün” diye sorulunca “Kendimle sohbet edebilmeyi öğrendim” diye cevap verir…”

 

Antisthenes günümüzde çoğu bize ulaşmamış onlarca eser yazmıştır. İyilik üzerine, Yiğitlik Üzerine, Deyiş Biçimleri Üzerine, Müzik Üzerine, Helene ve Penelope Üzerine gibi eserleri vardır.

 

Kinikler için Platon’un ideaları gerçek değildir. Bilindiği gibi Platon’da, görülen dünyanın dışında idealar dünyası olarak isimlendirilen bir dünya vardır. Asıl gerçekliğin idealar olduğunu savunan bir felsefe anlayışı getirmiştir. Platon tek tek cisimleri değil bir bütün, bir tümel olan ideaları savunuyordu. Yani bir “at ideası” vardır. Çevremizde gördüğümüz atlar bu at ideasından pay alan birer yansıma, birer gölgedir. Oysa Antisthenes başta olmak üzere Kinikler bu kavram ve tümellerin sadece zihinsel şeyler olduğunu, gördüğümüz cisimlerin salt gerçek olduğunu savunuyorlardı. Antisthenes “Bir at görüyorum ama atı görmüyorum” sözü önemlidir.onurcoban.com Diogenes ise, Platon’un idealar üzerine konuştuğunu görünce “Ben burada sadece masa ve üzerindeki çanağı görüyorum. Masa ve çanak ideasını görmüyorum” der. Bunun üzerine Platon “Masa ve çanağı görmeye gözlerin var ancak masa ve çanak ideasını bakacak zihnin yok” diye ona kızar. Kinikler teoriden çok pratik gerçekliğe inanıyorlardı. Örneğin Diogenes, devinim (hareket) yoktur diyen birine yanıt olarak, kalkıp dolaşmaya başlamıştır. Kuşkusuz bu eylem Kinik Filozofların hem düşüncesini hem de yaşam anlayışını çok iyi anlatır.

 

Kinikler ahlak konusuna oldukça önem verirler. Sokrates’in ahlak anlayışı onlar için referans noktasıdır. Sokrates gibi onlar da erdemin önemini vurgularlar. Sokrates, hayatın amacını mutluluk olduğunu, mutlu olmak için ise erdemli olmanın şart olduğunu söyler. En büyük erdem ise bilgili olmaktır. Sokrates’e göre sorgulamamak, bilgisiz olmak en büyük erdemsizliktir.

 

Kinikler’de hayatın amacının mutluluk olduğunu ve bunu erdemli olmakla sağlanacağını kabul ediyorlardı. Ancak Sokrates’le bu noktada ayrıldılar. Sokrates’in erdemli yaşamda savunduğu bir tür uyumdu. Gösteriş, zenginlik, statü, siyasi güç gibi insanların önem verdiği çoğu şey erdemli olmak için saçmaydı. Mal ve mülke aşırı önem vermek insanları mutlu etmez sadece kendilerini kandırırlardı. Ancak Sokrates tamamen dünyevi zevklere de karşı değildi. Cinsellik, içki, dostlarla sohbet gibi şeylere insan tamamen yüz çevirmemeliydi. Platon’un Şölen adlı diyaloğunda anlatıldığı gibi, Sokrates çoğunlukla içki içmezdi. Ancak yeri geldiğinde de kendini kaybetmeyecek şekilde içki içerdi. O bu tür şeylerin zevk verdiğinin farkındaydı. Bunlardan tamamen uzak durmamız insan için olumsuzluklar yaratabilirdi. Önemli olan bir uyumu sağlamak, dünyevi zevklerin hayatımızın amacı olmasının önüne geçmekti.

