Ana içeriğe atla

İbn Sina

Felsefeye bir bakış 
56. Bölüm: İbn Sina

Tıp ve Felsefe

            980-1037 yılları arasında yaşayan İbn Sina, hem Felsefe tarihinin hem de Bilim tarihinin en önemli isimlerinden biridir. Özellikle Tıp alanında yüzlerce yıl boyunca hem doğu hem de batıda tartışmasız bir otorite olmuştur.

            Batıda Avicenna olarak bilinen İbn Sina, Kindi ve Farabi’nin açtığı yoldan ilerleyerek Aristoteles felsefesinin etkisinde kalsa da Platon felsefesi ile de mükemmel bir sentez oluşturmuş bunu yaparken kendi orijinal düşüncelerini de ortaya koymuştur. Kendisinden sonra gelen birçok doğu ve batı düşünürünü de doğrudan ve dolaylı olarak etkilemiştir.

            İbn Sina, M.S. 980 yılında bugün Özbekistan sınırları içinde yer alan Efşene’de doğmuştur. Çocukluk ve gençlik yılları, dönemin bilim merkezi olan Buhara’da geçmiştir. Henüz 10 yaşında Kur'an-ı Kerim'i ezberlemiş, 18 yaşına geldiğinde ise döneminin tüm bilimlerini —mantık, matematik, astronomi ve tıp— tam manasıyla kavramıştır. Kendi anlatımına göre, Aristo'nun Metafizik kitabını kırk kez okumuş ancak Farabinin şerhine denk gelene kadar tam olarak nüfuz edememiştir. Bu olay, onun düşünce dünyasında Farabi’nin ne denli merkezi bir yerde durduğunu gösterir.




    İbn Sina felsefesinin kalbinde "Varlık" kavramı yer alır. O, varlığı sadece fiziksel bir olgu olarak değil, ontolojik bir zorunluluk olarak ele alır. Farabi’den devraldığı "Zorunlu" ve "Mümkün" ayrımını daha da ilerletmiştir.
 
    İbn Sina evrendeki her şeyi varoluş zorunluluğuna göre ikiye ayırır. Mümkün Varlık, Var olması da yok olması da eşit ihtimalde olan varlıklardır. (insanlar, ağaçlar, gezegenler). Var olabilmeleri için kendileri dışında bir nedene ihtiyaç duyarlar. Mümkün varlıklar var olmamaları hiçbir çelişki yaratmayan varlıklardır.
 
    Zorunlu Varlık, Özü gereği var olmak zorunda olan, yokluğu düşünülemeyen, her türlü eksiklikten münezzeh olandır. O, her şeyin ilk sebebidir. İbn Sina’ya göre bu Tanrı’dır.
 
    Ona göre evren mümkündür ve kendi kendine var olamaz. Mümkün varlıklar zinciri sonsuza kadar geriye gidemez; eninde sonunda varlığı kendinden olan bir "Zorunlu Varlık “ta durmak zorundadır.
 
    Farabi’de mahiyet (bir şeyin ne olduğu) ve vücut (o şeyin dış dünyada var olması) ayrımı mevcut olsa da, bu durum İbn Sina’da sistemin ana taşıyıcı sütununa dönüşür. İbn Sina’ya göre; mümkün varlıklarda mahiyet ile vücut birbirinden tamamen ayrıdır. Bir üçgenin veya insanın zihindeki tanımı (mahiyeti), onun dış dünyada mutlaka var olmasını gerektirmez. Dolayısıyla mümkün varlıklar için varoluş, onların özüne dışarıdan katılan, sonradan yüklenen bir araz (ilinti) niteliğindedir. Zorunlu Varlık’ta (Tanrı) ise; mahiyet ve vücut tamamen özdeştir. O’nun varoluşu, özünün ta kendisidir; Tanrı’nın "var olmamak" gibi bir alternatifi mahiyeti gereği imkânsızdır. Farabi bu ayrımı zihinsel bir analiz olarak sunarken, İbn Sina bunu varlığın yapısını belirleyen kesin bir ontolojik uçurum haline getirmiştir.www.onurcoban.com
 
    Farabi, Zorunlu Varlık’ın varlığını kanıtlarken sıklıkla Aristotelesçi bir çizgiyi takip eder; hareket, gaye, nizam veya doğadaki değişimler gibi kozmolojik unsurlardan (fizik dünyadan) yola çıkar. Aynı zamanda sudur (taşma) teorisini evrenin mekanik işleyişini açıklamak için yoğun biçimde kullanır. İbn Sina ise felsefe tarihine Sıddıkların Delili olarak geçen, tamamen metafiziksel ve apriori bir kanıtlama sunar. Bu delilde fizik dünyaya, harekete, zamana ya da mekâna hiçbir şekilde atıf yapılmaz. İbn Sina, sadece ve sadece zihindeki "varlık" kavramının kendisini analiz eder. Akıl, varlığın var olduğunu kabul ettiği an, onun ya zorunlu ya mümkün olması gerektiği kavşağına gelir. Mümkün varlıkların var olmak için bir sebebe muhtaç olması ve bu sebep-sonuç ilişkisinin sonsuza gidemeyeceği ilkesinden hareketle, doğrudan ve saf bir akıl yürütmeyle Zorunlu Varlık'ın varlığına ulaşır.

