Elealı Zenon

Felsefeye bir bakış

3. Bölüm Doğa Filozofları
  I-Elealı Zenon

Yazan: Onur Çoban


“Paradoks”

Elea Okulunun en önemli temsilcilerinden biri olan Zenon, ortaya attığı paradokslarıyla ünlü olup, yine aynı isimdeki Kıbrıslı Zenon ile karıştırılmamak için Elealı Zenon olarak hatırlanır.

Elea Okulu olarak isimlendirilen ve Parmenides ‘in görüşleriyle dikkat çeken bu eski Yunan felsefe okulunda, daha önce belirtildiği gibi boşluğun, çokluğun ve hareketin olmadığı, tek gerçekliğin teklik olduğu vurgulanmaktaydı. Parmenides’e göre var olan tekti ve birdi. Bu okulun ve özellikle Parmenides’in görüşlerini benimseyen Elealı Zenon, ortaya koyduğu akıl yürütmelerle felsefe tarihinde kendine yer bulmuştur.



Yaklaşık olarak İ.Ö 490-430 yılları arasında yaşadığı kabul edilen Elealı Zenon, daha sonra Platon gibi önemli isimlerin kullanmış olduğu diyalog yazım tekniğini ilk kez kullanan isim olarak kabul edilir. Karşılıklı konuşmaya dayanan bu yazım tekniği ile filozoflar düşüncelerini sanki sözlü bir anlatım varmışçasına ifade ederler. Ne yazık ki günümüzde doğrudan kendi yazdığı eserler çok az kalmakla birlikte özellikle Aristoteles’in yazmış oldukları sayesinde birçok paradoksu günümüze ulaşmıştır.

Elealı Zenon aslında kendi düşüncelerin orijinalliği sayesinde değil, kullandığı yöntem ile önemlidir. Gerçekten de görüşleri özellikle hocası Parmenides ’in savlarını doğru çıkarmak üzerinedir. Parmenides ‘in ortaya koyduğu tüm felsefi sistemi, kullanmış olduğu teknikle savunmaya çalışmaktadır. Aristoteles’in “diyalektik akıl yürütme” olarak ifade ettiği bu yöntem, çoğunluk tarafından doğru kabul edilen öncü görüşleri kullanarak, yine akla yatkın ve ikna edici ancak bilimsel olmayan sonuçlara ulaşma sistemidir. Bu yöntem Aristoteles’e göre bilimsel olarak asla kanıtlanamayacak/ kanıtlanması mümkün olmayan şeyler için gerekli bir yöntemdir. Ancak farklı kullanıldığında çıkan sonuçlar öncü kabul edilen şartlara göre “mantıklı” gelse de özünde “saçma” sonuçlar da doğurabilmektedir.  

Elealı Zenon’ da bu “saçma” sonuçlara ulaşmayı hedeflemekteydi. Ona göre Parmenides ‘in düşüncesine karşı olanların savlarını doğru kabul edersek bir dizi farklı sonuçlara gitmemiz olasıydı.onurcoban.com Düz bir mantıkla ilerlersek çıkan saçma sonucu kabul etmemiz gerekmektedir. Ancak gözlem ve deneyimlerimiz bu sonuçların doğru olmadığını göstermektedir. İşte bu tutarsızlık Elealı Zenon ’un ulaşmak istediği noktaydı.

Paradoks olarak ifade edilen bu görüşlerin en ünlülerini yine Elealı Zenon ortaya atmıştır. 14 adet olduğu düşünülen bu paradokslardan bazıları şöyledir:



Akhileus (Aşil) ve Kaplumbağa Paradoksu’nda; mitolojide önemli bir yeri olan çağının en güçlü ismi Aşil’in (Akhileus) bir kaplumbağa ile yarışa girdiğini düşünelim. Aşil, kaplumbağaya 1 metre avans vermiş olsun. Aşil bu 1 metreyi koşup, kaplumbağanın başladığı yere geldiğinde, kaplumbağa da 1 cm ilerleyecektir. Ardından Aşil kaplumbağanın ilk ilerlediği 1 metreye geldiğinde kaplumbağa yine 1 cm ilerleyecektir. Her ikisi de sürekli hareket halinde olacağından Aşil kaplumbağayı hiçbir zaman yakalayamayacaktır! Çünkü Aşil sürekli kaplumbağanın ilk noktasına ulaşsa da, milimetrik bile olsa sürekli kaplumbağanın da bir ilerleyişi olacaktır.www.onurcoban.com

Bu akıl yürütmeye göre bu sonuç tutarlı gözükmektedir. Ancak deney ve gözlemlerimiz hatta bilimsel bilgilerimiz Aşil’in kaplumbağayı yakalayıp geçeceğini gösterir. Bu durumu Elealı Zenon’da biliyordu. O da bu paradoksu ortaya attığında bu saçmaya indirgenen görüşü savunmadı ancak akıl yürütmenin de böyle bir tutarsız sonuç çıkarması da ortadaydı.

