Stoacılık

  Felsefeye bir bakış

27.Bölüm: Stoacılık

Yazan: Onur Çoban
www.onurcoban.com

Krallardan kölelere kadar geniş bir kitlesi olan Felsefe…

      Helenistik Felsefenin Septikler ve Epikurosçular’dan sonraki bir diğer önemli okulu Stoacılıktır. Adeta Roma İmparatorluğunun resmi felsefesi haline gelmesi ile diğer iki okuldan daha etkili olmuş denebilir. Özellikle sonradan Hristiyan Felsefesine katmış oldukları ve günümüzde dahi etik alanında hala popüler olması Stoacılığın önemini artırmıştır.

 Stoa felsefesi M.Ö. 300 yıllarında ortaya çıkıp M.S 200’lü yıllara kadar etkisini sürdürerek oldukça uzun bir dönem popülerliğini korumuştur. Bu uzun sürede doğal olarak bazı noktalarda değişim göstermiştir.



 Stoa Felsefesi genellikle 3 döneme ayrılır. İlk dönemde Stoacılığın kurucusu olan Kıbrıslı Zenon, Kleanthes ve Khrysippos; orta dönemde Panaitios, Posidonius (Poseidonios) ; son dönemde ise Seneca, Epiktetos ve Marcus Aurelius gibi isimler ön plana çıkar. Roma döneminde yaşayan Epiktetos’un bir köle, Marcus Aurelius’un ise İmparator olması bu felsefenin ne kadar geniş bir kitleyi kapsadığının en güzel örneğidir.

 Ne yazık ki Roma döneminden önceki Stoacıların eserlerinin çoğu kayıp durumdadır. Daha önceki bölümlerde olduğu gibi Diogenes Laertius ve Cicero sayesinde onlar hakkında ayrıntılı bilgiye sahibiz. Ayrıca Septik Sextus Empiricus’un da eserlerinden oldukça bilgi edinmekteyiz.

 Stoacıların kurucusu Kıbrıslı Zenon’dur. İ.Ö. 332yılında Kıbrıs’a doğan Zenon daha sonra Atina’ya taşınmıştır. Anlatıldığına göre burada bir kitapçıda Ksenophon’un Sokrates hakkında yazdıklarını görür ve felsefeye ilgi duymaya başlar. Kitapçıya “bu felsefecileri nerede bulabileceğini” sorar. Kitapçı o sırada oradan geçmekte olan Kinik Okulu mensubu Krates’i gösterir. Krates’in peşine takılan Zenon onun öğrencisi olur. Ancak Kiniklerin “abartılı” davranışlarına tam anlamıyla katılmaz. Ardından Platon’un Akademisinin başında olan Stilpon, Ksenokrates ve Polemon’un derslerine katılır.www.onurcoban.com

 Sonunda kendi okulunu kurar. Ders verdiği yer bir sundurmanın (Stoa) altıydı. Bu nedenle ona ve öğrencilerine Stoacılar denmeye başlandı. İslam Felsefesinde Revak kelimesi nedeniyle Revakiyyun (Revakiye) olarak anılmaları da bu yüzdendir. Atina’da oldukça popüler olan Zenon’u Büyük İskender sonrası hükümdarlardan biri olan Antigonos’da takip ediyordu.

 Kleanthes, Kıbrıslı Zenon’un ölümünden sonra okulunun başına geçen önemli, bir filozoftur. Assoslu olan Kleanthes, yaklaşık İÖ 331-İÖ. 233 yılları arasında yaşamış ve Atina’da hayatını kaybetmiştir. Oldukça güçlü ve eski bir boksör olduğu söylenen bu filozofun gündüzleri su kuyularından su çekerek hayatını kazandığı geceleri ise Zenon’un derslerine devam ettiği belirtilir.