    Farabi’de mümkün ve zorunlu varlık ayrımı, daha çok onun ideal devlet teorisini (El-Medinetü'l-Fazıla) ve gök kürelerinin hiyerarşik düzenini (kozmoloji) temellendirmek için bir basamak işlevi görür. Farabi’nin önceliği felsefe ile vahyi, din ile siyaseti uzlaştırmaktır. İbn Sina’da ise bu ayrım, mantıktan psikolojiye (özellikle nefis teorisine ve Uçan Adam deneyine), tıptan teolojiye kadar her disiplini yönlendiren evrensel bir üst-ilkeler bütünüdür. İbn Sina, felsefeyi kozmolojik bir bağımlılıktan kurtararak, doğrudan "Varlık olmak bakımından varlığı" inceleyen bağımsız ve muazzam bir metafizik sistem haline getirmiştir.
İbn Sina’ya göre evren, Tanrı’dan bir "taşma" (sudur) yoluyla meydana gelmiştir. Bu süreçte "Faal Akıl", insan zihninin evrensel hakikatlere ulaşmasını sağlayan bir köprü vazifesi görür. Bilgi, sadece gözlem değil, aynı zamanda bu akılla kurulan bir bağlantıdır. Sudur teorisine verdiği önem sayesinde felsefesinde Yeni Platoncu izler de görülür.

    Yeni Platoncu Sudur teorisine göre; Her şeyin kaynağında mutlak basit ve mükemmel olan "Bir" vardır. Bu "Bir" o kadar mükemmeldir ki, tıpkı güneşin ışığını saçması veya dolu bir kabın taşması gibi, varlık O'ndan zorunlu olarak dışa doğru taşar. 
onurcobanBu taşmadan sırasıyla Nous (Evrensel Akıl), Psyche (Evrensel Ruh) ve en sonunda ışığın en zayıf ulaştığı yer olan karanlık Madde oluşur. İslam felsefeside bu sudur teorisinin şablon olarak ele alır.
 
    Farabi gibi İbn Sina’da bu teoriyi Aristoteles’e ait sanıyordu. Bunun nedeni aslında bir çeviri hatasıydı. YeniPlatonculuğun kurucusu ve en önemli ismi Plotinus'un Enneadlar isimli eserinin bir bölümü yanlışlıkla Aristoteles’in eseri olarak çevrildi. Tüm İslam dünyası bu kitabın Aristoteles'in zirve eseri olduğuna inandı. Yine Yeni Platoncu olan Proclos tarafından yazılan Teolojinin Unsurları (Saf İyi Üzerine, Liber de causis) İslam Dünyasındaki çeviri hareketleri sırasında Aristoteles’in sanıldı. İslam Felsefesinde Platon ve Aristo’nun uyumlu oldurma çabalarının da kaynağı bir bakıma bu eseler oldu.
 
    Kötülük yine Yeni Platoncular gibi İbn Sina’nın önem verdiği bir sorun olmuştur. İbn Sina’ya göre, Yokluk, Bir varlığın doğasında olması gereken bir mükemmelliğin onda bulunmamasıdır. Örneğin; körlük bir kötülüktür, ancak körlük kafatasının içindeki somut bir "nesne" değildir; görme yetisinin yokluğudur. Ölüm yaratılmış bir "şey" değildir, hayatın bedeni terk etmesidir. Bilgisizlik (cehalet) beynin içindeki bir madde değil, bilginin bulunmamasıdır. Tanrı" körlüğü" yaratmamıştır; sadece gözün işlevini yitirmesine sebep olan şartlar oluşmuştur. Depremler, yangınlar yokluk değil, can yakan somut olaylardır.
 
    Maddi dünya, zıtların (ateş ve su, av ve avcı) mecburi çarpışma alanıdır. Bu dünyada bir şeyin var olması başka bir şeyin yok olmasını gerektirir. Bir aslanın ceylanı yemesi ceylan için "kötü"dür, ama aslanın türünü devam ettirmesi için "iyi"dir. Ateşin doğası yakmaktır. Ateş ısınmamızı sağlar, metalleri eritip alet yapmamıza imkan tanır, ekosistemi dengeler (bu Külli Hayırdır). Ancak ateş bazen masum birinin evini de yakar (bu Cüz'i Şer, yani kısmi kötülüktür). Eğer Tanrı, o adamın evi yanmasın diye ateşin yakıcılığını elinden alsaydı, ateş ateş olmaktan çıkar, evrendeki bütün termodinamik denge çökerdi.