Zenon burada şunu anlatmak istedi. Eğer hareket denilen kavramı baştan kabul edersek Aşil’in kaplumbağayı asla yakalayamayacağını kabul etmemiz gerekir. Bunun doğru olmadığını yani hareketin bir yanılsama bir gerçeklik dışı olduğunu kabul edersek, gözlemlediğimiz gerçek olan Aşil’in kaplumbağayı geçmesini de kabul edebilirdik. Bu paradoks yüzyıllarca bir soru işareti olarak kaldı. Günümüzde matematiğin gelişmesi ve sonlu sayılar üzerinde yeni ortaya konan çalışmalar bu paradoksu açıklamaya yardımcı olmaktadır. Ancak Zenon’un burada bir kanıtlamadan çok bir akıl yürütme ortaya koymaktadır.

Uzay Paradoksunda, maddelerin dışında olan ve onları çevreleyen uzay sorgulanmaktadır. Eğer uzay varsa ve dünya onun içindeyse, uzayın dışında ne vardır? Uzayı da çevreleyen başka bir şey, onu çevreleyen başka bir şey diye gidildiğinde bu sonsuz bir döngüye neden olmaktadır. Elealı Zenon’a göre bu durum saçmalık yaratmaktadır.onurcoban.com

Elealı Zenon’un paradoksları, çoğu zaman gülünç ve saçma damgasına maruz kalsa da, Platon’un “Parmenides” adlı eserinde belirttiği gibi bizzat Zenon bunun böyle olmasını istemiştir.onurcoban.com

“Parmenides’in tezini saçma mı buluyorsunuz? Peki sizin teziniz Parmenides’inkinden daha mı az gülünçtür? Hayır. Sizin tezinizin, bu tezden çıkan sonuçların kendilerinin kabul edilemez olmalarından ötürü Parmenides’in tezinden hiç de daha az gülünç olmadığını size gösterebilirim. İşte Kanıtlarım…” (Platon, Parmenides, 128 b)     

Siyaset ile de doğrudan ilgilenen Elealı Zenon’un bir isyan sırasında ölmüş olduğu düşünülmektedir.

Yazının diğer bölümleri için tıklayınız: Felsefeye bir bakış-Giriş-
Onur Çoban

.

Parmenides


Felsefeye bir bakış

3. Bölüm Doğa Filozofları
  H-Parmenides

Yazan: Onur Çoban

“Hiç bir şey değişmez”

            Parmenides, her şeyin değişim içinde olduğunu söyleyen Herakleitos’un aksine; duyulara güvenmeden, salt bir akıl yürütme ile evrendeki her şeyin sabit olduğu görüşünü savunan ve kendisinden sonra gelen filozofları derinden etkileyen bir düşünürdür.



            Hayatıyla ilgili kesin bilgiler olmasa da yaklaşık olarak İ.Ö. 515 yıllında doğduğu kabul edilir. Aslında yaşadığı zamanla ilgili bilinen en önemli kaynak Platon’dur. Platon, hocası Sokrates’in henüz genç biriyken, orta yaşlı Zenon ve yaşlı Parmenides ile Atina’da yaklaşık İ.Ö 450’lerde karşılaştığını belirtir.

            Parmenides, Pythagorasçılardan özellikle Amenias’dan etkilendiği, hocası olduğu düşünülen Ksenophanes ’den birçok şey aldığı kabul edilir. Ksenophanes’in Elea Okulunun kurucusu olup olmadığı tartışılsa da, Parmenides bu okulun kurucusu ve en önemli temsilcisi olarak görülür.

            Parmenides, birçok eserini şiirsel bir dille yazmış hatta bunları Tanrısal bir vahiy ile öğrendiğini ifade etmiştir. Özellikle varlık kavramı üzerine görüşleri etkilidir. Parmenides’e göre “varlık vardır ve varolmayan var değildir.” Bir şey eğer varsa aynı zamanda yok olamaz. Bir şey eğer yoksa aynı zamanda var olamaz. Yani varlık ve yokluk arasındaonurcoban.com bir geçiş söz konusu değildir. Varlık, yokluktan gelemez, yokluğa da gidemez. Çünkü önceden yok olan bir şey “varlaşamazdır.” Bu değişimini açıklayabilecek bir kavram yoktur. Olsaydı zaten onu düşünürdük. Bu da onu zaten var yapardı. Var olan bir şey aynı şekilde, varlığını kaybedemeyeceğinden hiçbir zaman yok olamaz. Tüm bunlar gösterir ki Herakleitos’un dediği değişim gerçek değildir. Sadece bir yanılsamadır.



