Genel olarak İslam düşüncesinde 3 önemli bölümden söz edilir. Bunlar Tasavvuf, Kelam ve Felsefedir. Tasavvuf veya Sufizm mistik bir düşünce
olarak vahiy, nakil bilgisine akıldan çok önem verir. Kelam vahiy bilgisine özel bir önem verse de aklı yoğun bir biçimde kullanır. Daha geç bir tarihte yükselişe
geçen Felsefede ise öncelikli olan akıldır.
Düşünce alanında doğrudan etkili olmasa da önemli bir İslam İlmi ise Fıkıh ’tır. Amel yönünden İslam
kurallarını inceler.
Özellikle Mutezile kelamcılarının yapmış olduğu
düşünsel faaliyetler sonrası Kindi
ile İslam Felsefesi ayrı bir dal
haline gelmiştir. Aristoteles’in
baskın olduğu bu dal felsefe tarihinin de konusu olan bir alandır. Aristoteles’in
ünlü peripatetik felsefe anlayışından
yola çıkarak Meşşailik olarak
adlandırılan bu dönem özellikle önemlidir.
İslam’ın Altın Çağı olarak isimlendirilen ve kültür, felsefe, sanat, bilim, tıp gibi
onlarca farklı alanlarda çalışmalar yapılan bu dönemde Arap, Türk, Acem,
İbrani, Süryani vb. birçok ulustan insan eserler üretmiştir.
Ortadoğu da
ortaya çıkan İslam kültürü eski
Yunan kültürünün izinden gitmiş bilim ve felsefede o dönem için batının hayal
bile edemeyeceği ölçüde gelişmiştir. İslam
Felsefesi özellikle karanlık kabul edilen batı ortaçağından ayırmak
gereklidir. Örneğin Aristoteles
yüzyıllarca batıda unutulmuşken, doğuda kitapları üzerine şerhler
yazılmaktadır. Batı Aristoteles’i Yunancadan değil Arapçadan Latinceye tercüme
etmiştir.
İslam Felsefesi adeta iki Hristiyan felsefesini ortadan ikiye böler. Kilise Babaları ve Aziz Augustinus gibi Patristik
Felsefe döneminden sonra; AquinoluThomas, Duns Scotus ve Ockhamlı William gibi Skolastik Felsefe döneminden önce
İslam’ın Altın çağını konumlandırabiliriz. Bu açıdan Patristik Felsefenin Platon yönünün değişimi İslam
filozofları sayesinde olmuştur. Aristoteles’i
şerh eden Farabi ve İbn Sina gibi filozoflar zamanla
Latinceye çevrilerek Avrupa’da okunmuş ve skolastik dönemin önemli referansları
olmuşlardır.
İslam Felsefesi sadece Müslümanların felsefesi değildir. Baskın olduğu
yüzyıllarda Müslüman, Yahudi ve Hristiyanlarca yapılan bir felsefeyi ifade eder. Her ne kadar din
ağırlıklı bir felsefe de olsa, İslam Felsefesine daha geniş bakmak gerekmektedir.
Bu felsefe İslam Kültürünün etkin olduğu, İslam İmparatorluğu ve coğrafyasında
yapılan felsefe olarak kabul etmek gerekir. Bu coğrafya da sadece Ortadoğu
değildir. Bugün İspanya’nın olduğu Endülüs
Bölgesi gibi doğrudan Avrupa’da bulunan bir nokta İslam Felsefesinin en üst
seviyede yapıldığı yerlerden biridir. Aynı şekilde Mısır, Anadolu, günümüzdeki
Irak ve İran gibi farklı noktalar da, felsefenin önemli merkezleridir. Sadece
düşüncede değil, tıp ve bilimde de Bağdat ve Basra gibi şehirler Avrupa’nın çok
ilerisindedir.
Bu dönemde Yunan felsefesinin en önemli noktası İskenderiye, bir bilim ve kültür merkeziydi. Orta Platonculuk dönemi olarak ifade edilen dönemde birçok Platoncu İskenderiye’de eserler
vermişti. Ayrıca İslam Felsefesini etkileneceği, Hristiyan Felsefesinin ise
doğrudan etkilendiği Yeni Platonculuk
İskenderiye’de çok önemliydi. Uzun süredir egemen din olan Hristiyanlık ise İskenderiyeli Clement ve Origenes gibi isimlerle burada faaliyet
göstermişti.
