Ana içeriğe atla

İbn Rüşd ve Averroism

Felsefeye bir bakış
57. Bölüm: İbn Rüşd ve Averroism

Tutarsızlığın Tutarsızlığı

İbn Rüşd, Batı dünyasında Averroes adıyla bilinen Endülüslü filozof ve hekimdir. Aristoteles felsefesine sıkı sıkıya bağlı olmuş felsefeyi Gazali’nin eleştirilerine karşı savunmuş, Batı’da Averroism (İbn Rüşdçülük) akımı ile akılcılığın gelişimi için öncü olmuştur.

Eğer Aristoteles mantığın babasıysa, İbn Rüşd o mantığın Orta Çağ’daki en sadık koruyucusu ve geliştiricisidir. Onun felsefesi, imanın akılla, dinin felsefeyle çatışmadığı, aksine birbirini tamamladığı bir evren tasarımıdır. Endülüs’ün altın çağında İbn Tufeyl’in öğrencisi olmuştur. Aynı zamanda İbn Bacce’den çocukken ders aldığı ya da en azından etkisinde kaldığı belirtilir. Bugünkü İspanya’da yani Endülüs’ün Cordoba şehrinde 1126 yılında dünyaya gelmiştir. Doğduğu yıllar Endülüs Emevi Devletinin İspanya’da hakim olduğu, doğu İslam Dünyasında ise Gazali’nin etkisi ile Eşari görüşünün baskın olduğu, Batı’da henüz Skolastik Hristiyan felsefesinin başlamadığı bir dönemdir.

Anlatılana göre Endülüs Emevi Devleti Sultanı, İbn Tufeyl’den Aristoteles’i ayrıntılı anlatmasını ister. Yaşı ilerlemiş olan İbn Tufeyl ise bunu en iyi İbn Rüşd’ün yapabileceğini söyleyerek onu Sultana takdim eder. Bundan sonraki yıllarda bir yandan Aristo’yu “Şerh” ederken bir yandan baş kadılık ve Sultan’ın hekimliğini yapar.



İbn Rüşd, İslam felsefesi geleneğinde Kindi ile başlayan Farabi ve İbn Sina ile devam eden Meşşai Felsefe geleneğinden kabul edilebilir. Ancak o, Farabi ve İbn Sina gibi kendisinden önceki İslam filozoflarını, Aristoteles felsefesine Yeni Platoncu unsurlar karıştırdıkları için eleştirir. İbn Sina’nın "zorunlu varlık" ve "mümkün varlık" ayrımını reddeder. Varlığın özü ve varoluşunun bir olduğunu savunarak Aristotelesçi töz anlayışına geri döner. Ona göre İbn Sina, Aristoteles'in töz (cevher) anlayışını bozmuş ve felsefeyi Kelamcıların (teologların) diline yaklaştırmıştı. Zamanın ve hareketin sürekliliğinden yola çıkarak, alemin zaman bakımından ezelî olduğunu savunur. Bu, yaratılışı inkar etmek değil, Tanrı’nın yaratma eyleminin sürekliliğini vurgulamaktır. Farabi’nin Aristoteles ve Platon’un fikirlerini uzlaştırmaya çalıştığı "el-Cem beynet'er-Ra'yeyn" (İki Filozofun Görüşlerinin Uzlaştırılması) yaklaşımını tamamen hatalı buldu. İbn Rüşd'e göre iki filozofun sistemleri taban tabana zıttı ve onları uzlaştırmaya çalışmak Aristoteles'i çarpıtmaktı.

İbn Rüşd, Farabi ve İbn Sina sistemlerinin merkezinde yer alan Sudûr (Emanation / Taşma) Teorisi ile Kozmoloji anlayışını incelediğinde Yeni-Platoncu etkiyi açıkça görmüştü. Aristoteles’in orijinal eserlerinde "Birden ancak bir çıkar" mantığıyla işleyen, Tanrı'dan sırayla taşan 10 Akıl (Sudur hiyerarşisi) teorisi yoktur. Aristoteles'in Tanrı'sı İlk Muharriktir. (İlk Hareket Ettirici) ve evreni rasyonel bir düzen içinde var ederdir. İbn Rüşd, Farabi ve İbn Sina'nın evrenin yaratılışını ve yapısını açıklarken kullandığı bu "gök küreleri ve akıllar hiyerarşisi" modelinin Aristoteles'in Metafizik (özellikle Lambda kitabı) metniyle çeliştiğini fark etti. Bu filozofların rasyonalizm yapıyorum derken mistik ve teolojik bir Yeni-Platonculuğa kaydıklarını ve Aristotelesçi mantık metodunu kozmolojide terk ettiklerini argümanlarıyla ortaya koydu.