            Bir şeyin var olduğunu sadece düşünerek anlayabiliriz. Deneyim ve duyular bizi yanıltır. Eğer düşünmesi mümkün bir şeyi düşünürsek onun var olduğunu da anlarız. Olmayan bir şeyi düşünemediğimize göre; düşünülmesi mümkün olanla, var olması mümkün olan aynı şeydir.

Parmenides’e göre varolan tektir, birdir. Yani varlığın parçaları yoktur ve bölünemez. Çünkü bir nesneyi oluşturan parçalar aslıda bütünün özellikleriyle aynıdır. Bu da onu bütünden farklı bir şey yapmaz. Bununla bağlantılı olarak Parmenides boşluk diye bir şeyin olmadığını söyler. Çünkü varlığın dışında bir şey olmadığına göre bir varlık ikiye bölünebilseydi arada boşluk olması gerektiğini söyler. Örneğin elimize bir elma alalım. Tek gerçekliğin bu elma olduğunu düşünelim. Eğer elmayı ikiye ayırabilseydik iki parça arasından bir boşluk ortaya çıkardı. Oysa boşluk hiçlik anlamına geldiği ve bunun akıl yürütmeyle var olamayacağını söylediği için bunun imkansız olduğunu kabul etmemiz gerektiğini belirtti. Boşluk olmadan ikiye bölünme olmayacağına göre; parça, bölüm diye bir şey olmadığı sonucuna varılacağını belirtti. Tek olan varlıktı; bölünemez ve onun dışında bir şey olamazdı.www.onurcoban.com

Parmenides felsefesi görüleceği üzerine daha çok mantıksal bir akıl yürütmeye dayalı. Elbette günümüzde bu akıl yürütmenin eleştirilecek çok yönü var. Ancak çağına göre bu devrimsel bir düşünceydi. Doğa filozoflarının özellikle Herakleitos’un maddeci görüşlerine göre farklı bir felsefe ortaya çıkmıştı. Şaşırtıcı bir şekilde ortaya koyduğu felsefede doğruluk payı olan birçok konu vardır. Örneğin, parçanın bütünle aynı olması günümüze hiç de uzak değil. Örneğin insan vücudunun her yerinde DNA kodlarımızın olduğunu biliyoruz. Mesela bir gözle bir parmak fiziksel olarak çok farklı şeyler. Ancak her ikisi de insanın hücrelerini ve DNA kodlarını taşıyor. Yani “ben” dediğimiz her şey her iki organda da mevcut.

Boşluğun hiçlik olduğu özellikle uzay çağında ortaya çıkan bir konu... Bilindiği gibi uzayda mutlak boşluk olduğunu biliyoruz. Her ne kadar ışık ve çeşitli dalgalar uzayda dolaşsa da bildiğimiz anlamda maddenin olmadığı bir boşluk bulunmakta. Elbette Parmenides bu boşluğun olamayacağını kanıtlamaya çalışırken aslında hiçliğin tanımını da yapmaktaydı.

Ancak eleştirilecek de çok yön var. Örneğin deney ve duyusal konuları tamamen yok sayıp salt bir akıl yürütme ile ilerlemesi… İlginçtir ki bu durum yüzyıllarca sonra bile savunulacak hatta 17. Yüzyılda “Akılcılık” akımıyla birlikte büyük önem kazanacaktı. Ancak günümüz mantık anlayışıyla “düşünülemeyen” şeyin gerçek olup olmaması eleştiri konusudur. Örneğin Parmenides çağında, bilgisayarı kimse düşünemezdi. Oysa bugün bir gerçek... Parmenides, varlığın zamansallıktan bağımsız olduğunu savunuyordu. Çünkü önceden var olmayan (düşünülmeyen) sonradan var olamazdı (düşünülemezdi) Çünkü bir şey hiçlikten çıkıp varlık haline gelirse, hiçlik hiçlik olmaktan çıkardı. Tabi televizyon örneği anlaşılması bakımından çok yüzeysel verilmiş bir örnek olsa da bu durumu özetler.

Aynı şekilde ejderha düşünülen bir canlıdır. Hatta birçok efsanenin de kaynağıdır. Ancak bu düşünülen şey gerçekte hiç olmamıştır. Bu akıl yürütmeye göre (yine yüzeysel olsa da) hatalıdır.

Ancak hiçbir şeyin yoktan var olamayacağını 20. Yüzyılda Albert Einstein’ın teorilerinde ortaya koymuş olması yine ilginçtir.onurcoban Her ne kadar ilk çağ filozofları aynı zamanda birer bilim adamı da olsa Parmenides’in Einstein’ın düşüncelerini bilimsel olarak fark etmesi imkansızdı. O bu kavramı felsefesi sayesinde ortaya koymuştu.