 Khrysippos, Kilikya bölgesinde doğan ve uzun mesafe koşuculuğu gibi atletik özellikleri olan bir Stoacı Filozoftur. İlk dönem Stoacılar içinde en önemlilerinden biri olan Khrysippos, para kazanmak için yaşamayı gülünç bulur. Ona göre yaşamak, haz duymak gibi şeyler önemli değildir. Bu nedenle para kazanmaya da çalışmak saçmadır 




Khrysippos, Septik Arkesilaos’un derslerini dinlemiş ancak bu görüşleri beğenmemiştir. Hocaları Zenon ve Kleanthes’in kuramlarını daha da geliştirmiş adeta okulun ikinci kurucusu olmuştur. Yüzyıllar boyunca “Khrysippos olmasaydı, Stoacılık olmazdı” görüşü Felsefe Tarihinde hakim bir söz olmuştur. Diyalektik konusunda en önemli isimlerden biri haline gelmiş, mantık alanında çalışmalarda bulunmuştur. 

Diogenes Laertius, Khrysippos’un 700 den fazla eseri olduğunu söyleyerek oldukça üretken olduğunu vurgular. Bu konuda Epikuros ile adeta bir yarış içine girmiştir. Ancak Epikuros’un kendi konusunda belirttiğimiz gibi Epikuros hiç alıntı yapmazken Khrysippos oldukça fazla alıntı yapar. Bu da eserlerinin hem çok hem de hacimli olmasına neden olur. Öyle ki anlatıldığı üzere Euripides’in Medea adlı eserini neredeyse birebir alıntılayarak kitap yazması, bu eseri okuyan birine ne okuduğunu soranlara, “Khrysippos’un Medeas’sı” cevabını verdiği söylenir. Gülmekten öldüğüne dair söylenti günümüze kadar ulaşması bakımından ilginçtir.

 Babilli Diogenes, özellikle yaşadığı bir gezi ile Felsefe Tarihine geçmiştir. Atinalılar, Roma’ya şehre konan bir cezayı hafifletmek üzere bir heyet gönderir. Bu heyetin içinde dönemin 3 önemli okulu olan Aristotelesçi Lise, Septik ve Platoncu Akademi ile Stoacı Okula ait 3 temsilci de gönderilir. Aristoteles geleneğini Kritolaos, Akademiyi Karneades temsil ederken Stoacılığı Diogenes temsil eder. Bu gezide asıl ilgiyi Karneades çeker. O, ilk gün bir konuyu hararetle savunur ve Romalıların takdirini toplar. Ertesi gün ise ilk gün savunduğunun tam tersini savunur ve yine Romalıların beğenisini kazanır. Bu olay Kuşkucu Felsefenin önemini gösterir. Aynı heyette yer alan Diogenes ise Roma’yı muhtemelen Stoacılıkla ilk kez tanıştırır. 

 Orta Stoacılık olarak bilinen dönem bu akımın roma ile ilişkisi ile başlar. Rodoslu Panaitios yaklaşık İÖ 185 yılında doğar. Roma’ya yerleşmiş ve Stoa Okulun başına geçmiştir. Panaitios erken dönem Stoacıların bazı görüşlerine katılmaz. Özellikle evrensel dönüş kuramını onaylamaz. Bu kurama göre evren sürekli bir yıkım-yeniden kuruluş döngüsü içerindedir. Evren adeta büyük bir yangına maruz kalacak ve küllerinden yeniden kurulacaktır. Bu yüzden aynı insanlar yeniden yaşayacaklardır. Ona göre ruh bedenle birlikte yok olur. Stoacı fizik anlayışından uzaklaşmış ve Platon ile Aristoteles’in görüşleri ile biz uzlaşıma gitmiştir. İlk dönem Stoacılar Erdemli ve Erdemli olmayan diye keskin ayrıma giderken Panaitios erdeme benzeyen şeylerin varlığını kabul eder. Scipio Africanus u etkilediği bilinir. 