    İbn Sina’nın ulaştığı sonuca göre; içinde çok az kötülük (cüz'i şer) barındıran ama geneli muazzam bir iyiliğe (külli hayır) hizmet eden bir evren yaratmak; "o azıcık kötülük de olmasın" diyerek hiçbir şey yaratmamaktan(mutlak yokluktan) sonsuz derecede daha iyidir. Yeni Platoncular ve Meşşai İslam filozofları kötülüğü evrenin tasarımındaki bir hata veya kötü niyetli bir gücün eseri olarak görmezler. Kötülük, sonlu ve kısıtlı bir maddi evrenin işleyebilmesi için ödenmesi gereken kaçınılmaz ama evrensel iyiliğin yanında bir gölge kadar zayıf kalan bir bedeldir. Kendisinden yüzyıllar önce Stoacılar ve Hristiyan filozof Augustinus’da kötülük problemi üzerinde detaylı düşünmüştür.
 
    İbn Sina insan aklının doğuştan boş bir levhaTabula Rasa” olduğunu kabul eder. Ona göre dış dünya ile yapılan etkileşimler, deneyler bilgiyi inşa eder. Bu bilgi görüşü yüzyıllar sonra John Locke ve Empirizm (Deneycilik) akımında zirveye oturacaktır.
 
    İbn Sina, Platon gibi ruhu üçe ayırır. Nebati, Hayvani ve akli… Nebati ruh karaciğerde, hayvani ruh kalpte, akli ruh beyindedir. Nebati ruh beslenme, büyüme ve üreme eylemlerini, hayvani ruh irade, hayal kurma, algı Akli Ruh sanat, doğru ve yanlışı ayırt edebilme, düşünme gibi eylemleri kontrol eder.
 
    İbn Sina’nın felsefe tarihindeki en özgün katkılarından biri de "Uçan Adam" (el-insânü'l-havâî) zihinsel deneyidir. İnsan, zihinsel ve bedensel hiçbir dış uyaranın olmadığı (havada asılı/boşlukta) bir durumda aniden yoktan var edilseydi, kendi varlığının farkına varabilir miydi? Bu deneyde, hiçbir duyusal girdi olmasa dahi insanın "kendi varlığının" farkında olacağını savunur. Bedenini, organlarını veya çevresini algılayamasa dahi, insan kendi zihninin ve ruhunun varlığını doğrudan ve şüphesiz kavrardı. Bu durum, insan ruhunun ve bilincinin maddeden bağımsız olduğunu gösterir. Bu yaklaşım, yüzyıllar sonra Batı felsefesinde Descartes’in "Düşünüyorum, öyleyse varım" (Cogito, ergo sum) önermesine zemin hazırlamıştır.

    Farabi ve diğer Meşşai filozoflara çok sert eleştiriler sunan Gazali için İbn Sina’da kabul edilemezdi. İbn Sina, "Tanrı değişmezdir, dolayısıyla evrendeki sürekli değişen tekil olayları (cüz'iyyatı) bilemez; O sadece evrensel yasaları ve tümelleri bilir" fikrini savunuyordu. Eğer bir kişinin dün ne yaptığını, bugün ne yapacağını bilirse, Tanrı'nın zihnindeki bilginin sürekli değişmesi ve Tanrı'nın mükemmelliğinin bozulması gerekirdi. Gazali bu fikri Kuran'a tamamen aykırı bularak reddeder. Gazali Tanrının, sadece yerçekimi yasasını değil; karanlık gecede, kara aşın üzerindeki kara karıncanın yürüyüşünü ve o karıncanın o anki durumunu da eksiksiz bilen, her an her şeyden haberdar olan bir Tanrı olduğunu söyler.
 
    İbn Sina’nın, beş ciltten oluşan "El-Kanun fi’t-Tıbb" (Tıp Kanunu) adlı eseri, yaklaşık 600 yıl boyunca Avrupa üniversitelerinde temel ders kitabı olarak okutulmuştur. Hastalıkların gözle görülmeyen küçük yaratıklar (mikroplar) yoluyla bulaşabileceğini öngörmüştür. Ruhsal durumun fiziksel sağlık üzerindeki etkisini (psikosomatik tıp) 
www.onurcoban.comderinlemesine incelemiş, melankoli ve aşk gibi durumları tıbbi bir çerçevede ele almıştır. 760'tan fazla ilaç türünü ve cerrahi operasyon tekniklerini detaylandırmıştır.
 
    Gazali’nin büyük tepkisine sebep olsa da aslında İbn Sina dinin kitlelere yönelik felsefe olduğunu belirtir. Peygamberler ona göre kitlelere ahlak ve doğru kavramlarını açıklamak için yararlıdır. Dine doğrudan karşı çıkmaz felsefesinde belirttiği gibi Tanrı kavramına büyük önem verir. Birkaç yüzyıl sonra İbn Rüşd, hem Farabi hem de İbn Sina’yı Gazali’ye karşı adeta savunacaktır.
 
    İbn Sina, akıl ile inancı, Aristoteles mantığı ile İslam metafiziğini kusursuz bir uyumla birleştirmiştir. Onun etkisi Aquinolu Thomastan Spinoza, Descartes’ten John Locke’a kadar geniş bir yelpazeye yayılır. Tıp konusunda Galen, Hipokrat düzeyinde bir saygıyı hak eder. Yüzyıllarca tıp konusunda adeta tartışmasız bir otoritedir.

    Felsefe tarihinin diğer bölümleri için;
Felsefeye bir bakış-Giriş-  


Yorumlar