Felsefeye bir bakış
Doğu ve Batı Arası Köprü
Endülüs’te yani bugünkü İspanya ve Portekiz’in bulunduğu İber Yarımadasında yaklaşık 700-800 yıl süren İslam hakimiyetinde en az Ortadoğu’daki gibi önemli bir düşünce ve bilim geleneği oluşmuştur.
Hem Müslüman hem de Yahudi önemli bilim insanlarının yetiştiği bu dönemde felsefe tarihinde de önemli isimler bulunmaktadır. Belki de zirvesini İbnRüşd ile yaşayan bu dönem İbn Meserre, İbn Bacce, İbn Tufeyl ve İbn Arabi gibi Müslüman filozoflar; gerekse İbn Meymun (Maimonides) ve İbn Cebirol (Avicebron) gibi Yahudi filozoflar eserlerini üretmişlerdir. Batı Dünyasının Aristoteles ile buluşmasına öncülük etmişler, İbn Rüşdçülük yani Averroizm akımıyla Skolastik Felsefede tartışma yaratmışlardır. Yine İbn Haldun ve İbn Zuhr gibi önemli isimler bu dönemde Endülüs’te bulunmaktaydı. İslamFelsefesinin genelinde olduğu gibi bu dönemi sadece Müslümanların felsefe dönemi değil geniş anlamda Arapça yazan ve İslam Kültür coğrafyasında yaşayanların yapmış olduğu felsefe demek daha anlamlıdır.
Endülüs İslam
Tarihi, 711 yılında Müslümanların İber
Yarımadası’na girmesiyle başlayan ve 1492’de son Müslüman devletin yıkılmasıyla
sona eren yaklaşık 800 yıllık
görkemli bir medeniyet serüvenidir. Bu dönemde Üç Dinli Hoşgörü (Convivencia)
yani Müslüman, Hristiyan ve
Yahudilerin bir arada yaşayıp ürettiği tarihsel bir dönemdir. Yunan felsefesi,
Hint matematiği (sıfır kavramı), tıp ve astronomi bilgisi Arapçadan Latinceye
çevrilerek Toledo ve Kurtuba üzerinden Avrupa'ya aktarılmıştır. Reconquista
sonrası Endülüs’te sona eren İslam hakimiyetiyle bir süre daha Müslümanlar
bölgede yaşasa da( Morisco) 1609 yılında zorla ülkeyi terk etmeleri istenmiştir.
Birçoğu Kuzey Afrika’ya ve Osmanlı İmparatorluğuna sığınmıştır. İspanya'da Arapça konuşmaları yasaklandığı için
Moriskolar, İspanyolca kelimeleri Arap alfabesiyle yazma sanatı olan Aljamiado
dilini geliştirmişlerdi. Aynı şekilde İspanya’dan
sürülen Yahudilerin (Sefarad Yahudileri) Osmanlı topraklarına sığınmışlardı.
Endülüs İslam Felsefesinde en
temel çaba, Aristotelesçi rasyonalizm
ile İslami inanç esaslarını
çelişmeden bir araya getirmek olmuştur. Doğu'daki Farabi ve İbn Sina gibi
filozoflar Aristoteles'i -farkında
olmadan-Yeni Platonculuk ile harmanlarken,
özellikle İbn Rüşd gibi filozoflar Aristoteles'in
özgün metinlerine sadık kalmayı savunmuştur. Ancak İbn Meserre gibi isimlerde –yine
farkında olmadan- bu Yeni Platoncu etki devam eder. Klasik Yunan felsefesine
ait metinler, Endülüs'teki Müslüman ve Yahudi mütercimler sayesinde Latinceye
çevrilmiş; bu durum Orta Çağ Avrupa felsefesini sarsıp Rönesans'ın kapısını aralamıştır.
İbn Meserre (883–931), Endülüs İslam düşünce geleneğinin kurucu
figürlerinden biridir. Felsefe ile tasavvufu,
Aristotelesçi mantık kalıplarından ziyade Yeni Platoncu ve Hermetik (İşraki) ilkelerle
sentezleyerek Endülüs mistisizminin temel taşlarını döşemiştir. İbn Rüşd öncesi Meşşai çizginin ve İbn Arabi’nin
Vahdet-i Vücûd anlayışının İber Yarımadası'ndaki ilk tarihsel kaynağı
kabul edilir.