Posidonius, İÖ 135- İÖ 50 yılları arasında yaşayan Orta Stoacılık dönemi filozofudur. Rodos’ta kendi okulunu açmıştır. Özellikle Cicero’yu etkilemiştir. Aristoteles gibi coğrafyadan tarihe, Okyanusonurcoban biliminden astronomiye kadar geniş bir ilgi alanı vardır. Roma’nın ayrıntılı bir tarihini de yazan Posidonius, müzik ve şiirle ruhu tedavi etmek gibi görüşler de öne sürmüştür. Ancak en önemli taraflarından biri din ve mistik görüşleri Stoacılıktan dışlamadan bir felsefe yapmasındır. Bu da zamanla Hristiyanlık gibi dinlerin ve Gnostisizm felsefesini etkileyecektir. Panaitios’un aksine Ruhun ölümden sonrada yaşamaya devam ettiğini belirtmiştir. 

Seneca, İ.Ö 4-65 yılı arasında yaşayan Roma tarihinde önemli bir kişidir. Soylu bir sınıfa dahil olan Seneca genç yaşta Felsefeye merak sarmıştır. Ancak bu durum Latin Edebiyatında da önemli bir kişilik olan babasını telaşlandırmıştır. Çünkü dönemin Roma İmparatoru Tiberius felsefecilere karşı düşmanca tavır beslemektedir. Bu yüzden ailesi tarafından bir süre Roma’dan uzaklaştırılmıştır. Senaca geri döndüğünde avukatlığa başlamış ve siyasetle ilgilenmiştir. Konuşma sanatındaki başarısı ile hem dikkat çekmiş hem de iktidara geçen İmparatorların tepkisini çekip sürgüne yollanmıştır 


Sürgünde felsefe ile ilgilen Seneca, tahta geçen genç imparator Neron’un hocalığını yapmak üzere Roma’ya geri çağrıldı. Neron’un akıl hocası olarak büyük bir servet ve güç elde etti. Neron’a bu kadar yakın olmasına rağmen imparatora komplo suçundan mahkum olmuş ve intihar etmeye zorlanmıştır. Oldukça üretken bir yazar olan Seneca’nın birçok eseri günümüze ulaşmıştır. Bu nedenle Stoacılar içerisinde en çok bilgi sahibi olduklarımızdan biridir. Tanrısal Öngörü, Mutlu Yaşam Üzerine, Yaşamın Kısalığı Üzerine, Bilgenin Sarsılmazlığı gibi eserleri vardır. 

Seneca birçok Stoacı gibi zenginliği küçümser. Ancak dönemin en zengin kişilerinden birisi olmuştur. Bu durumu kendi döneminde de eleştiri konusudur. Seneca eserlerinde bunu kabul eder. O, bunun yanlış olduğunu ama kendisinin de ideal “Bilge” olmadığını söyler. Zenginlik, güç ve şöhreti yok saymak için uğraşan biridir o… Seneca, nasıl yaşadığını değil, nasıl yaşaması gerektiğini söylediğini, bu uğurda da çabaladığını da belirtir. 

Seneca, Tanrıyı evrenin her yanına yayılmış olan bir akıl olarak görür. İnsanın ruhu ise tanrısal bir soluktur. Tüm insanların bu Tanrısallık nedeniyle eşit olduğunu ve tek bir dünya devleti olması gerektiğini savunur. 

 Senaca, yüzyıllar sonra Hristiyanlık için de önemli bir figür olmuştur. Kilise Seneca’yı tıpkı imanlı bir Hristiyan gibi savundu. Onun Stoacı görüşlerinin bir kısmı böylelikle Hristiyan felsefesine dahil oldu. www.onurcoban.com

İ.S 50 yılında doğan Epiktetos, en önemli Stoacılardan biridir. Aslında bir köledir. Bu özelliği ile de Filozoflar arasında özel bir konumu bulunur. Marcus Aurelius gibi bir Roma İmparatoru ile aynı felsefi akıma mensup olması Stoacılığın ne kadar geniş kapsamlı bir kitleye hitap ettiğini göstermesi bakımından önemlidir. 