Arapların Mısırla birlikte İskenderiye’yi almaları bu uygarlıkla da
tanışmalarına sebep oldu. Bu dönemde yine imparatorluk içindeki Süryaniler düşünce alanında eski
geleneği temsil etti. Felsefe alanında Abbasi halifeleri Harun Reşid, Memun ve Mansur gibi isimler bilim adamları ve
filozofların koruyuculuğunu yaptılar. Beytülhikme
isimli bilim merkezini kurarak bir tercüme
hareketi başlattılar. Özellikle Yunanca kökenli ancak o dönemde çoğu
Süryanice olan eserleri çevirttiler. Bu sayede Platon ve Aristoteles
İslam Düşüncesi ile buluştu. Bu felsefe tarihi için de bir şanstı. Bu gelenekle
beslenen İbn Sina, İbn Rüşt ve Farabi gibi isimler sayesinde Avrupa bu eserleri yeniden hatırladı
ve günümüzde kadar geldi.
İslam felsefesinin ana kaynağı Kuran ve hadistir. Hem Batı’da hem de Ortadoğu’da
dinin ortaçağdaki öneminin büyük olduğu unutulmamalıdır. Patristik felsefede
ilk kilise babaları nasıl aynı
zamanda birer din adamı filozofsa İslam filozofları da dini düşüncede önemli
kişilerdi. Örneğin İbn Rüşt aynı
zamanda kadılık görevini yapmaktaydı. İbn Sina’nın da sıklıkla camiye giderek
düşüncelerini toparladığı söylenir. İslam felsefesinin ana temalarından biri de
bilginin dışsal/zahiri veya içsel/batini yönleriydi. Sünni ve Şii İslam
düşüncesine yakın olan düşünürler yüzyıllarca bunun üzerinde eserler verdiği
gibi filozoflarda bunu tartışmıştı.
Kelamcılar ve Mutezile’nin baskın
olduğu İslam dünyasında eski Yunan geleneğini sürdüren felsefenin, sistemli bir
şekilde ilk kez Kindi ile başladığı
kabul edilir.4
El-Kindi (Ebu Yusuf Ya‘kūb b. İshak el-Kindî), İslam
felsefesinin ilk büyük filozofu kabul edilir ve bu yüzden
sıklıkla “Arap filozofların babası” olarak anılır. 9. yüzyılda
Abbasîler döneminde yaşamış, İslam dünyasında felsefeyi sistemli biçimde ele
alan ilk düşünür olmuştur.
Kindi’nin
temel amacı, akıl ile vahyi uzlaştırmaktır. Temel olarak Aristoteles felsefesinin izinden gitmiştir. Ona göre felsefe;
insanın gücü ölçüsünde varlığın hakikatini
bilmesidir. Bu ifade yüzyıllarca felsefenin de tanımı olmuştur.
Kindi’nin
yaşadığı dönem, Bağdat merkezli yoğun bir ilmî ve kültürel hareketliliğe sahne
olmuştur. Özellikle Beytülhikme çevresinde yürütülen tercüme
faaliyetleri sayesinde Aristo (Aristoteles), Eflatun (Platon) ve Yeni-Platoncu
filozofların eserleri Arapçaya kazandırılmıştır. Kindi, bu sürecin hem aktif
bir katılımcısı hem de teorik bir yorumcusu olmuştur. Ancak onun felsefesi,
Yunan düşüncesinin basit bir aktarımı değil; İslam inancı ile uyumlu, özgün bir
sentez arayışıdır.
Kindi’nin
felsefesinin merkezinde hakikat kavramı yer alır. Ona göre
hakikat tektir ve kaynağı ister vahiy
ister akıl olsun, özü itibarıyla çelişmez. Bu yaklaşım, felsefenin dine
rakip değil, bilakis onu daha derinlemesine anlamayı sağlayan bir araç olduğunu
savunur. Kindi bilginin nihai amacının Tanrı’yı tanımak olduğunu belirtir. Ona
göre hakikatin nereden geldiğine bakılmaksızın onu almak gerekir. Bu dönemine
göre de oldukça aydın bir görüştür.
Tanrı
anlayışında Kindi, güçlü bir tevhit vurgusu yapar. Tanrı mutlak birdir, benzeri
yoktur ve var olan her şeyin ilk nedenidir. Evren ise Tanrı tarafından yoktan
yaratılmıştır; dolayısıyla ezelî değildir. Bu görüş, İslam inancıyla uyumlu
olup, dönemin bazı Yunan etkili “ezelî âlem” anlayışlarına açık bir karşı duruş
niteliği taşır. İzinden gittiği Aristoteles’ten belki de en önemli düşünce
farkı buydu. Aristo ezeli evren
anlayışını savunuyordu. Nedensellik ilkesini kabul eden Kindi, zincirin en
başında zorunlu olarak Tanrı’nın yer aldığını savunur.