Kurtuba'da (Cordoba) doğan İbn
Meserre, genç yaşta Yeni Platoncu
metinler, Empedokles’e nispet edilen
mistik öğretiler ve Zühd geleneği ile tanıştı. Görüşleri nedeniyle döneminde Mutezile görüşlere sahip olmakla
suçlandı. Baskılar artınca müritleriyle birlikte Kurtuba’yı terk ederek Doğu’ya
(Mekke ve Medine) seyahat etti. Doğu gezisinde sufi çevrelerle ve gizemci metinlerle temas kurdu. III. Abdurrahman
döneminde Endülüs’e döndü ve Kurtuba yakınlarındaki Sierra Morena dağlık
bölgesinde inzivaya çekilerek kendi okulunu kurdu.
İbn Meserre’nin ontolojisi ve
kozmolojisi, "Empedoklesçi Yeni Platonculuk"
(Pseudo-Empedokles) olarak adlandırılan gelenekten derin izler taşır. İbn Meserre’ye
göre Tanrı’nın ilk yarattığı şey, fiziksel olmayan "Asli
Madde" veya "İlk
Cevher"dir. Tüm varlık âlemi bu ilk maddeden derecelenerek (sudûr)
meydana gelir. Varlık; Tanrı, Arş (İlk Madde), Kürsî (Akl-ı Küllî), Nefs-i
Küllî, Tabiat ve Cismani Âlem şeklinde hiyerarşik bir sıralamayla tecelli eder.
Kur'an-ı Kerim'in başındaki
mukatta'a harflerine mistik ve kozmolojik anlamlar yüklemiştir. Harflerin
evrenin mimarisini ve ilahi tecellilerin sırasını temsil ettiğini savunur. Bu
yaklaşım, daha sonra İbn Arabi’nin el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye
eserindeki harf sembolizmine doğrudan zemin hazırlamıştır. Akıl ile vahiy
arasında tam bir uyum olduğunu savunmakla birlikte, ilahi hakikatlerin en üst
düzeyine rasyonel çıkarımlarla (kıyas) değil, ruhun arınması (tasfiye) ve keşf / işrak yoluyla
ulaşılabileceğini belirtir. İbn Arabi,
el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye adlı eserinde İbn Meserre’den derin bir saygıyla
bahseder, onu "Arş ve kozmoloji konularını en iyi kavrayan sufilerden biri" olarak
nitelendirir.
Endülüs tasavvufunun
akılcı-mistik yapısının temelleri onun bu kozmolojik okuması üzerine inşa
edilmiştir. Pseudo-Empedoklesçi bu gelenek, antik Yunan filozofu Empedokles’e nispet edilen ancak Plotinos, Proklos ve Gnostik
unsurların harmanlanmasıyla İslam coğrafyasında (özellikle 9. ve 10.
yüzyıllarda) ortaya çıkan mistik ve neoplatonik bir sentezdir. Klasik YeniPlatonculukta (Plotinos) varlık hiyerarşisinin en üstünde "Bir"
(Aşkın Tanrı), ardından "Akl-ı Küllî" (Aksis) gelir.
Pseudo-Empedoklesçi gelenekte ise Tanrı ile Akıl arasına fiziksel olmayan, ilahi ve manevi bir
"İlk Madde" yerleştirilir. Bu madde, fiziksel cisimlerin
maddesi değil; biçim kazanmamış, saf, nurani bir cevherdir. Tanrı’nın ilk
yarattığı şey bu İlk Madde’dir Tüm ruhani ve cismani varlıklar bu maddeden türer.
Orijinal Empedokles’te evreni yöneten iki temel güç olan Sevgi (Philia)
ve Çatışma/Nefret (Neikos), bu mistik gelenekte manevi/metafiziksel
boyutlar kazanır. Sevgi (Aşk); Birlikteliği, kaynaşmayı, üst âlemlere
çekilmeyi ve aslına dönmeyi (urûç) temsil eder. Nefret / Galibiyet;
Birbirinden ayrışmayı, derecelenmeyi, aşağı âlemlere inilmeyi ve çokluğun
(kesret) oluşmasını sağlar. Pseudo-Empedoklesçi ontolojide varlıklar saf ışık
ile karanlık arasındaki nispetlerine göre sıralanır. Tanrı’ya yaklaştıkça
varlıklar saf nur ve incelik
kazanır. Tanrı’dan uzaklaştıkça ve maddeye doğru indikçe varlık yoğunlaşır,
kesifleşir ve karanlık nitelik bürünür.