Epiktetos, özgürlüğüne kavuştuktan sonra Nikopolis’te felsefe okulu açmıştır. Sokrates gibi hiç bir yazılı eser bırakmamış aynı onun gibi diyaloglar şeklinde felsefesini anlatmaya çalışmıştır. Öğrencisi Flavius Arrianus onun derslerini yazılı haline getirip Söylevler adlı kitabın çıkmasını sağlamıştır. Epiktetos felsefesi Ahlakın vurgulandığı bir felsefedir. Diğer felsefe konuları ikinci plana itilmektedir. Ona göre evrende bize bağlı olmayan şeyler vardır. Ün, zenginlik gibi şeyler bizden bağımsızdır. Bunlara önem vermek bizi mutsuz eder. Hatta bu mutsuzluğun kaynağı doğrudan onlar bile değil, onlar hakkındaki yargılarımızdır. Kötü bir şey başımıza gelmesi o şeyin değil, o şey hakkındaki yargılarımızın bir sonucudur. 

Ona göre, Tanrı hepimize adeta bir rol verir. Oyundaki rolümüz iyi veya kötü, uzun veya kısa olabilir. Bunu seçme şansımız yoktur. Bize düşen bu rolü en iyi şeklinde oynamaktır. Oldukça kaderci bir anlayış olan bu düşünceye göre kral veya köle olmak değiştirebileceğimiz şeyler değildir. Önemli olan her ikisinde de erdemli bir yaşam sürmektir. 

Temelde bu görüşün, kölenin bile iyi bir yaşam elde etmesi için bir yol olduğu şeklinde yorumlansa da zamanla adeta düzenin savunucusu haline gelmesi bakımından dikkatwww.onurcoban.com çekicidir. Kölelere, “isyan etme, kaderine razı ol” demek, sistemin hiç de itiraz etmeyeceği bir şeydir. Epiktetos ahlaki anlamda bunu savunsa da uzun vadede Roma gibi gücünü koruma isteyen bir devletin desteklediği bir düşünce haline gelmesi şaşırtıcı değildir. 

Marcus Aurelius, İ.S. 121-180 yılları arasında yaşayan bir filozoftur. O aynı zamanda o zamanki dünyanın en güçlü devleti olan Roma’nın İmparatorudur. Bu açıdan görüşlerini desteklediği Epiktetos ile birlikte düşünüldüğünde şaşırtıcı bir durum gözükmektedir. 

Marcus Aurelius, sadece Stoacılığı değil Platoncu, Aristotelesçi ve Epikurosçu okullara da önem veren biridir. Ancak onun temel düşüncesi Stoacılıktır. Günümüzde dahi oldukça popüler olan Kendime Düşünceler adlı eseri onun ahlaki görüşlerini gösterir. Bu eserinde özellikle Stoacılık için önemli olan, “her şeyin bir bütünün parçası olduğu” görüşünü sıklıkla vurgular. Bireyler, bütünün parçasıdır. Bütünün iyiliği için yaşanacak olumsuzluklar aslında olumsuzluk değildir. Önemli olan bütünün birliği ve iyiliğine katkıda bulunmaktadır. 



Marcus Aurelius her ne kadar Felsefeye büyük önem verecek kadar ileri görüşlü davransa da Hristiyanlık için aynı şekilde düşünmedi. Onun döneminde İlk Hristiyanlar Roma’da sapkın kabul edildi ve çok ciddi bir baskı ve katliam yaşadılar. Hristiyan Felsefecilerinden ilk dönem kilise babaları açık bir şekilde ona ulaşmaya çabaladılar. Savunma (Apologya, Apologie) olarak bilinen ve Hristiyanlığın, dini olduğu kadar ilk felsefi eserlerinden sayılan mektuplarla, Marcus Aurelius’u dinleri tanıtmaya çabaladılar. Örneğin ilk Yunan Kilise Babalarından Justinus (Iustinus), Premiere Apologie’yi (İlk Savunma) İmparatora yazdı. Meliton ise  Marcus Aurelius’a hitaben yazdığı mektupta Hristiyanlığı tanıtırken başta Augustus olmak üzere eski Roma İmparatorların bu dini koruduğunu söylemişlerdir. Elbette ki bu tarihsel olarak gerçek değildir. Athenagoras ise aynı şekilde Marcus Aurelius’a ulaşmaya çalışmıştır. Ancak tüm bu çabalar sonuçsuz kalmıştır. 