 

Oysa Kinikler böyle düşünmedi. Onlar zenginlik, statü gibi kavramlara tamamen karşı çıktılar. Onlar için önemli olan özgürlük ve bağımsızlıktı. İnsanlar, toplum içinde bir konuma gelmek için bu özgürlüklerinden feragat etmek zorundaydılar. Bu, bireyin mutlu olmasının önündeki en büyük engellerden biriydi. Aile, toplum, din ve devlet gibi kavramlar sadece bireyin bağımsızlığını engellemekteydi. Diogenes “Ben bir dünya vatandaşıyım” sözü ile bir ülkeye değil tüm dünyaya ait olduğunu vurgulamıştı. Belki de bu söz onu ilk kozmopolit düşünür yapmıştır.

 

Kinikler, haz konusunda uyuma karşıydılar. Onlara göre hazlar dünyadaki en büyük kötülüktür. Antisthenes, “hazdan delilikten daha fazla korktuğunu” belirtmiştir. Hazlar insanın doğru düşünmesinin önüne geçer. Onu kendi kölesi haline getirir. Birini çok sevmek veya ondan nefret etmek yaşamımızı yönlendirir. Cinsellik gibi hazlar, doğru düşünmenin önüne geçebilir. Zevk almak için hatalı davranışlarda bulunabiliriz. Hazlar duygular yoluyla akıllımızın önüne geçebilir. Sokrates bunu dizginleyebileceğimizi savunuyordu. Kinikler ise bunun mümkün olmadığını… Hazlara bu derece karşı çıkmaları bir başka Sokratesçi Okul olan Kirene okuluna karşı olmalarını sağladı.

 


Kinik okulunun yaşam tarzı en güzel Sinoplu Diogenes (Diyojen) ile kendini gösterir. Babası Hikesios Sinop’ta devlet bankasının yöneticiliğini yaptığında sahte para basar. Olay ortaya çıkınca Diogenes, kimilerine göre Sinop’tan sürgün edilmiş, kimilerine de göre de korkup kaçmıştır. Atina’ya gelip Antisthenes ile karşılaşınca ise hayatı değişir. Söylendiğine göre Antisthenes’in öğrencisi olmak için çok çabalar. Antisthenes herkese yaptığı gibi onu da kovar. En sonunda da bastonunu havaya kaldırıp onu dövmekle korkutur. Ancak Diogenes, “Vur ama bir şey söyleyeceğini düşündüğüm sürece beni durduracak kadar sert bir odun bulmayacaksın” der. Antisthenes bunun üzerine onu yanına alır.onurcoban.com

 

Antisthenes gibi o da, sadece bir harmani giyer, elinde bir heybe ile dolaşırdı. Giyime kuşama önem vermez, bastonuyla sürekli şehirde dolaşır, dilencilikle para toplardı. Geceleri de Metroon’da bulunan bir fıçıda kalıyordu. Günümüzde, popüler kültürde de sıklıkla fıçıdaki bu evi ile resmedilmektedir. Bir gün elleriyle su içen bir çocuk görünce heybesindeki tası atar ve eliyle su içmeye başlar. Hatta bu olay üzerine “Küçük bir çocuk yalın yaşamda beni geçti” diyerek hayıflanır.

 