İbn Bacce (Batı'da
bilinen adıyla Avenpace) Endülüs İslam felsefesi geleneğinin kurucu
figürüdür. Doğu İslam dünyasında Farabi
ve İbn Sina ile olgunlaşan Meşşai
(Aristotelesçi) felsefe çizgisini Batı İslam dünyasına (Endülüs) taşıyan, orada
bağımsız bir felsefî gelenek başlatan ilk büyük filozoftur. Aynı zamanda Tıp,
Astronomi, Matematik, Botanik, Müzik ve Şiir alanlarında eserler vermiştir. İyi
bir eğitim aldıktan sonra Saragossa vezirliğini üstlenmiştir. Murâbıtlar
döneminde siyasi çalkantıların tam ortasında yer almış, iki kez hapse atılmıştır.
İbn Bacce’nin felsefeye
kattığı en özgün kavram Mütevahhid (Yalnız Birey / Ailevi
ve toplumsal bağlardan zihnen sıyrılmış kişi) kavramıdır. İbn Bacce'ye göre
mevcut toplumlar bozulmuştur; cehalet, batıl inanışlar ve maddi arzularla
doludur. İdeal topluma ulaşmanın mümkün olmadığı bir çağda, hakikati arayan
filozof toplumun fiziksel yapısından kopmasa bile zihinsel ve ahlaki olarak kendisini soyutlamalıdır. Filozof,
erdemli olmayan bir toplumda adeta bir "yabancı" (aykırı ot/bitki)
gibidir.
İbn Bacce’den sonra gelen dev
isimler onun açtığı yoldan yürümüştür. İbn Tufeyl; Meşhur Hayy b.
Yakzan adlı eserini kurgularken İbn Bacce’nin "toplumdan yalıtılmış
birey/mütevahhid" fikrinden doğrudan esinlenmiştir. İbn Rüşd; İbn Bacce’yi
Endülüs’ün ilk gerçek filozofu olarak nitelendirmiş, Aristoteles şerhlerinde onun mantık ve doğa felsefesi okumalarını
temel almıştır. Eserleri İbranice ve Latinceye çevrilmiş; Albertus Magnus, Thomas Aquinas ve Galileo gibi isimler üzerinde iz bırakmıştır.
İbn Bacce’nin fizik alanındaki
en çarpıcı katkısı, Aristoteles’in
yüzyıllardır kabul gören hareket ve serbest düşme teorisine getirdiği radikal
eleştiridir. Bu eleştiri, Orta Çağ ve Rönesans
üzerinden modern dinamiğin doğuşuna, özellikle de Galileo Galilei’nin eylemsizlik
ve serbest düşme yasalarına giden tarihsel süreci doğrudan
etkilemiştir. Aristoteles’e göre "düşen cisimlerin hızı dirençle ters
orantılıdır" Aristoteles doğada
boşluğun imkânsız olduğunu (horror vacui) savunmuştur. İbn Bacce
ise boşlukta hareketin mümkün olduğunu ve ortam direnci olmasa dahi bir cismin
düşmesi için belirli bir süreye (zaman) ihtiyaç duyacağını savunmuştur. Aristoteles’in
hareket süresi ile ortam direncini birbirine karıştırdığını fark etmiştir. Ona
göre hareketin gerçekleşmesi için zaman doğal
bir gerekliliktir, sadece ortama bağlı bir gecikme değildir. İbn Bacce’nin
bu teorisi Batı’da Latince adı Avempace üzerinden tanındı. 13. yüzyılda ThomasAquinas, Aristoteles’in Fizik şerhlerini yazarken İbn Bacce’nin
"boşlukta zaman alarak hareket" düşüncesini (Latince: Averroes's
commentary on Physics, Text 71 / Avempace's Theory) tartışmaya açtı. Aquinas,
İbn Bacce’nin haklı olabileceğini kabul ederek, boşlukta hareketin anlık değil,
zaman içinde gerçekleşen sonlu bir hareket olduğunu savundu. Bu fikir, 14.
yüzyıl Paris Okulu'nda (Jean Buridan ve Nicole Oresme) İmpetus (Güdüm) Teorisi'nin gelişmesine ve klasik Aristotelesçi
fiziğin zayıflamasına zemin hazırladı. Galileo
Galilei, eserlerinde İbn Bacce’ye doğrudan ismiyle (Avempace) atıfta
bulunur. Galileo, İbn Bacce’nin fikrini
geliştirerek ortam direncinin yerine kaldırma kuvvetini (yoğunluk farkını)
koydu. Bu mantık, Galileo’yu ünlü "Havasız/sürtünmesiz ortamda tüy ile
gülle aynı hızda ve aynı anda yere düşer" sonucuna götürdü.