Marcus Aurelius’un dönemi tüm baskılara rağmen sanat ve felsefe anlamında en ilerici dönemlerdir biri olmuştur. Platon’un Devlet adlı eserinde hayalini kurduğu Kral-Filozof önerisinin belki de tarihteki en iyi örneği adeta bu dönemde gerçekleşmiştir. 

Tarsuslu Zenon, Tarsuslu Antipater Persaios, Ariston, Kartacalı Herillos, Dönek Dionysios (Dionysius the renegade), Sphairos, Kallippos,  Athenodoros gibi isimler diğer Stoacılara örnektir. 

Stoacılar felsefede 3 önemli konuya önem verirler. Mantık, Fizik ve Ahlak… Özellikle ahlak konusundaki görüşleri günümüze kadar ulaşsa da mantık alanında da oldukça kapsamlı çalışmalarda bulunmuşlardır. 

Mantıkta, önermeler, bileşik önerme türleri, kanıtlama yöntemleri gibi oldukça teknik olan unsurları tıpkı Mantığı Organon adı altında toplayan Aristoteles gibi dikkatlice incelemişlerdir. Diyalektik ve Retorik olarak ikiye ayırdıkları mantığı daha çok dil üzerinden incelemişlerdir. Özellikle gramer yapıları üzerinde yapmış oldukları çalışmalar uzun yıllar boyunca en önemli mantık çalışmaları olarak görüldü. Özellikle Khrysippos bu açıdan çok önemliydi.

 Stoacıların temel görüşü “Doğaya uygun yaşamaktır”. Zenon’un belirttiğine göre bu “erdemli yaşamak” anlamına gelmekteydi. Khrysippos, doğadan kasıt olarak, hem maddi doğa hem de bireysel olarak insan doğasını vurgular. Kleanthes ise ortak doğanın daha önemli olduğunu söyler.

 Stoacılığın Sokrates ile olan bağı da önemlidir. Sokrates’in idamına metanetle gidişi ve onun sade yaşamı ve erdeme olan bağlılığına Stoacılar hayrandı. Ancak Sokrates’in öğrencisi Platon’un idealar öğretisini savunmadılar. Onlar daha çok Platon’un diyaloglarında ki Sokrates’in “Ahlak” anlayışını benimsediler.

  Stoacılık umuttan çok bir nevi katlanma felsefesidir. Dönemin ruhuna uyan bir biçimde ortaçağa yaklaşılırken, savaşların ve köleliğin en acımasızca yaşandığı, toplumsal refahın sadeceonurcoban Romalı zengin bir kitleye ait olduğu bir çağda, Stoacılık insanlara bunun olağan olduğunu aşıladı. İyi bir yurttaşın yasalara uyması gerektiğini, Tanrı’nın mutlak iradesine dahil olunmasını (Hristiyan Tanrısı hariç) savundu.