Elea Okulunun en önemli temsilcisi olan Parmenides, Platon ve Aristo’nun birçok eserine konu olmuştu. Çağı için çok önemli bir isim olan Parmenides’i öğrencisi olan Zenon takip etmişti.
Yazının diğer bölümleri için tıklayınız: Felsefeye bir bakış-Giriş-
Onur Çoban


.

Ksenophanes

Felsefeye bir bakış

3.bölüm: Doğa Filozofları

  G-Ksenophanes

Yazan: Onur Çoban



İnsandan bağımsız Tanrı anlayışı


Felsefe tarihinde önemli bir yere sahip olan Ksenophanes (Xenophanes) aslında bir şairdir. Şiirlerinde yaşadığı dönemde var olan birçok dogmatik düşünceyi hicvetmesiyle ünlüdür. Özellikle çok tanrılı antik Yunan düşüncesini eleştirmiştir.

Ksenophanes, M.Ö 570 – 475 yılları arasında yaşamıştır. İzmir yakınlarında bulunan Kolophon kentinde doğmuş ancak diğer Anadolu kentleri gibi Pers işgaline uğrayan Kolophon’u terk etmiş ve gezgin bir hayat sürmüştür.




Ksenophanes, kimilerince Elea Okulu’nun kurucusu olarak gösterilse de, bazıları için bu okula dahil olmamış ama onlara eskin kaynağı olmuştur. Ancak her durumda Elea Okulunun en ünlü ismi Parmenides’i etkilediği bellidir.

Ksenophanes, özellikle tanrı anlayışını sorgular. Ona göre çok tanrılı antik dünya görüşleri hatalıdır. Günümüz popüler kültüründe de aşina olduğumuz ve sonrasında Roma Mitolojisini de belirleyen, Yunan mitolojisi; insanlara benzeyen, güçlü yanları olduğu kadar zayıflıkları da olan, çok sayıda tanrıdan oluşan bir mit yaratmıştır. Eski Yunan medeniyetinde gelişmekte olan felsefi ve bilimsel düşünce eleştirmeye başlasa da henüz bu mitten tam anlamıyla kurtulamaz. Hatta Ksenophanes’den yüzyıllar sonra bile tanrıları yok saydığı için ölüm cezasını alan kişiler olmuştur. (ki siyasi nedenlerle birlikte en önemlilerinden biri Sokrates’tir.) Bu genel kabul gören çok tanrılı anlayış yüzyıllar süren bir geleneğin süreci olsa da, kuşaklarca devamını sağlayan en önemli iki kaynak vardır. Bunlardan biri İlyada ve Odysseia’nın yazarı Şair Homeros diğeri ise didaktik şiirin babası kabul edilen Hesiodos’tur. Homeros ve Hesiodos’un eserlerindeki bu mit öğeleri Ksenophanes zamanında oldukça kabul görmekteydi.www.onurcoban.com

Yunan mitolojisinde, dönemin ahlak anlayışına ters düşen işler yapan tanrılar bulunmaktaydı. Oysa Ksenophanes’e göre tanrı mükemmel olmalıydı. Mükemmelliğin içinde kötü ve ahlak dışı şeylerin olması mümkün değildi. Bu durumun kaynağını, insanların tanrıları kendilerine benzer bir biçimde hayal etmeleri olarak belirtti. Yunan Mitolojisinde tanrıların insan formuna benzemeleri aslında insanların yarattığı bir kusurdu. Hatta bu kusur sadece Yunanlılara özgü değil tüm insanlık için geçerliydi. Ksenophanes en ünlü fragmanlarından biri bu durumu çok iyi ifade eder:

“Habeşler, tanrılarının yassı burunlu ve kara olduğunu söyler.
Oysa Trakyalılar, mavi gözlü, kızıldır der.
Halbuki sığırların, atların ya da aslanların elleri olsaydı da çizebilselerdi.
O zaman atlar at gibi çizerdi tanrılarını. Sığırlar sığır gibi.
Benzetirdi tanrılarını kendilerine her biri.”

Burada ifade edildiği gibi insanlar, tanrı kavramını kendilerine benzetme eğilimindedir. İnsanlar gibi ihanet eden, hırsızlık yapan, cinayet işleyen tanrıları var sayarsak; başka canlılarında kendileri gibi gözüken tanrıları düşündüğünü varsayabiliriz. Eğer hayvanların yazıp, bizim anladığımız anlamda konuşuyor olsaydı, belirttikleri tanrı bizimkinden çok farklı olacaktı. Hatta bir adım daha ileri gidildiğinde, İnsanların düşmanı olan şeytan anlayışı, hayvanlara en çok zarar veren insanla özdeşleyebilir. Eğer Ksenophanes’in dediği gibi hayvanları anlasaydık belki de onların şeytan imgesinin insana çok benzediğini görebilirdik. Bu soyut düşünceyi somutlaştırma anlayışının, giderek dogmatik bir yapıya evrilmesinin bir sonucudur. Ksenophanes bu düşünceyi şiirlerinde hicvediyordu. İnsanlar bile farklı ülkelerde farklı tanrı formlarını belirtiyorsa bu tanrı kavramında kusursuzluk bulunamazdı.