İbn Bacce’nin “boşlukta
hareketin mümkün olduğu ve asli/öz hızın ortam direncinden bağımsız var olduğu”
tezine en sert ve kapsamlı eleştiri, yine Endülüs felsefesinin bir diğer devi
ve "Büyük Şarih" (Aristoteles'in en büyük yorumcusu) kabul edilen İbn
Rüşd (Averroes) tarafından getirilmiştir. İbn Rüşd, Aristoteles metinlerine
tam bir sadakat duyduğu için, İbn Bacce’nin getirdiği modelin felsefi ve
fiziksel açıdan kabul edilemez bulmuş, Aristoteles'in modelini savunmuştur. İbn
Rüşd’ün, Aristoteles’in Fizik eserine yazdığı Büyük Şerh’de (Metin
71) İbn Bacce’yi de eleştirir. İbn Rüşd'ün İbn Bacce’ye yazdığı bu reddiye,
Orta Çağ ve Rönesans Avrupa'sına "Metin
71 (Commentary 71)" adıyla geçmiş ve fizik tarihinin en meşhur
tartışmalarından biri haline gelmiştir. İbn Bacce’nin formülü kısaca V = F - R (Hız = Kuvvet
- Direnç) mantığına dayanırken; Aristoteles ve İbn Rüşd’ün formülü V = F / R (Hız = Kuvvet
/ Direnç) esasına dayanır. Eğer direnç (R) sıfır olursa Aristoteles/İbn Rüşd modelinde hız
sonsuz olacağı için "boşlukta hareket imkânsızdır" derler. İbn Bâcce
ise direnç sıfır olsa bile nesnenin mesafe kat etmek için zamana ihtiyaç
duyacağını (V = F - 0 = F) savunur.
İronik bir şekilde, İbn Rüşd
felsefi ve mantıksal açıdan Aristoteles’i çok iyi savunmuş olsa da, modern fizik İbn Bâcce’yi haklı çıkarmıştır.
Galileo ve Newton, İbn Rüşd’ün "zihinsel soyutlama" diyerek
reddettiği "sürtünmesiz/dirençsiz ideal ortam" fikrini fiziğin
temeline yerleştirmiş ve eylemsizlik yasasını bu sayede keşfetmiştir.
İbn Tufeyl,12. yüzyılda
Endülüs’te yetişmiş en özgün İslam filozoflarından, hekim, astronom ve devlet
adamıdır. Batı dünyasında Abubacer ismiyle bilinir. Felsefe tarihinin en
meşhur alegorik romanlarından biri olan Hayy bin Yakzan'ın yazarıdır.
İbn Tufeyl, hem Meşşai (Aristotelesçi) gelenek ile İşraki (sezgisel/tasavvufi) düşünceyi
harmanlamasıyla hem de İbn Rüşd gibi
dev bir filozofu hamisi olarak saraya kazandırmasıyla Endülüs düşünce tarihinin
en kilit isimlerinden biridir. 1110 civarında Granada yakınlarında doğdu. Tıp,
astronomi, matematik, din ilimleri ve felsefe eğitimi aldı. Muvahhidler
Devleti'nin ikinci hükümdarı Ebu Ya'kub Yusuf'un yakın dostu, özel hekimi ve
veziri oldu. Tufeyl, Hükümdar Ebu Ya'kub'un Aristoteles metinlerinin
karmaşıklığından şikayet etmesi üzerine, bu eserleri şerh etme görevini genç
dostu İbn Rüşd'e devretti. Böylece İbn Rüşd'ün tarih sahnesine çıkmasına
önayak oldu.
İbn Tufeyl’in günümüze ulaşan
en önemli ve neredeyse tek müstakil eseri Hayy bin Yakzan (Diri'nin Oğlu
Uyanık) adlı felsefi romandır. Eser, insanlık tarihinin ilk felsefi romanı ve ilk adaya düşüş (felsefi robinsonad)
kurgusu kabul edilir.