 Yukarda bahsedildiği gibi Stoacılığın en önemli isimlerinde Marcus Aurelius her ne kadar döneminde Hristiyanlara baskı uygulasa da zamanla Stoacılık Hristiyanlar için önemli bir felsefe haline geldi. Bazı farklılıklar olsa da birçok ahlaki konuyu Kilise ve ilk dönem Hristiyan Filozofları-Kilise Babaları benimsedi. Özellikle Aziz Augustinus’un Tanrı Devleti ile olan benzerliği dikkat çekicidir. Marcus Aurelius’ın bahsettiği, Tanrının herkese vermiş olduğu Daimonlar, Hristiyanlıkta koruyucu melekler şeklinde kendini gösterir. Ancak Hristiyanlığın aksine öteki dünya vurgulanmaz. Hristiyanlıkta, Cennet ve bir nevi Tanrının Krallığı vurgulanırken Stoacılıkta önemli olan bu dünyadır. Bu açıdan Platon’un idealar Dünyasıyla da ayrılır.

 Stoacılık, Helenistik Felsefe Döneminin diğer isimlerine göre popülerliğini daha uzun bir süre korumuştur. Kuşkucu Septikler Platon’un Akademi’sinde uzun süre kendini gösterse de etkisini zamanla yitirmiştir. Aynı şekilde Haza verdiği önemle Epikurosçuluk önce Stoacılar daha sonra Hristiyanlık tarafından bilinçli bir biçimde lanetlenerek etkisini kaybetti. Burada belirtmek gerekir ki Seneca, diğer Stoacıların aksine Epikuros’un haksız yere eleştirildiğini de belirtir. Ona göre Kirenelilerin Hazcılığı ile Epikurosçuluk hazcılığı birbirinden çok farklıdır. Stoacıların eleştirdiği aslında Kirene hazcılığıyken daha ölçülü olan Epikuros tam olarak anlaşılamadan eleştiriye uğramaktaydı.

 Seneca’nın Mutlu Yaşam Üzerine adlı eserinde söylediği gibi “İnsan hazza üstün geldiği gün, acıya da ütün gelecektir.” Seneca, hazzın insanı en mutlu ettiği anda aslında tükendiğini veonurcoban.com yok olduğunu söyler. Erdemli yaşamın zaman zaman haz yaratan şeyler meydana getirmesi önemli değildir. Çünkü erdem haz için yapılan bir şey veya onun sonucunda oluşan bir şey değildir. Olsa olsa ancak bir yan üründür. (Mutlu Yaşamın Üzerine)

 Stoacılık, Romalı olmayı önemsiz bulmaz ancak asıl olan Dünya Vatandaşlığıdır. Onlar için daha önceki dönemlerin aksine, vatandaş/ barbar ayrımı önemsizdir. Bu açınan Kinik Felsefesi ile uyum içindedir. Tüm insanlar zengin, fakir, kral veya köle eşittir. Evrensel yasalar herkes için geçerlidir. Bu ilke zamanın ruhuna uygun bir biçimde Roma ile özdeşleşmiştir. Birçok kişi o dönemde Roma İmparatorluğunun genişlemesin ve tek bir dünya devleti olması gerektiğini savunmuştur.


 Stoacılar Fizik konusunda Dünya’nın bir tane ve küre biçimde olduğunu söylerler. Tanrı onlara göre tektir. Tanrı ölümsüzdür. O her şeyin yaratıcısıdır ama mitolojideki gibi insan biçiminde değildir. Tanrı her şeyin yaratıcısı olsa da tam olarak ondan ayrı bir varlık değildir. Tanrı ve onu yarattığı doğa birdir ya da bir nevi Tanrı Doğanın aklıdır.  Doğada bulunan her şey bir canlının organizmaları gibi birbirine bağlıdır. Stoacı ifade ile birer ateştir. İlk ateş olan Tanrıya geri dönmektedirler. Bu görüşe rağmen Stoacılar her şeyin belirli olduğu bir kadercilikten de uzak durmak istemişlerdir. Bu açıdan felsefe tarihine özellikle Hristiyan Felsefesinde önemli bir problem olan “Kötülük Problemi” ile ilk kez karşılaşılmıştır. Buna göre iyiliğin kaynağı olan Tanrı dünyadaki kötülüğü neden yaratmıştır? Yarattıysa mutlak iyi olan Tanrıdan nasıl kötülük çıkabilir?