Aslında sorun; İslam dünyasında felsefe tarihini saptıran en büyük etken yani Yeni Platoncu Plotinos'un Enneadlar (Dokuzluklar) adlı eserinin 4, 5 ve 6. bölümlerinin İslam dünyasına "Aristo'nun Teolojisi" (Esûlûcyâ / Teolojiyya) adıyla tercüme edilmiş olmasıydı. Farabi’de İbn Sina da bu kitabın gerçekten Aristoteles'e ait olduğunu sanıyorlardı. Bu yüzden Aristoteles'i mistik, tasavvufi ve taşma teorisini savunan bir Yeni-Platoncu gibi gördüler. İbn Rüşd, modern filologlar gibi metnin arkasındaki ismin tam olarak "Plotinos" olduğunu tespit edemedi. Çünkü o dönemde Plotinos adı İslam coğrafyasında neredeyse hiç bilinmiyordu (kendisine bazen "Şeyhu'l-Yunanî" deniyordu). İbn Rüşd, Aristoteles'in orijinal mantık ve metafizik külliyatına o kadar hakim ve sadıktı ki, Teolojiyya (Esûlûcyâ) kitabında yazan fikirlerin Aristoteles'in felsefi usulüne, mantığına ve töz anlayışına tamamen aykırı olduğunu fark etti. Şöyle düşündü: Eğer Aristoteles mantıkta ve fizikte bunları söylüyorsa, bu Teoloji kitabındaki mistik taşma fikirlerini söylemiş olamaz.

İbn Rüşd’ün felsefesindeki en kritik nokta, Gazali’nin Tehâfütü’l-Felâsife (Filozofların Tutarsızlığı) eserine karşı kaleme aldığı Tehâfütü’t-Tehâfüt (Tutarsızlığın Tutarsızlığı) kitabıdır. Gazali, felsefecileri dinden çıkmakla suçlarken, İbn Rüşd bu saldırıya karşı felsefeyi bir "şer’i yükümlülük" olarak savunur. Ona göre Kur'an, insanı var olanlar üzerine düşünmeye (nazar) ve ibret almaya çağırır. Eğer "düşünmek" emrediliyorsa, düşünmenin en yetkin yöntemi olan felsefe de dinen gereklidir. İbn Rüşd’ün meşhur mottosu şudur: "Hakikat, hakikate zıt olmaz; aksine onu onaylar ve ona tanıklık eder." Yani aklın ulaştığı doğru ile vahyin bildirdiği doğru aynı kaynaktan gelir. Eğer bir çelişki görünüyorlarsa, bu metnin zahiri (görünen) anlamının tevil edilmesi (yorumlanması) gerektiği anlamına gelir.

Gazali, ünlü eseri Tehâfütü’l-Felâsife (Filozofların Tutarsızlığı) kitabında felsefecileri 20 noktada tutarsızlıkla, 3 noktada ise doğrudan küfürle (dinden çıkmakla) suçlamıştı. (Alemin ezeli olması, Tanrı'nın tikelleri bilmemesi ve cismani dirilişin reddi). İbn Rüşd buna karşılık, Gazali’nin aslında Aristoteles’in saf felsefesini eleştirmediğini, Farabi ve İbn Sina’nın Aristoteles felsefesine karıştırdığı hatalı yorumları (Yeni-Platoncu unsurları) hedef aldığını söyledi. Yani İbn Rüşd’e göre Gazali, felsefenin özünü değil, onun İslam dünyasındaki "kusurlu ve tahrif edilmiş bir versiyonunu" eleştirmiş ve bunu tüm felsefeye mal etmişti.