Issız bir adada, bir ceylan
tarafından emzirilip büyütülen Hayy adında bir çocuğun hikayesi anlatılır.
Hayy, hiçbir insanla karşılaşmadan, toplumsal veya dini bir eğitim almadan
sadece gözlem, deney, akıl ve sezgi
yoluyla varlığı kavramaya başlar. Alet yapmayı, ateş yakmayı ve giyinmeyi
öğrenir. Çevresindeki varlıkları gözlemler; çokluğun arkasındaki birliği,
maddenin ve formun doğasını kavrar. Doğanın bir Yaratıcısı olması gerektiğini
akılsal çıkarımlarla bulur. Gök cisimlerinin dairesel hareketini inceleyerek
evrenin düzenini anlar.
17. yüzyılda Edward Pococke
tarafından Latinceye çevrilen Hayy bin Yakzan (Philosophus
Autodidactus / Kendi Kendini Yetiştiren Filozof adıyla), Avrupa Aydınlanması üzerinde derin izler
bıraktı: Daniel Defoe'nun Robinson Crusoe romanına doğrudan ilham
kaynağı oldu. John Locke'un Tabula Rasa (Boş Levha) zihin
teorisinin somut bir örneği olarak görüldü. Spinoza ve Voltaire
gibi düşünürlerin akıl-din ilişkisi üzerindeki tartışmalarını etkiledi. Her ne
kadar tema olarak Robinson Crusoe ile benzer temaları olsa da içerik olarak oldukça
farklı bir kitap olan Hayy bin
Yakzan, içerdiği Aristotelesçi
izlerle de önemli bir eserdir.
Endülüs felsefesinin zirve
noktası olan İbn Rüşd ve Vahdet-i Vücud
(Varlığın Birliği) anlayışı ile bilinen İbn Arabi ayrı bir başlık altında
incelenmelidir.
İbn Rüşd
İbn Arabi
Endülüs, sadece
İslam felsefesinin değil, aynı
zamanda Yahudi felsefesinin altın çağı
(Golden Age of Jewish Philosophy) olarak kabul edilir. Müslüman
idarecilerin sağladığı kültürel ve entelektüel serbestlik sayesinde Yahudi
düşünürler; Arapça öğrenmiş, İslam filozoflarının (Farabi, İbn Sina, İbn Bacce) eserlerini okumuş ve Aristotelesçi-Yeni Platoncu gelenekle kendi kutsal metinlerini (Tevrat ve Talmud)
sentezlemişlerdir. Bu Yahudi düşünürlerin neredeyse tamamı eserlerini Arapça (Arap harfleriyle yazılmış
Yahudi Arapçası) kaleme almış, daha sonra bu metinler İbranice ve
Latinceye çevrilmiştir.
İbn Meymun (Maimonides) İslam felsefesi geleneklerinden derin
biçimde etkilenmiş Yahudi bir
filozoftur. Kurtuba doğumludur. Şaşkınlara Kılavuz
(Dalaletü'l-Hairin) adlı eseriyle Tevrat'ı Aristotelesçi mantıkla yorumlamış, Spinoza, Aquinolu Thomas
ve Albertus Magnus gibi isimleri doğrudan etkilemiştir.
İbn Cebirol (Avicebron) Málaga doğumlu
filozof ve şairdir. "Evrensel
Hilomorfizm" (Universal Hylomorphism) düşüncesi ile madde-form
ilişkisini sadece fiziksel dünyaya değil, ruhlar ve melekler dâhil yaratılmış
tüm manevi varlıklara genişletmiştir. Ona göre yalnızca Tanrı saf
form/maddedendir, diğer her şey madde ve formun birleşiminden oluşur. Orta Çağ
Hristiyan Skolastik felsefesini (özellikle Bonaventura
ve Duns Scotus) derinden
etkilemiştir.
Ayrıca, Yehuda Halevi, İbn Paquda (Bahya ben Yosef ibn Pakuda) ,Abraham ibn Ezra (İbrahim b. Mecid
el-Ansârî) ve İbn Daud gibi Yahudi düşünürleri
de bu dönemde eserler vermiştir.
Özellikle
İbn Rüşd ile zirveye oturan ve İbn Rüşdçülük akımı ile Skolastik Hristiyan felsefesini
doğrudan etkileyen Endülüs İslam Felsefesi, önemli tarihsel bir dönemdir.

Yorumlar
Yorum Gönder