Streetcar Named Desire - Arzu Tramvayı 1951

Metod Oyunculuğun göz kamaştırdığı film.
A Streetcar Named Desire veya bizdeki adıyla “Arzu Tramvayı” (kimi yerlerde İhtiras Tramvayı) 1951 yılında çekilen bol oscarlı bir başyapıt.



Tennessee Williams ın ünlü tiyatro eserini yönetmen Elia Kazan, sahnede defalarca oyunlaştırmıştır. Yine aynı oyuncu kadrosuyla bu kez 1951 yılında beyaz perdede eseri canlandırır. Ancak tek bir farkla… Başroldeki Jessica Tandy yerine ünlü oyuncu Vivien Leigh ı tercih ederek.

Filmin tüm oyuncuları eşsiz bir performans sunar. Zaten 4 oyuncu oscarından 3 tanesini almışlardır. (En iyi kadın oyuncu, en iyi yardımcı kadın oyuncu ve en iyi yardımcı erkek oyuncu) Aslında Marlon Brando filmde oyunculuk olarak kusursuzdur. Şansızlığı aynı yıl Humphrey Bogart ın The African Queen  deki rolüyle kariyerini en iyi oyunlarından birini oynaması. Yoksa Brando'nun oscarı kesindi.

Kim Hunter ve Karl Malden en iyi yardımcı oyuncu oscarlarını almaları biraz tartışılır ama Vivien Leigh büyüleyicidir.

Yönetmen ve oyuncuların neredeyse tümü bu oyunu defalarca sahnelemiştir. Vivien Leigh ise farklı bir tiyatroda bu oyunu oynasa da aslında bu rolle özdeşleşmemiştir. Ancak 1951 yapımı bu filmde kusursuz oynar. İlginç olan film için fazla güzeldir. Ayrıca Rüzgar Gibi Geçti den zaten hayran olunan bir oyuncudur. İzlerken onun yaş takıntılı halini biraz sorgularız. Bu arada gençliğini arayan Vivien Leigh hemen akıllara Rüzgar Gibi Geçti filmindeki karakteri Scarlett O'Hara gelir.




Orijinal tiyatro grubundaki Jessica Tandy film için tercih edilmemiştir. Belki bu filmde oynasa bir oscar alacaktı. Neyse ki yıllar sonra oscar ı aldı. Ama 80 yaşında!

Elia Kazan’ın tartışmalı davranışları nedeniyle sinema dünyasındaki yeri sorgulansa da yönetmenin en önemli filmlerinden biri olduğu tartışılmaz. Film ayrıca En İyi Sanat Yönetimi oscarını da alıp ödül sayısını 4’e çıkarmıştır. Ayrıca en iyi film dahil olmak üzere 12 dalda aday olduğunu da hatırlatalım.


Eser sinema ve tiyatroda defalarca yeniden sahnelense de Marlon Brando’nun oynadığı role kolay kolay yaklaşabilen pek olmamıştır. Bunda en önemli sebeplerden biri Elia Kazan’la birlikte geliştirdikleri ve o yıllarda çığır açan metod oyunculuğudur. Zaten bu oyunculuk tarzı 1950’li yıllardan sonra Robert De Niro gibi birçok ünlü oyuncu tarafından benimsenecektir.



Filmin ciddi anlamda sansüre uğradığını ve bazı yerleri tamamlama görevini seyirciye bıraktığını da hatırlatalım. Ayrıca 2 saatlik bu filmin çoğu kısmı tek bir mekanda geçer. 
Onur Çoban


Fonksiyonalizm (İşlevselcilik)

Fonksiyonalizm (İşlevselcilik)
Yazan: Onur ÇOBAN

Fonksiyonalizm (Functionalism) veya İşlevselcilik, 19. Yüzyılda ortaya çıkan ve etkisini günümüzde de sürdüren bir sosyoloji teorisidir.

Özellikle toplum yapısını incelemede Yapısal İşlevselcilik  (Structural-functionalism) olarak da gündemde olan bu kavram, toplumdaki her öğenin bir işlevi / Fonksiyonu olduğu tezi üzerinden şekillenir. Bu işlevselliğin fayda kelimesiyle eş anlamlı kullanılması bir bakıma akıllara Yararcılık (Utilitarianism), Pragmatizm, fiîliyye, hatta eski Yunan’dan Hazcılık, Hedonizm gibi kavramları getirecektir. Ancak bu kavramların aksine İşlevselcilik, felsefeden çok sosyoloji alanında yer alır. Ancak elbette ki bu kavramlarla ilişkisi dikkat çekicidir.



Aynı şekilde Pozitivizm ile birçok kavram ve görüşü paralel şekilde ilerler. Ancak Fonksiyonalizmin temel referans aldığı nokta kuşkusuz Liberalizm ve Kapitalizmdir.