Ksenophanes, tanrı anlayışına komple karşı değildi. O sadece çok sayıda ve göreceli tanrılara karşıydı. Tanrının tek olması gerektiğini savunuyordu. Birçok düşüncesi tümtanrıcı (Panteizm) görüşle uyuşuyordu. Panteist düşüncenin temelinde olan her şeyin bir ve bu birin tanrı olması, doğadaki her şeyin tanrının bir parçası olması gibi görüşleri savunmakla birlikte bu inanç sistemi kendisinden sonra şekillenmiştir. Elea Okulunu, özellikle Parmenides’i bu görüşler etkilemiştir. Yüzyıllar boyunca felsefe hatta tasavvufta bu görüş karşılık bulmuş, Baruch Spinoza ile felsefenin en önemli gündem maddelerinden biri olmuştur. Ancak daha önce belirtildiği gibi Ksenophanes’in görüşleri daha temel bir düzeyde kalmaktadır.





  Ksenophanes ile ilgili bilgileri aktaran en önemli kaynak olan Aristoteles, Ksenophanes’in evrenle tanrıyı bir olarak kabul ettiğini belirtir. Ksenophanes’e göre tanrı birdir, tektir. Evren ve doğadan ayrı bir konumda yer almaz. Ancak farklı görüşleri de vardır. Ona göre Tanrı hiçbir zorluk çekmeden her şeyi zihin gücüyle yönetmektedir. Tanrı hareket etmez çünkü hareket etmesi onun “doğru” şekilde “doğru” yerde olmadığını gösterir ki bu da kusursuzluğuna gölge düşürür. Bu düşünceler evrenden ayrı bir yere konumlanmışonurcoban bir varlık izlenimi uyandırır. Bu ikilem Ksenophanes’in en çok eleştirilen yönüdür. Görüldüğü gibi Ksenophanes’in felsefesinin temelinde, tanrının mükemmel olması gerektiği düşüncesi yatmaktaydı. Kusurlu olan yani insana benzeyen bir tanrıya inanmak hatalı olurdu. Bir nevi akıl yürütme metoduyla geliştirdiği bu düşünceyi, şiirlerinde kitlelere ulaştırmıştır.

Sokrates öncesi filozofların neredeyse tamamı felsefe ile birlikte kozmoloji ile de ilgilenmişlerdir. Ksenophanes’de dünya ve evren hakkında görüşler ortaya koysa da, bu düşünceler kendinden öncesi filozoflara göre oldukça geriden gelmektedir. Ksenophanes’e göre dünya düzdür. Altta bulunan toprak ise sonsuza kadar gider. Doğudan doğan Güneş, her akşam batıda bulunan bir çukura düşmektedir. Ertesi sabah doğan ise eskisi değil yeni bir Güneş’tir.onurcoban.com Gökyüzünde bulunan yıldızlar kömür parçaları gibi yanan cisimlerdir. Bu gibi düşünceler o yıllarda bile eski kabul edilmeye başlamıştı. Görülüyor ki felsefede geliştirdiği eleştirel bakışı fizik konusunda sürdürememiştir. Ancak deniz fosilleriyle yapmış olduğu çalışmalar ilginçtir. Bilimsel anlamda bu alanda araştırmalar yapan ilk kişi olarak görülür.  

Diogenes Laertios’un belirttiğine göre Kolophon’un Kuruluşu ve İtalya’da Elea Yerleşmesi adlı eserler yazmış olan Ksenophanes ardıllarını etkilemesi bakımından felsefe tarihinde önemli bir yere sahiptir.
Yazının diğer bölümleri için tıklayınız: Felsefeye bir bakış-Giriş-
Onur Çoban



.

Pythagoras (Pisagor) ve Pythagorasçılık



Felsefeye bir bakış

3.bölüm: Doğa Filozofları

  F-Pythagoras (Pisagor) ve Pythagorasçılık

Yazan: Onur Çoban

Sayıların evrenle uyumu

        Matematik teorileriyle okullarda sıklıkla adı geçen Pisagor, felsefe tarihinde de oldukça önemli bir yere sahip olan bir düşünürdür. Özellikle onun mistik / dinsel bir okul kurmuş olması ve sayılarla ulaşmaya çalıştığı evrensel uyum antik çağda olduğu gibi ilerleyen yüzyıllarda da önemli bir konumda yer alır.