Kindi’nin
bilgi ve akıl anlayışı da dikkat çekicidir. Aristotelesçi çizgide aklı farklı mertebelere ayırır ve insanın
bilgiye ulaşmasını aklın yetkinleşmesine bağlar. Bununla birlikte ahlâk
felsefesinde ölçülülük, denge ve tutkuların kontrolü temel erdemler olarak öne
çıkar. Ona göre insanın mutluluğu, bedensel hazlarda değil, aklın rehberliğinde
sürdürülen erdemli bir yaşamda bulunur.
Kindi yalnızca bir filozof değil, aynı zamanda çok
yönlü bir bilim insanıdır. Matematik, astronomi, tıp, optik, müzik teorisi ve
kriptografi gibi alanlarda eserler vermiştir. Özellikle şifre çözme üzerine
yazdığı çalışmalar, onu bu alanda bilinen ilk sistematik düşünürlerden biri
hâline getirmiştir. Kaynaklara göre yaklaşık 250 civarında eser kaleme almış,
bunların bir kısmı günümüze ulaşmıştır. El-Kindi, Batı’da genellikle “Alkindus” adıyla bilinir. 12. yüzyıldan
itibaren Endülüs ve Sicilya üzerinden Latinceye çevrilen Arapça metinler
sayesinde tanınmıştır. Ancak burada kritik bir nokta vardır: Batı, Kindi’yi öncelikle
filozof olarak değil, bilim insanı olarak tanımıştır.
Sonuç
olarak Kindî, İslam düşüncesinde felsefenin meşruiyetini savunan, akıl ile
vahiy arasında köprü kuran ve kendisinden sonra gelen Farabi ve İbn Sina gibi
büyük filozoflara zemin hazırlayan bir düşünürdür. Onun çalışmaları, İslam
felsefesinin yalnızca tercümeye dayalı değil, özgün ve yaratıcı bir gelenek
olarak şekillenmesinde belirleyici olmuştur.
Kindi’nin
açtığı bu yolda İslam Felsefesinde İşrakilik
ve Sühreverdi, İbn Arabi, Endülüs’te
İbn Rüşt, İbn Miskeveyh, İbn Tufeyl,
Ebû’l-Hasan el-Amiri, Ebu Süleyman
es-Sicistani, Ebû Hayyân et-Tevhîdî gibi isimler bulunmaktadır.
Daha önce belirtildiği gibi çoğunlukla Arapça yazan
bu filozoflar, sadece Müslümanlarda oluşmuyordu. Yahya
bin Adî, İbn Zur‘a, İshak bin Huneyn, Ebu Bişr Matta bin Yunus gibi Hristiyanlarda
bulunmaktaydı. Ayrıca bu dönemde Yahudi düşüncesini önemli isimlerinden; Saadia
Gaon, İbn Cebirol (Avicebron), Bahya ibn Paquda, Yehuda
Halevi, İbn Meymun (Maimonides / Rambam) gibi filozoflarda eserler
üretmiştir.
Dönemin önemli akımlarından biri olan İhvan-ı Safa 10. yüzyılda
Basra merkezli, kimliklerini gizli tutan bir felsefe ve ilim topluluğudur. Amaçları; akıl, din ve ahlakı
birleştirerek insanı hem bireysel hem toplumsal olarak kemale (olgunluğa) ulaştırmaktır.
İhvan-ı
Safa üyeleri bireysel isimlerini öne çıkarmamış, bilgiyi ortak bir aklın
ürünü olarak sunmuşlardır. Bunun nedeni hem dönemin siyasal-dinî baskıları
hem de bilginin “kişisel şöhret” değil “ortak hakikat” olması gerektiği düşüncesidir.
En
meşhur eserleri İhvan-ı Safa Risaleleri adlı külliyattır. Bu eser Matematik,
Mantık, Doğa bilimleri, Metafizik, Ahlak gibi alanları kapsayan yaklaşık 52 risaleden oluşur. Yani
İhvan-ı Safa, İslam dünyasının ilk sistemli
ansiklopedik felsefe girişimlerinden birini ortaya koymuştur.
Her ne kadar felsefeye uzak durmak isteyen Gazali’nin
etkisi olsa da kelam gittikçe felsefeye de benzemiştir. Siraceddin el-Uşi,
Şehristani, Fahreddin Razi,
Kadı Beyzavi, Adudüddin İci,
, Teftazani, Cürcani
gibi isimler kelamcı olsa da felsefeyle de ilgilenmiştir.
İslam Felsefesi bir başka
önemli isim Razi ile devam etmiştir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder