Kindi ve İslam Felsefesi

     Felsefeye bir bakış

53. Bölüm: Kindi ve İslam Felsefesi

Felsefe, insanın gücü ölçüsünde varlığın hakikatini bilmesidir.

 Genel olarak İslam düşüncesinde 3 önemli bölümden söz edilir. Bunlar Tasavvuf, Kelam ve Felsefedir. Tasavvuf veya Sufizm mistik bir düşünce olarak vahiy, nakil bilgisine akıldan çok önem verir. Kelam vahiy bilgisine özel bir önem verse de aklı yoğun bir biçimde kullanır. Daha geç bir tarihte yükselişe geçen Felsefede ise öncelikli olan akıldır. Düşünce alanında doğrudan etkili olmasa da önemli bir İslam İlmi ise Fıkıh ’tır. Amel yönünden İslam kurallarını inceler.

 Özellikle Mutezile kelamcılarının yapmış olduğu düşünsel faaliyetler sonrası Kindi ile İslam Felsefesi ayrı bir dal haline gelmiştir. Aristoteles’in baskın olduğu bu dal felsefe tarihinin de konusu olan bir alandır. Aristoteles’in ünlü peripatetik felsefe anlayışından yola çıkarak Meşşailik olarak adlandırılan bu dönem özellikle önemlidir. 

İslam’ın Altın Çağı olarak isimlendirilen ve kültür, felsefe, sanat, bilim, tıp gibi onlarca farklı alanlarda çalışmalar yapılan bu dönemde Arap, Türk, Acem, İbrani, Süryani vb. birçok ulustan insan eserler üretmiştir.

 Ortadoğu da ortaya çıkan İslam kültürü eski Yunan kültürünün izinden gitmiş bilim ve felsefede o dönem için batının hayal bile edemeyeceği ölçüde gelişmiştir. İslam Felsefesi özellikle karanlık kabul edilen batı ortaçağından ayırmak gereklidir. Örneğin Aristoteles yüzyıllarca batıda unutulmuşken, doğuda kitapları üzerine şerhler yazılmaktadır. Batı Aristoteles’i Yunancadan değil Arapçadan Latinceye tercüme etmiştir.

 İslam Felsefesi adeta iki Hristiyan felsefesini ortadan ikiye böler. Kilise Babaları ve Aziz Augustinus gibi Patristik Felsefe döneminden sonra; AquinoluThomas, Duns Scotus ve Ockhamlı William gibi Skolastik Felsefe döneminden önce İslam’ın Altın çağını konumlandırabiliriz. Bu açıdan Patristik Felsefenin Platon yönünün değişimi İslam filozofları sayesinde olmuştur. Aristoteles’i şerh eden Farabi ve İbn Sina gibi filozoflar zamanla Latinceye çevrilerek Avrupa’da okunmuş ve skolastik dönemin önemli referansları olmuşlardır.

 İslam Felsefesi sadece Müslümanların felsefesi değildir. Baskın olduğu yüzyıllarda Müslüman, Yahudi ve Hristiyanlarca yapılan bir felsefeyi ifade eder. Her ne kadar din ağırlıklı bir felsefe de olsa, İslam Felsefesine daha geniş bakmak gerekmektedir. Bu felsefe İslam Kültürünün etkin olduğu, İslam İmparatorluğu ve coğrafyasında yapılan felsefe olarak kabul etmek gerekir. Bu coğrafya da sadece Ortadoğu değildir. Bugün İspanya’nın olduğu Endülüs Bölgesi gibi doğrudan Avrupa’da bulunan bir nokta İslam Felsefesinin en üst seviyede yapıldığı yerlerden biridir. Aynı şekilde Mısır, Anadolu, günümüzdeki Irak ve İran gibi farklı noktalar da, felsefenin önemli merkezleridir. Sadece düşüncede değil, tıp ve bilimde de Bağdat ve Basra gibi şehirler Avrupa’nın çok ilerisindedir.

 Bu dönemde Yunan felsefesinin en önemli noktası İskenderiye, bir bilim ve kültür merkeziydi. Orta Platonculuk dönemi olarak ifade edilen dönemde birçok Platoncu İskenderiye’de eserler vermişti. Ayrıca İslam Felsefesini etkileneceği, Hristiyan Felsefesinin ise doğrudan etkilendiği Yeni Platonculuk İskenderiye’de çok önemliydi. Uzun süredir egemen din olan Hristiyanlık ise İskenderiyeli Clement ve Origenes gibi isimlerle burada faaliyet göstermişti.