İbn Rüşd, Gazali’nin felsefecileri çürütmek için kullandığı argümanların "burhani" (kesin kanıtlara dayalı rasyonel yöntem) olmadığını, aksine "diyalektik" ve "sofistike" (Kelamcıların kullandığı retorik oyunları) olduğunu savundu. İbn Rüşd’e göre Gazali, felsefeyi yıkmak için felsefi mantığı kullanmış ama bunu yaparken tutarlı bir sistem kurmak yerine sadece açık arama ve kelime oyunlarına başvurmuştu.

İbn Rüşd, insanların zihni kapasitelerine göre üçe ayrıldığını söyler. Burhan ehli (Filozoflar): Hakikate akıl ve kesin delille ulaşanlar. Cedel ehli (Kelamcılar/Teologlar): Diyalektik tartışmalar yapanlar. Hitabet ehli (Halk): Hakikati hikayeler, benzetmeler ve inanç yoluyla anlayanlar. İbn Rüşd, Gazali’yi bu sınıfları birbirine karıştırmakla suçladı. Gazali’nin, halkın (hitabet ehlinin) asla anlayamayacağı derin ve tevil gerektiren felsefi problemleri sıradan insanların önünde tartışarak hem halkın inancını sarstığını hem de felsefeyi haksız yere düşmanlaştırdığını söyledi. Ona göre Gazali, şüphe tohumları ekip hem dine hem de felsefeye zarar vermişti.

Gazali, doğadaki sebep-sonuç ilişkilerinin zorunlu olmadığını, ateşin pamuğu yakmasının ateşin doğasından değil, Tanrı'nın o an öyle yaratmasından (Adetullah) kaynaklandığını savunuyordu. Aksi durumda “Mucizeler” mantıksız olurdu. İbn Rüşd, Gazali’nin bu görüşünü "aklın ve bilimin tamamen inkarı" olarak gördü. Eğer doğada nesnelerin sabit doğaları ve zorunlu neden-sonuç ilişkileri yoksa bilginin de imkansız olacağını söyledi. İbn Rüşd’e göre doğadaki nizamı ve nedenleri reddetmek, o nizamı var eden Tanrı’nın hikmetini ve aklını da inkar etmek anlamına geliyordu.

Gazali, "Eğer evren ezeliyse (yani bir başlangıcı yoksa), o zaman bir yaratıcıya da ihtiyaç duymaz. Bu da İslam'ın yaratılış inancını yok eder" diyordu. İbn Rüşd, Gazali’nin bu çıkarımını büyük bir mantık hatası ve yüzeysel bir yaklaşım olarak gördü. İbn Rüşd, Gazali’nin "yaratma" eylemini tıpkı bir insanın marangoz masası yapması gibi zamansal bir başlangıca (önce yoktu, sonra oldu) indirgediğini söyledi. Oysa Tanrı için zamanın ötesinde bir yaratma söz konusudur. İbn Rüşd’e göre evrenin ezeli olması, onun Tanrı’dan bağımsız olduğu anlamına gelmez. Evren, var olmak için her an Tanrı’ya muhtaçtır. Tanrı, evreni zamanın bir noktasında yaratıp bırakmamıştır; O'nun yaratma eylemi de (tıpkı kendisi gibi) ezeli ve süreklidir. İbn Rüşd, Aristotelesçi mantığı kullanarak şunu söyler: Eğer evrenin bir başlangıcı olduğunu (zamansal olarak sonradan yaratıldığını) iddia ediyorsanız, evren yaratılmadan önce de bir "zaman" olduğunu kabul etmek zorundasınız. "Evrenden önce bir zaman vardı" dediğiniz an, zamanı da evrenden bağımsız bir varlık yapmış olursunuz ki bu teolojik olarak çelişkidir. Zaman, hareketle ve evrenle birlikte vardır; dolayısıyla evren zaman bakımından ezelidir.

İbn Rüşd, kendi coğrafyasında (Endülüs ve Mağrip) siyasi baskılar ve radikal dini çevreler tarafından sürgün edilmiş, kitapları yakılmıştır. Ancak onun fikirleri Latin dünyasına geçerek Rönesans'ın tohumlarını atmıştır.