Diogenes ve Büyük İskender arasında anlatılan öyküler de ilginçtir. Günlük zevklerden tamamen kendisini soyutlamış olan bu filozof ile o devrin tartışmasız en büyük hükümdarı Büyük İskender birbirleriyle tamamen ters anlayışları temsil ediyorlardı. Diogenes, sokaklarda yatıyor, parayı ve şöhreti umursamıyordu. Büyük İskender ise istediği her şeye sahip ve o zamanlarda bilinen tüm dünyanın hükümdarı olarak güçlü bir hayat sürüyordu. Ancak Büyük İskender’in Diogenes’e saygı duyduğu gözükür. Onunla defalarca karşılaşmış ve bu karşılamalar hikayeleşmiştir. En bilinen hikâyede Büyük İskender, Diogenes’i görmeye gider. O sırada ev yaptığı fıçısının önünde güneşlenen Diogenes’e “Dile benden ne dilersen” der. Diogenes ise gölgesini kapatan Büyük İskender’e “Gölge etme başka ihsan istemem” diye cevap verir. Bu elbette gerçekten gölgesini kapatmasıyla birlikte, mecazen de bir anlam taşımaktadır. Büyük İskender’in heybetli, şatafatlı yaşamı, onun hazdan yoksun ve erdemli yaşam ışığına bir gölge gibi düşmektedir. Diogenes hakkındaki bu söz günümüzde de popüler kültürde, şarkılarda ve edebiyatta kendini gösterir. Bir başka hikâyede ise Büyük İskender “Eğer İskender olmasaydım, Diogenes olmak isterdim” der. Diogenes’de “Ben de Diogenes olmasaydım, İskender olmak isterdim” diye cevap verir. Farklı bir hikâyede İskender, ona “neden köpek dendiğini” sorar. Diogenes ise “Bana bir şey verene kuyruk sallıyorum, vermeyene havlıyorum, kötüleri de ısırıyorum” der.

 

Diogenes, bir gemi yolculuğu sırasında korsanlarca yakalanır ve köle olarak satılır. Ancak bunu çok sıradan karşılar. Hatta esir pazarında satılırken ne iş yaptığı sorulunca “ben insanları yönetirim” der. O sırada orda olan Kseniades’e satılmasını ister. Çünkü Kseniades’in bir efendiye ihtiyacı olduğunu belirtir! Kseniades bu aykırı konuşan kişiyi satın alıronurcoban ve onu çocuklarının öğretmeni yapar. Dostları onu kurtarmak istese de buna karşı çıkar. Ona göre aslanlar bakıcıların kölesi değildir. Bakıcılar aslanların kölesidir. Bir söylentiye göre ölümü, kendi nefesini tutması sonrası olmuştur. Yine bir efsaneye göre, İskender’in öldüğü gün, Diogenes’de hayatını kaybetmiştir. Karga, Atina Halkı, Mektuplar, Ölüm üzerine gibi onlarca eser yazdığı varsayılır. Kimilerine göre ise hiç bir şey yazmamıştır.

 

Antisthenes ve Diogenes hazır cevap ve lafını esirgemeyen kişilerdi. Örneğin; Antisthenes; Atinalılara eşekleri, meclis kararıyla at yapmaları önerdi. Atinalılar bunu anlamsız bulunca, “Ama aranızda hiç bir şeyden anlamadıkları halde, sırf oylamayla komutan olanlar var” diye cevap verdi. Diogenes, bir gün ciddi bir konudan bahsederken kimsenin onu dinlemediğini fark eder. Bunun üzerine kuş gibi ötmeye başlar. İnsanların bu kuş sesini duyup yanına gelmesi üzerine, “Maskaralık oldu mu güzelce gelirsiniz ama ciddi konular olduğunda umursamazsınız” diyerek insanları eleştirir. Diogenes, yaşlandığında artık boş vermesi gerektiğini söyleyenlere, “Stadyumda bir koşucu olsam, bitiş çizgisine yaklaştığımda boş mu verecektim” diye karşılık verir. Günümüzde Sinop’ta bulunan heykelinde olduğu gibi elinde bir fenerle dolaşır ve “adam arıyorum” derdi.

 

Özellikle Platon, bu mütevazı yaşamı, tam tersi bir biçimde ünlü olma merakı olarak görür ve Diogenes’i eleştirdi. “Ona acımak istiyorsanız çekip gidin” diyerek insanlara bu durumu göstermek istedi.

 

Platon’a göre Diogenes, Sokrates’in delirmiş haliydi!

 

Diğer Kinikler ise kısaca şunlardı;

 

Diogenes’in öğrencisi Monimus, Sirakuzalıydı. Diogenes’in ününü duymuştu ancak o sırada bir bankerin hizmetlisi olduğundan ondan ders alamıyordu. Deli numarası yaparak efendisinin onu bırakmasını sağladı. Ardından da Diogenes’e kendini adadı.