 Arapların Mısırla birlikte İskenderiye’yi almaları bu uygarlıkla da tanışmalarına sebep oldu. Bu dönemde yine imparatorluk içindeki Süryaniler düşünce alanında eski geleneği temsil etti. Felsefe alanında Abbasi halifeleri Harun Reşid, Memun ve Mansur gibi isimler bilim adamları ve filozofların koruyuculuğunu yaptılar. Beytülhikme isimli bilim merkezini kurarak bir tercüme hareketi başlattılar. Özellikle Yunanca kökenli ancak o dönemde çoğu Süryanice olan eserleri çevirttiler. Bu sayede Platon ve Aristoteles İslam Düşüncesi ile buluştu. Bu felsefe tarihi için de bir şanstı. Bu gelenekle beslenen İbn Sina, İbn Rüşt ve Farabi gibi isimler sayesinde Avrupa bu eserleri yeniden hatırladı ve günümüzde kadar geldi.

 İslam felsefesinin ana kaynağı Kuran ve hadistir. Hem Batı’da hem de Ortadoğu’da dinin ortaçağdaki öneminin büyük olduğu unutulmamalıdır. Patristik felsefede ilk kilise babaları nasıl aynı zamanda birer din adamı filozofsa İslam filozofları da dini düşüncede önemli kişilerdi. Örneğin İbn Rüşt aynı zamanda kadılık görevini yapmaktaydı. İbn Sina’nın da sıklıkla camiye giderek düşüncelerini toparladığı söylenir. İslam felsefesinin ana temalarından biri de bilginin dışsal/zahiri veya içsel/batini yönleriydi. Sünni ve Şii İslam düşüncesine yakın olan düşünürler yüzyıllarca bunun üzerinde eserler verdiği gibi filozoflarda bunu tartışmıştı.

 Kelamcılar ve Mutezile’nin baskın olduğu İslam dünyasında eski Yunan geleneğini sürdüren felsefenin, sistemli bir şekilde ilk kez Kindi ile başladığı kabul edilir.4

El-Kindi (Ebu Yusuf Ya‘kūb b. İshak el-Kindî), İslam felsefesinin ilk büyük filozofu kabul edilir ve bu yüzden sıklıkla “Arap filozofların babası” olarak anılır. 9. yüzyılda Abbasîler döneminde yaşamış, İslam dünyasında felsefeyi sistemli biçimde ele alan ilk düşünür olmuştur.

Kindi’nin temel amacı, akıl ile vahyi uzlaştırmaktır. Temel olarak Aristoteles felsefesinin izinden gitmiştir. Ona göre felsefe; insanın gücü ölçüsünde varlığın hakikatini bilmesidir. Bu ifade yüzyıllarca felsefenin de tanımı olmuştur.

Kindi’nin yaşadığı dönem, Bağdat merkezli yoğun bir ilmî ve kültürel hareketliliğe sahne olmuştur. Özellikle Beytülhikme çevresinde yürütülen tercüme faaliyetleri sayesinde Aristo (Aristoteles), Eflatun (Platon) ve Yeni-Platoncu filozofların eserleri Arapçaya kazandırılmıştır. Kindi, bu sürecin hem aktif bir katılımcısı hem de teorik bir yorumcusu olmuştur. Ancak onun felsefesi, Yunan düşüncesinin basit bir aktarımı değil; İslam inancı ile uyumlu, özgün bir sentez arayışıdır.

Kindi’nin felsefesinin merkezinde hakikat kavramı yer alır. Ona göre hakikat tektir ve kaynağı ister vahiy ister akıl olsun, özü itibarıyla çelişmez. Bu yaklaşım, felsefenin dine rakip değil, bilakis onu daha derinlemesine anlamayı sağlayan bir araç olduğunu savunur. Kindi bilginin nihai amacının Tanrı’yı tanımak olduğunu belirtir. Ona göre hakikatin nereden geldiğine bakılmaksızın onu almak gerekir. Bu dönemine göre de oldukça aydın bir görüştür.

Tanrı anlayışında Kindi, güçlü bir tevhit vurgusu yapar. Tanrı mutlak birdir, benzeri yoktur ve var olan her şeyin ilk nedenidir. Evren ise Tanrı tarafından yoktan yaratılmıştır; dolayısıyla ezelî değildir. Bu görüş, İslam inancıyla uyumlu olup, dönemin bazı Yunan etkili “ezelî âlem” anlayışlarına açık bir karşı duruş niteliği taşır. İzinden gittiği Aristoteles’ten belki de en önemli düşünce farkı buydu. Aristo ezeli evren anlayışını savunuyordu. Nedensellik ilkesini kabul eden Kindi, zincirin en başında zorunlu olarak Tanrı’nın yer aldığını savunur.

Kindi’nin bilgi ve akıl anlayışı da dikkat çekicidir. Aristotelesçi çizgide aklı farklı mertebelere ayırır ve insanın bilgiye ulaşmasını aklın yetkinleşmesine bağlar. Bununla birlikte ahlâk felsefesinde ölçülülük, denge ve tutkuların kontrolü temel erdemler olarak öne çıkar. Ona göre insanın mutluluğu, bedensel hazlarda değil, aklın rehberliğinde sürdürülen erdemli bir yaşamda bulunur.