Orta Çağ Avrupa'sında Aristoteles felsefesi neredeyse tamamen unutulmuştu. Kilise, Platoncu ve Aziz Augustinus bir çizgi izliyordu. 12. ve 13. yüzyıllarda İbn Rüşd’ün Aristoteles üzerine yazdığı muazzam şerhler (yorumlar) Latinceye çevrilince, Batı dünyası Aristoteles’i onun gözlüğüyle yeniden keşfetti. Avrupa entelektüel çevrelerinde Aristoteles için sadece "Filozof" (The Philosopher) denirken, İbn Rüşd için de sadece "Şârih" (The Commentator / Yorumcu) unvanı kullanılırdı.

İbn Rüşd’ün fikirleri, özellikle Paris ve Padova üniversitelerinde fırtınalar kopardı. Brabantlı Siger gibi Hristiyan düşünürlerin öncülüğünde "Latin Averroizmi" adı verilen radikal bir felsefi akım doğdu. Bu akım, Kilise dogmalarından bağımsız, saf rasyonalizme dayalı bir felsefe yapılmasını savunuyordu. İbn Rüşd, farkında olmadan Batı'da Kilise otoritesine karşı özgür düşüncenin ilk tohumlarını atmış oldu.

Ancak Batı dünyası, İbn Rüşd’ün din ve felsefe ilişkisini yanlış yorumlayarak ona "İki Hakikat Teorisi"ni (Çifte Hakikat, Double Truth Theory) atfetti. Buna göre: "İnanç açısından doğru olan bir şey, felsefi/rasyonel açıdan yanlış olabilir (veya tam tersi)." Her ne kadar İbn Rüşd özünde din ve aklın bir tek hakikate ulaştığını savunmuş olsa da, Latin Averroistleri bu teoriyi Kilise baskısından kaçmak ve felsefeyi dinden özgürleştirmek için bir kalkan olarak kullandılar. Bu durum, Kilise’nin İbn Rüşd’e büyük bir düşmanlık beslemesine yol açtı.

İbn Rüşd’ün özellikle "Evrenin ezeli olması" ve "Tüm insanlık için tek bir ortak aklın olduğu (bireysel ruhun ötesinde)" yönündeki fikirleri, Hristiyanlığın yaratılış ve cennet-cehennem (bireysel ölümsüzlük) dogmalarını temelden sarsıyordu. Bu tehlike karşısında Paris Başpiskoposu Etienne Tempier, 1270 ve 1277 yıllarında İbn Rüşd’ün fikirlerini ve onun öğretilmesini resmen lanetledi ve yasakladı.

Katolik Kilisesi’nin en büyük teoloğu olan Aquinolu Thomas, İbn Rüşd felsefesiyle hesaplaşmayı hayatının merkezine koydu. Aquinolu Thomas, İbn Rüşd’ün Aristoteles şerhlerindeki dehasına hayrandı ve kendi teoloji sistemini kurarken İbn Rüşd'ün metodolojisini taklit etti. Ancak onun rasyonalizminin Hristiyanlığı yıkmasını önlemek için "De Unitate Intellectus Contra Averroistas" (Aklın Birliği Üzerine: Averroesçilere Karşı) adlı meşhur eserini yazdı. Aquinolu Thomas, İbn Rüşd'ü "Aristoteles'i tahrif etmekle" suçlayarak onu teolojik olarak çürütmeye çalıştı. 



Batı’nın ona duyduğu bu nefret ve hayranlık karışımı his, Orta Çağ ve Rönesans sanatına da yansıdı Dante, bir Müslüman olduğu için İbn Rüşd’ü cennete koyamazdı; ancak ona duyduğu büyük saygıdan dolayı onu cehennemin azap çekilen derinliklerine de atmadı. Onu, Hristiyanlık öncesinin pagan bilgeleriyle (Sokrates, Platon, Aristo) birlikte, acı çekilmeyen ama Tanrı'dan mahrum olunan "Limbus" katına yerleştirdi ve ondan "Büyük Şerh’i yazan Averrois" diye bahsetti. Rönesans’ın dahi ressamı Rafael, Vatikan’daki ünlü Atina Okulu freskinde, Antik Yunan filozoflarının arasında tek bir Müslüman/Doğulu düşünüre yer verdi. Başında sarığıyla Pisagor’un omzunun üzerinden gizlice onun defterine bakan kişi İbn Rüşd’dür (Averroes). Roger Bacon'da eserlerinde İbn Rüşd'ü anar.