          Pisagor veya Pythagoras ın düşünceleri Pisagorcu Okul veya Pythagorasçı Okul olarak tanımlanan bir felsefe geleneğine bağlı birçok filozofu etkilemiştir. Ancak bu isimler özgün görüşlerini de felsefeye katmışlardır. Pythagorasçılık bu anlamda oldukça kapsamlıdır.




         Pythagoras (M.Ö. 570-  y. 495) Sisam  / Samos adasında doğmuştu. Hayatı boyunca Antik Mısır ve İran’a yolculuklar yaptığı bilinmektedir. Özellikle Doğu Kültüründen almış olduğu birçok öğretiyi, felsefe düşüncesinde kullanmıştır. Hayatının son dönemlerinde Güney İtalya’da Kroton şehrinde ünlü Pythagorasçı Okulunu kurmuştur.

    Pythagoras’ın felsefesini anlamak için onun matematik ile ilişkisini de irdelenmek gerekir. Pythagoras büyük bir matematikçiydi. Matematikle Felsefe arasındaki bu gelenek Descartes ve Leibniz gibi isimlerle yüzyıllar sonrasında bile devam edecekti.

Bir sayının karesi ve küpü kavramlarını Pythagoras’ın bulduğuna inanılır. Ayrıca okullarda öğretilen ünlü Pisagor Teoremi de, günümüzde çoğu kişinin Pisagor’u tanımasına yol açar. Görüldüğüonurcoban.com gibi sadece matematik için bile çok önemli bir konuma sahip olan Pisagor, aynı zamanda felsefe tarihi için de önemli bir düşünürdür. Ancak günümüzde sanki bu durum matematiğin gölgesinde kalmış gibidir.




Önceki üç büyük filozof (Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes ) İyonya okulunu temsil ederken Pythagorasçı okul farklı bir geleneği temsil ediyordu. Bu okul sadece bir düşünce okulu değil aynı zamanda bir din bir tarikat anlayışı güdüyordu. Ancak bunu yaparken felsefenin metotlarını kullanıyor ve önceki doğu mistisizm geleneğinden ayrılıyordu. Pythagorasçılar felsefeyi salt bilgiye erişmek için değil pratik çözümler üretmek günlük yaşamda kullanmak için çalışıyorlardı. Onlar İyonya Okulu gibi maddeyi değil (physici) matematiksel kavramları (mathematici) yaşamın temeline alıyorlardı. www.onurcoban.com 

       Pythagoras’ın felsefe geleneğine bakıldığından Dionizos / Dionysos kültü ile Orpheus öğretisinin önemli olduğunu görürüz. Yeniden doğma, bir doğum çarkına ruhun dâhil olması, ayinler sırasında kendinden geçme ve mistisizm burada en çok göze çarpan konulardır. Pythagoras’ın kendi kurduğu bu tarikat, belki de felsefe konusuna yönelmese; bir mit, bir dinsel akım olarak anılabilirdi. Ancak onun öğretileri çok daha derindir. Özellikle ileride Platon tarafından da örnek alınacaktır.

         Pythagoras’ın en önemli öğretilerinden biri ruh göçü anlayışıdır. Bu anlayış aslından Mısır ve Hindistan gibi kültürlerde binlerce yıldır vardır. Ancak Pythagoras bunu felsefi temellere dayandırmaya çalışır. Ruh ve Beden birbirinden ayrı iki kavramdır. Beden ölümlü ve değersizdir. Oysa ruh mutlak ölümsüzlüğe ulaşacağı güne kadar defalarca beden değiştirir. Bir insan ölümden sonra daha iyi veya daha kötü bir bedenle yeniden hayat bulabilir. Bu sonsuz çarkın bozulması felsefenin önemli konusudur.

     Pythagorasçılar sadece gizli bir tarikat olarak faaliyet göstermemişlerdir. Zaman zaman siyasi otoriteyi ele geçirmek içinde girişimlerde bulunmuşlardır. Bu durum ilerde birçoğunun öldürülmesine neden olmuştur. Bizzat Pythagoras’ın da, bu isyanlardan birinde öldürüldüğü söylenmektedir. (Ünlü efsanelerden biri düşmanlarından kaçan Pythagoras’ın bir fasulye tarlasına, inancı nedeniyle girmeyi kabul etmemesi sebebiyle yakalandığıdır) Kroton şehrinde neredeyse her konuda söz sahibi olmaya çalışmışlardır.

      Pythagoras’ın görüşüne bakmadan önce bilinmelidir ki, bu görüşleri gizlemek okulun başlıca görevlerindendir. Bu nedenle görüşlerin, sonradan aktarılma şeklinde günümüze ulaştığı bilinmelidir. Bu da hala bilinmeyen birçok konu olduğunu ortaya koyar.
           