 

Krates (Crates) Diogenes ünlü öğrencilerinden biridir. Her eve girip öğüt vermesinden dolayı çilingir lakabıyla tanıdır. Zengin olmasına rağmen tüm parasını dağıtmış ve Kiniklerin yaşam biçimine ayak uydurmuştur. Söylenene göre dirençli olmak için yazın kalın, kışında ince giyerdi. Büyük İskender yağmalanmış yurdunun onarılmasını isteyip istemediğini sorunca “Ne gerek var, belki başka bir İskender gelip yine yıkacak” demiştir. Krates ayrıca Stoa Felsefesinin kurucusu olan Kıbrıslı Zenon’un hocalığını da yapmıştır.

 

Bir başka Kinik Filozof ise Metrokles’tir. Kız kardeşi Hipparkhia’da onun gibi bir filozoftur. Her ikisi de Kinik görüşü benimser. Hipparkhia etkilendiği Krates ile evlenmek istemiştir. Krates ise hiçbir şeyi olmadığını söyler ve böyle bir yaşamı seçmesi durumda onunla evleneceğini belirtir. Hipparkhia bunun üzerine Kinikler gibi giyinip yaşamaya başlar. Metrokles’in Theombrotos ve Kleomenes adında öğrencileri olmuştur. Theombrotos’un ise İskenderiyeli Demetrios adında öğrencisi; Kleomenes’in ise İskenderiyeli Timarkhos ve Efesli Ekhekles adlı öğrencileri olmuştur.

 

 Diğer Kinik Filozofları ise şunlardır: Diogenes’in öğrencisi Onesikritos (İskender’in seferlerine katılmasıyla bilinir), Meşe ormanı lakaplı Menandros, Aeginalı Philiskos, Menippos ve Kinik Menedemos (Elis Eretria Okulunundaki ile karıştırılmaması gerekir.)

 

Ayrıca Diogenes Laertius tarafından Kinizmin içinde gösterilmeyen ancak günümüzde Kinik Filozoflardan kabul edilen Borysthenesli Bion önemli bir isimdir. Onun hakkındaki çoğu bilgi yine bir Kinik olan Megaralı Teles sayesinde günümüze gelmiştir. Hem şair hem de yaşadığı Megalapolis kenti için bir yasa koyucu olan Cercidas (Kerkidas) ise bir başa Kinik filozoftur.

Yazının diğer bölümleri için tıklayınızFelsefeye bir bakış-Giriş-


Onur Çoban


.

Elis Eretria Okulu

Felsefeye bir bakış

22. Bölüm Elis Eretria Okulu

Yazan: Onur Çoban

Megara Okulun izinde…

 

            Önceki bölümde anlatıldığı gibi; felsefe tarihinin en önemli isimlerinden olan Sokrates, kendisinden sonra gelen düşünce akımlarını derinden etkilemiştir. Sokrates’in doğrudan etkilediği öğrencilerinin felsefe okullarına genel olarak Sokratik veya Sokratesçi Okullar olarak isim verilir. Sokrates’in en önemli öğrencisi olan Platon ve onun da öğrencisi Aristoteles’e Büyük Sokratesçiler denir. Felsefe tarihinde görece daha az etkili olan Megara Okulu, Elis Eretria Okulu, Kirene Okulu ve Kinik Okuluna ise Küçük Sokratesçi Okullar ismi verilir.

 


            Elis-Eretria Okulu, Küçük Sokratesçi okullar arasında hakkında en az şey bildiğimiz ve görece daha az etkili olanıdır. Okul aslında iki farklı dönemden oluşur. Bu dönemleri de merkez aldığı konumlarıyla isimlendirilir. Aynı okul olsa da önceleri Elis Okulu, daha sonra da Eretria Okulu olarak bilinmekteydi. Günümüzde Felsefe Tarihçileri Elis-Eretria Okulu olarak isimlendirir.