Averroizmin kurucusu ve en radikal lideri kabul edilen, Brabantlı Siger (Siger of Brabant / ö. 1284) İbn Rüşd’ün "insanlığın tek ve ortak bir aklı olduğu" (monopsychism) ve "evrenin ezeliliği" fikirlerini Hristiyan inancına aykırı olmasına rağmen hararetle savunmuştur. Daçyalı Boetius (Boethius of Dacia) Siger ile birlikte Paris Üniversitesi’ndeki Latin Averroizminin en güçlü iki isminden biridir. Daçyalı Boetius,"En Yüksek İyi Üzerine" (De Summo Bono) adlı eserinde, insan için ulaşılabilecek en yüksek mutluluğun cennet veya dini ibadetler değil, felsefi düşünce ve rasyonel faaliyet olduğunu savunmuştur. Fikirleri 1277 yılındaki kilise yasaklamalarında resmen lanetlenmiştir. Jandunlu John (John of Jandun / 1285–1328) akımın 14. yüzyıldaki en önemli temsilcilerinden biridir. Paris’te dersler vermiş ve İbn Rüşd’ün sadık bir takipçisi olmuştur. İnanç ve aklın birbiriyle uzlaştırılamayacağını, bu yüzden felsefenin kendi yolunda serbestçe ilerlemesi gerektiğini savunmuştur. Kilise otoritesine karşı yazdığı yazılar nedeniyle Papa tarafından dinden aforoz edilmiştir.

Ayrıca Padualı Marsilius (Marsilius of Padua / 1275–1342), Cesare Cremonini (1550–1631), Nicoletto Vernia (yakl. 1420–1499), Alessandro Achillini, (1463–1512) Agostino Nifo, (yakl. 1473–1538) gibi isimlerle bu akım devam etmiştir.

Latin dünyasında bu hareketin doğmasını sağlayan, Endülüs'teki İbn Rüşd metinlerini İbranice ve Latinceye çeviren Yahudi düşünürler de vardır. Musa bin Meymun (Maimonides), Levi ben Gerson (Gersonides) ve Elijah Delmedigo gibi isimler de Hristiyan dünyasındaki Averroistleri besleyen "Yahudi Averroizmi" akımının taraftarlarıdır.

Karşıt görüşlü olan Pietro Pomponazzi (1462–1525), İbn Rüşdçülüğe (Averroizm) karşı en radikal ve yıkıcı felsefi savaşı açan, fakat bunu yaparken Kilise'nin çizgisinde değil, tam tersine katı bir natüralizm (doğalcılık) çizgisinde duran filozoftur. Önemli Skolastik Duns Scotus'da aynı şekilde İbn Rüşd görüşlerinin hızla üniversilerde yayılmasına karşıydı.

İbn Rüşd ’ün Tıp alanındaki başyapıtı el-Külliyât, yüzyıllarca Avrupa üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulmuştur. Gözdeki retina tabakasının işlevini ilk fark edenlerden biridir ve "bir kez çiçek hastalığına yakalanan birinin bir daha yakalanmayacağını" (bağışıklık) keşfetmiştir. Özellikle bir hekim olarak çok itibar ettiği Galen’in anatomiyle ilgili görüşlerinin daha sonra gelen tabiplerin çoğunluğu tarafından benimsenmiş olduğunu, kendisinin ise bu konuda birtakım kuşkuları bulunduğunu belirtir.

Gerek Gazali ile olan felsefi tartışmaları gerekse Avrupa’da büyük yankı uyandıran Aristo şerhleri ile İbn Rüşd Endülüs İslam Felsefesinin en önemli isimlerinden biridir.

 Felsefe tarihinin diğer bölümleri için;

Yorumlar