         Pythagoras’ın temel görüşü Ruh göçüdür. Ölümden sonra başka bir bedene ruhun geçtiğini savunan bu görüşü eski çağlardan beri var olan bir düşüncedir. Pythagorasçılık da, ruh göçü sadece insandan insana olmaz. İnsan öldükten sonra bir hayvanın bedeninde de yeniden doğabilir. Bu anlayış doğanın bir bütün olduğu anlayışını da getirir. Pythagoras’ın ünlü yasakları arasında olan “et yeme” yasağı da burada önemlidir. Çünkü et yiyen bir kişi, daha önce tanıdığı veya atalarından birini kesip yemiş olabilir! Yeri gelmişken belirtelim. Pythagoras’ın bakla yeme yasağı ve yere düşün bir şeyi kaldıramama yasağı gibi görüşleri de vardır. Bu görüşleri tarikatın dinsel dogmaları yönünü içerir.

        Ruhun göçünün felsefe tarihi için önemi, bedenle ruhun ayrı olduğunu kabul etmesidir. Hatta bu iki farklı kavramın eşit olmadığını ruhun daha üstün bir varlık olduğunu belirtir. Oysaki beden kötüdür. Platon’un da ileride bu görüşü geliştirdiği hatta ortaçağ Hristiyan felsefesinin temelini oluşturduğunu biliyoruz. Pythagoras, insan yaşamında erdemlere inanırdı. Bir insan iyi bir yaşam sürerse doğuş çarkının bir sonraki aşamasında daha üst bir bedene, kötü yaşarsa daha düşük bir bedene gireceğini düşünüyordu. Reenkarnasyon günümüzde bile tartışılan bir kavram. Ancak burada Pythagoras ahlak anlayışına dikkatli bakmak gerekiyor. İyi bir ahlaka sahip olmak doğru olandır,onurcoban olması gerekeni yapmazsak ruhumuz asla huzura ulaşamaz. Günümüzde bile geniş kabul gören bu ahlak anlayışının temelleri Pythagoras geliştirmiştir. Bu dünyanın boş olduğu hatta acı çekmenin normal olduğu, oysaki ruhun bir sonraki yaşamda veya ulaşacağı mutlak üst seviyede huzura kavuşacağı öğretisi, düşünce tarihi için tanıdıktır. Pythagoras’ın bu görüşünün, sadece bireysel olarak değil toplumsal olarak da yansıması olacağı tabidir. Erdemli davranmanın bireysel ve toplumsal olarak olumlu sonuçlar doğurması beklenir. Ancak kurtuluşu bu dünyada beklememek (hatta bunu istememek) iktidar sahiplerinin toplumu dilediğince yönlendirmek için kullanabileceği bir açık kapıda bırakır. Pythagoras belki bunu istiyordu. O zaten Pythagorasçılar içinde üst bir sınıfın kontrolü alması gerektiğini savunuyordu. Tabi bunu yaparken görüşlerinde ciddiydi. Düzenin huzuru getireceğine inanıyordu.

            Bu düzen isteği onu matematiğe daha çok yaklaştırdı. Çünkü geometri ve aritmetik kusursuz çalışıyordu. Sayılar doğada sadece soyut varlıklar olamazdı. Öyle ki müzik bile matematiğin bir sonucuydu. Harmonia veya harmoni müzikte eşsiz bir şekilde yer alıyordu. Özünde, matematiksel yöntemlerle sesi doğru bir biçimde uyumlu hale getirmek mümkündür. Bunu ilk kez sistematik bir biçimde ortaya koyanlar Pythagorasçılar olmuştur. Telli çalgıların uzunluğunun değiştirilmesiyle farklı seslerin ortaya çıktığını bulmuşlar ve sekiz – beş – dört notalık ses aralıklarıyla oktavı bulmuşlardı. Aritmetik oranları kullanarak tellerin yönlendirdiklerinde farklı duyguları veren farklı seslere ulaşmak sayıların gücünü gösteriyordu.