 

         Elis Okulu, Sokrates’in öğrencilerinden biri olan Phaidon (Phaedo/Phaedon) tarafından Elis kentinde İ.Ö. 4. Yüzyılda kurulmuştur. Kimilerince köle lakabıyla tanınan Phaidon, ülkesinin işgal edilmesi nedeniyle tutsak alınmıştı. Ancak Sokrates’in çabalarıyla fidyesi ödenerek serbest bırakılmıştır. Ardından Sokrates’in öğrencilerindenonurcoban.com biri olmuştur. Ona ait olduğu kuşkulu birçok eser olsa da, Diogenes Laertius’un MS. 3.yüzyılda yazmış olduğu “Ünlü Filozofların Yaşamları ve Görüşleri kitabında belirtildiği üzerine Zopyros ve Simon adlı iki diyalog yazdığı kesindir. Platon’da, onun adını taşıyan Phaidon adlı diyaloğunu yazmıştır.

 

Sokrates’in ölümünden sonra Platon gibi birçok öğrencisi Atina’dan ayrılmak zorunda kalmıştır. Bu öğrencilerden biri olan Phaidon, diğer öğrencilerle birlikte Megara kentine sığınmışlardı. Bu kentte yine Sokrates’in izinden giden ve onun akranı olan Eukleides tarafından korunmuşlardır. Eukleides, burada kurmuş olduğu Megara Okulu’nda hem Sokrates hem de Elealı Filozofların düşüncelerini bir araya getirmeye çalışmaktaydı. Özellikle Elealı Parmenides’in varlık anlayışı ile Sokrates’in Ahlak anlayışı arasından bir uyum yaratmayı düşünüyordu.

 

            Phaidon ve onun peşinden giden birçok düşünür Megara Okulundan oldukça etkilendi. Daha sonra Elis’de kurdukları okulda bu görüşlerin etkisinde çalışmalar yapmışlardır. Bu nedenle Elis Okulunun Megara Okulunun bir parçası bir devam gibi görünmesine neden olmaktadır. Temel düşünceleri daha çok Megara Okuluyla aynıdır.

           Megara Okulu             

            Okulun temsilcilerinden olan Menedemos ise okulu doğduğu kent olan Eretria’ya taşımıştır. Bu nedenle okul bundan sonra Eretria Okulu olarak bilinir. Menedemos soylu bir aileden gelmekteydi. Önce askerlik yapan Menedemos,  Platon ile karşılaştıktan sonra felsefeye gönül verdi. Asklepiades’in önerisi ile Megara Okulunun önemli temsilcisi olan Stilpon’un öğrenciliğini yapmaya başladı. Onun Kinik Filozoflarına yönelen felsefesi Menedemos’u da derinden etkilemiştir. Ancak daha sonra benzer görüşlere sahip Elis Okuluna dâhil olmuş ve Eretria’da bu okulun en önemli isimlerinden biri olmuştur.

 


            Menedemos, herkesi eleştiren ve sert bir dili olan bir filozoftu. Giyim kuşama çok dikkat etmeyen, okulunda düzeni çok savunmayan biriydi. Önceleri Eretrialılar onu çok desteklemese de zamanla şehrin yöneticiliğini ona vermişlerdi. Hatta şehirde bulunan bir heykeli de vardı.

 

            Elis-Eretria Okulu daha sonraları Stoacılık ile iç içe geçmiş ve zamanla onun içinde erimiştir. Okulun başka önemli düşünürleri Elisli Pleistainos, Phliuslu Asklepiades, Moschus ve Ankhipylos’tur.

Yazının diğer bölümleri için tıklayınızFelsefeye bir bakış-Giriş-


Onur Çoban


.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...