 Stoacılar buna çeşitli cevaplar verse de en önemlilerinde biri; bize kötü gelen şeylerin aslında görece kötü olmasıdır. Bize kötü gelen şey başkası için iyi gelebilir. Önemli olan o şeyin kötü olup olmaması değil bize nasıl hissettirdiğidir. Seneca, Tanrısal Öngörü adlı eserinde; “Başına hiç felaket gelmemiş bir kişiden daha şansız kimsenin olamayacağını” söyler. Yine aynı eserde nasıl ki orduda en zor işler en cesurlara verilirse, Tanrıda iyi insanlara kötülüğü bu nedenle verir. Çünkü sadece iyi insanlar zor, olumsuz durumlara katlanabilecek bir sınamayı geçebilir.

 Stoacı felsefenin ahlak konusunda zamanın ruhuna uygun olması ve Roma Sistemi için yararlı olması tarihsel olarak eleştirilebilecek bir olgudur. Ancak günümüzde dahi Stoacı ahlak anlayışının popüler olması da farklı bir durumdur. Özellikle kişisel gelişim kitapları olarak bilinen ve bireyin kendini geliştirmesi için yardımcı olduğunu iddia eden eserler açıkçası buralardan esinlenir. Marcus Aurelius’un Kendime Düşünceler adlı eserinin hala çok satanlar listesinde olması tesadüf değildir.

 Elbette bu Ahlak felsefesinde olumlu görülecek unsurlar da vardır. Stoacılık var olan kötü durumdan bireyi kurtarmayı da amaçlar. Kişi, olumsuz gördüğü ve kurtulmasının imkansız olduğu bir durumda çaresiz kalabilir. Stoacılık öncelikle durumun iyice fark edilmesini ister.www.onurcoban.com Bu kötülüğün eğer kendisince değiştirilemeyecek bir şey olduğunu anlarsa bunu sükûnetle kabul etmesini söyler. Çünkü değiştiremeyeceğimiz şeyler için hayıflanmak hem beyhude bir çabadır hem de kişiyi daha fazla hüzne sürükler. Stoacılık sadece kaderci bir biçimde kabulle sona ermez. Kişinin bu durumu kabul etmesi sonrası, kendisine biçilen bu rolü en iyi şekilde oynamasını ister. Stoacılık o kabul edilen olumsuz durumdan sonra dünyadan el etek çekmeyi savunmaz. Şartların kabul edilerek buna uyum sağlamak ve erdemli olunarak iyi bir yaşam sürmeyi savunur. Bunu, aşırı hırslardan kurtularak, bilgi sahibi olup erdeme ulaşarak, tutkulara kapılmayarak, zenginlik, şan, şöhret gibi önemsiz konuları yok sayarak ulaşılacağını söyler. Tüm bunlara rağmen intihar düşüncesine de sıcak bakan bu felsefede, birçok Stoacı bu şekilde hayatını kaybetmiştir. 

Görüleceği gibi Stoa Felsefesi özünde erdeme önem veren, olumsuz kuruntulardan bireyi kurtarmaya çalışan bir Ahlak felsefesi yaratmak istemiştir. Bir köle ve bir İmparatorun aynı değerlere inanabildiği bir Dünya devleti ve onun felsefesini savunmuşlardır. Ancak zamanla bu düşünce Roma İmparatorluğunu haklı çıkaran, köleliğin devam etmesine, zengin fakir ayrımına olumlu bir kılıf yaratan bir düşünce haline de gelmektedir. Elbette ki tarihsel olarak Stoacılık bunu tek başına sağlamaz ancak yüzyıllar boyunca birçok devletin ve kralın Stoacılığı benimsemesi de tesadüf değildir.

 Yazının diğer bölümleri için tıklayınızFelsefeye bir bakış-Giriş-


Onur Çoban


. Felsefe tarihinin diğer bölümleri için;

Felsefeye bir bakış-Giriş-

.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...