            Pythagoras için arkhe sayılardı. Pythagorasçılar sayıları hem somut hem de soyut olarak görüyorlardı. Onlara göre sayılar birer nokta olarak sembolize ediliyordu. 1 için tek 2 için çift nokta gibi. Bu anlayışla noktalar yan yana geldiğinde üçgen, kare ve dikdörtgenler oluşuyordu. Doğanın “resmini” bu yaklaşımla yapabilmek mümkündü. Sadece ideal sayıyı bulmak gerekiyordu. Bir dağın, bir ağacın hatta bir insanın sayısı olabilirdi. Önemli olan doğanın uyumuydu. Bu durum bazı sayılara özel önem vermelerine yol açtı. Pisagorculukda özellikle ilk dört sayının önemi büyüktü. Bu dört sayının toplamından ise mükemmel 10 sayısına ulaşılıyordu. (1+2+3+4=10)

           1, sayıdan çok bu sistemin temeli olarak görülüyordu. Aklın sembolü olan bu sayı her şeyin özü olması nedeniyle Tanrısal bir anlamı vardı. 4, şekil olarak oluşturduğu karenin düzeninden yola çıkarak adaleti temsil ediyordu. 5 evliliği, 6 şansı temsil ediyordu. 




          Günümüzde de bu sayılara önem verme anlayışı devam etmekte. Örneğin 3 Pisagorculukta tanrısal bir güç ifade ediyordu. Tarih boyunca üçleme hep önemli bir gösterge olmuştur. Eski Yunan’daki üç büyük tanrı Zeus, Poseidon ve Hades’ti. Eski Mısır’da ise İsis, Osiris ve Horus’tu. Hristiyanlıkta Teslis yani kutsal üçleme (Baba, oğul, kutsal Ruh) farklı görüşler olsa da yaygın ve baskın inancın temelinionurcoban.com oluşturur. (ki bu görüş Mitra kültüründen alınmıştır) Günümüzde de nümeroloji ile uğraşanlar sayıların gizemi ile ilgilenmektedir. Sayıların ezoterik birer anlamı olduğu tarih boyunca birçok grubun araştırdığı bir konudur.

Pythagorasçılar rasyonel sayılara inanırlardı. Onlar için √2 gibi bir ifade doğanın uyumuna göre olamazdı. Ancak Pisagor Teoremine göre bu durum tezat oluşturuyordu. Teoreme göre bir dik üçgenin dik kenarlarının kareleri toplamı hipotenüsün karesine eşittir. Ancak Pythagoras’ın öğrencisi olan Hippasus, bu kenarları 1 birim aldığımızda Hipotenüsün kök 2 çıktığını fark etti. Bu elbette Pythagorasçılık üzerinde şok etkisi yarattı. Genel kanıya göre bu olay üzerine Pythagoras, öğrencisi Hippasus’u denize attırarak öldürttü.

      Pythagorasçılar 10 sayısının mükemmelliğine inanmaları, astronomik görüşlerini de etkilemiştir. O çağda 9 tane gök cismi biliniyordu. Bu 9 cisimler, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter, Satürn, Dünya, Ay ve Güneşti. Ayrıca tüm yıldızları tek bir cisim sayıyorlardı. Bu durumda 1 tane gök cismi eksik çıkıyordu. Bu cisme Karşı-Yer / Karşı Dünya adını verdiler. Bu Karşı-Yer olmak zorundaydı ama onu göremiyorduk. Bunun nedeni olarak Dünyanın görüş açısının Karşı-Yeri göremememize neden olmasıydı. İşte devrimci bir düşünce burada başladı. Dünya evrenin merkezinde olsaydı her yeri görebilirdik. Oysa Pythagorasçılar merkezde olmadığımızı söylüyorlardı. Bu düşüncenin doğru olduğunun anlaşılması için yüzyıllar geçmesi gerekmekteydi. İlginç olan 16. Yüzyılda Dünya’nın evrenin merkezinde olmadığını savunan Nicolaus Copernicus (Kopernik) Kilise tarafından Pythagorasçı olmakla suçlanmıştı.

     Birbiriyle uyum içinde farklı matematiksel oranlarda hareket eden bu cisimler ilahi bir müziği de oluşturmalıydı. Burada müzik ve sayıların birlikteliği vurgusu vardı. Bu gibi radikal düşünceleri daha da ileri getiren ve çoklu evren teorisini bile destekleyen Pythagorasçılar vardı.www.onurcoban.com

     Daha önce belirtildiği gibi Pythagoras’la birlikte bu akıma birçok önemli isim katkıda bulundu. Başta Philolaos olmak üzere; Arkhytas, Eurytus, Petron, Alkmaion (Hekim), Brotinus Hippasus, Ameinias (Parmenides’in hocası), Epicharmus, Hicetas, Hippon,  Calliphon, şair Cercops gibi isimleri Pythagorasçı Filozoflar olarak bilinir. Ayrıca Platon’nun da, Pythagorasçı olmasa bile, görüşlerinin birçoğu Pythagoras’a dayanır. Yüzyıllar sonra bile MS 1.yüzyılda Yeni Pythagorasçılık adı altında Pythagoras’ın düşünceleri taraftar bulmaya devam edecektir.

Yazının diğer bölümleri için tıklayınız: Felsefeye bir bakış-Giriş-
Onur Çoban


.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...