Kindi yalnızca bir filozof değil, aynı zamanda çok yönlü bir bilim insanıdır. Matematik, astronomi, tıp, optik, müzik teorisi ve kriptografi gibi alanlarda eserler vermiştir. Özellikle şifre çözme üzerine yazdığı çalışmalar, onu bu alanda bilinen ilk sistematik düşünürlerden biri hâline getirmiştir. Kaynaklara göre yaklaşık 250 civarında eser kaleme almış, bunların bir kısmı günümüze ulaşmıştır. El-Kindi, Batı’da genellikle “Alkindus” adıyla bilinir. 12. yüzyıldan itibaren Endülüs ve Sicilya üzerinden Latinceye çevrilen Arapça metinler sayesinde tanınmıştır. Ancak burada kritik bir nokta vardır: Batı, Kindi’yi öncelikle filozof olarak değil, bilim insanı olarak tanımıştır.

 Sonuç olarak Kindî, İslam düşüncesinde felsefenin meşruiyetini savunan, akıl ile vahiy arasında köprü kuran ve kendisinden sonra gelen Farabi ve İbn Sina gibi büyük filozoflara zemin hazırlayan bir düşünürdür. Onun çalışmaları, İslam felsefesinin yalnızca tercümeye dayalı değil, özgün ve yaratıcı bir gelenek olarak şekillenmesinde belirleyici olmuştur.

Kindi’nin açtığı bu yolda İslam Felsefesinde İşrakilik ve Sühreverdi, İbn Arabi, Endülüs’te İbn Rüşt, İbn Miskeveyh, İbn Tufeyl, Ebû’l-Hasan el-Amiri, Ebu Süleyman es-Sicistani, Ebû Hayyân et-Tevhîdî gibi isimler bulunmaktadır.

Daha önce belirtildiği gibi çoğunlukla Arapça yazan bu filozoflar, sadece Müslümanlarda oluşmuyordu.  Yahya bin Adî, İbn Zur‘a, İshak bin Huneyn, Ebu Bişr Matta bin Yunus gibi Hristiyanlarda bulunmaktaydı. Ayrıca bu dönemde Yahudi düşüncesini önemli isimlerinden; Saadia Gaon, İbn Cebirol (Avicebron), Bahya ibn Paquda, Yehuda Halevi, İbn Meymun (Maimonides / Rambam) gibi filozoflarda eserler üretmiştir.

 Dönemin önemli akımlarından biri olan İhvan-ı Safa 10. yüzyılda Basra merkezli, kimliklerini gizli tutan bir felsefe ve ilim topluluğudur. Amaçları; akıl, din ve ahlakı birleştirerek insanı hem bireysel hem toplumsal olarak kemale (olgunluğa) ulaştırmaktır.

İhvan-ı Safa üyeleri bireysel isimlerini öne çıkarmamış, bilgiyi ortak bir aklın ürünü olarak sunmuşlardır. Bunun nedeni hem dönemin siyasal-dinî baskıları hem de bilginin “kişisel şöhret” değil “ortak hakikat” olması gerektiği düşüncesidir.

En meşhur eserleri İhvan-ı Safa Risaleleri adlı külliyattır. Bu eser Matematik, Mantık, Doğa bilimleri, Metafizik, Ahlak gibi alanları kapsayan yaklaşık 52 risaleden oluşur. Yani İhvan-ı Safa, İslam dünyasının ilk sistemli ansiklopedik felsefe girişimlerinden birini ortaya koymuştur.

700-1400’lü yıllar arasında altın çağını yaşayan İslamDüşünce geleneği, Batı Felsefesinde Skolastik felsefe olarak bilinen dönemle de kesişmiştir. (Johannes Scottus Eriugena, Anselmus, Abelardus, Roger Bacon, Bonaventura, Aquinolu Thomas, John Duns Scotus, Ockhamlı William) Özellikle İbn Rüşd Batı dünyasını oldukça etkilemiş, sonraki yüzyıllarda ise İbn Rüşdçülük olarak bilinen bir akımın Avrupa düşünce hayatına girmesine neden olmuştur.

Her ne kadar felsefeye uzak durmak isteyen Gazali’nin etkisi olsa da kelam gittikçe felsefeye de benzemiştir. Siraceddin el-Uşi, Şehristani, Fahreddin Razi, Kadı BeyzaviAdudüddin İci, , TeftazaniCürcani gibi isimler kelamcı olsa da felsefeyle de ilgilenmiştir.

İslam Felsefesi bir başka önemli isim Razi ile devam etmiştir.

 Felsefe tarihinin diğer bölümleri için;

Felsefeye bir bakış-Giriş-


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...