Bu kadar kelime karmaşası arasında Fonksiyonalizmi incelemeye devam edelim.

Fonksiyonalizm, toplumu bir sistem olarak görür. Her birey, her kurum ve her düşünce bu sistemin ayrılmaz bir parçasıdır. Sistemin bir arada kalması ve devamlılığının sağlanması için bu öğelerin görevlerini yerine getirmesi şarttır. Bu görevler açık veya kapalı bir biçimde toplumun bir arada kalmasına yardımcı olur. Teoriye göre bu durum sürekli ve kalıcıdır. Öğeler değişse bile sistem sonsuza kadar hep ayakta kalacaktır.

Teorinin temelinde olan sistem algısı, insan vücudundan etkilenmiştir. Nasıl ki kalp ve beyin gibi organlar birbirleriyle uyum halindelerse (Homeostasis) , aynı şekilde bir sistemin devamlılığı için tüm öğelerin uyumlu olmaları şarttır. İnsan vücudu oldukça karmaşık ve çok sayıda öğeyi içeren bir sistemdir. Hücrelerden organlara kadar tüm yapı, sistemin yaşaması için kendi görevini yerine getirir. İşlevsel olan tüm öğeler sistemi bir arada tutar. Aynı şekilde aile, okul, fabrikalar, siyasal aktörler, vakıflar gibi sayısız toplumsal öğeler bir toplumu bir arada tutmak için kendi görevlerini yerine getirir. www.onurcoban.com Örneğin; aile, okul yaşamı öncesinde bireylerin ilk eğitim aldığı yerdir. Tüm gelenek ve ahlaki düşünceleri ilk aileden öğreniriz. Toplum içinde ne yapılmaması gerektiğini de ilk burada öğreniriz. Bu kavramlar bireyin ileriki yaşamını doğrudan etkileyecektir. Sisteme katkısı olacak ve bireyleri bir arda ortak paydada buluşturacak düşünceler, gelenekler ve görenekler bu sayede nesilden nesile aktarılır.

Fonksiyonalizm, felsefeden gelen tarihsel bir altyapı ile birlikte sosyolojinin ortaya çıktığı 19. Yüzyılda şekillenmiştir. Emile Durkheim tarafından ortaya konulan bu kavram daha çok Talcott Parsons (1902-1979) ile tanınır. Ancak ondan önce de bu konuda çalışma yapanlar vardır.



Sosyolojiyi bir bilim haline getirmek için çalışan Durkheim’in görüşleri ışığında birçok antropolog, işlevselciliğin temellerini atmıştır. Bunlardan biri olan Bronislaw Kasper Malinowski (1884-1942) 1.Dünya Savaşı yıllarında bulunduğu Papua Yeni Gine’de ve Trobriand Adalarında toplumların yapısını inceledi. (ki aslında Polonya asıllı olduğundan savaş zamanı ülkesine dönemediği için mecburi bir görevdi bu) Adada yaşayan yerlilerin cinsel ve ahlaki yapısının toplumlarını şekillendirdiğini fark etti. Bir diğer antropolog Alfred Reginald Radcliffe-Brown (1881-1955) alan araştırmalarına önem vermişti. Birçok sömürgede toplumları araştırmıştı. Radcliffe-Brown’a göre toplumsal yapı kişilerden bağımsız ama kişiler arası ilişkiyle doğrudan ilişkilidir. Bireylerin bir biri ile olan ilişkileri toplum yapısını oluşturur. Toplum tarafından olumlu karşılanan, bireylerin birbirleriyle olan davranışları sistemin sürekliliği için önemlidir. Suçun cezalandırılması veya ortak milli-dini törenler bunlara birer örnektir. Kişiler topluma girip çıkabilir. Kişilerin değişmesi toplumu etkilemez. Toplum kişilerden bağımsız bir biçimde devam eder.



Talcott Parsons, özellikle 1950’li yıllarda yaptığı çalışmalarla Fonksiyonalizmi, gündeme taşımıştır. (ki birçok kaynak onu bu teorinin kurucusu gösterir) Ünlü sosyolog Max Weber den etkilenen Parsons’a göre kişilerin rol ve statüleri sistemin devamlılığı için önemlidir. Örneğin; doktor olmak insanlara yardım etmenin yanında sosyal bir statü de göstergesidir. Bu statünün korunması toplumsal yapı için önemlidir. Topluma örnek olacak rollerin belirlenmesi ve nesilden nesile bu rol modellerin taşınması bireylerin en önemli görevlerinden biridir. Küçük kızlara bebek-erkek çocuklarına araba alınması hem geçmişimizden öğrendiğimiz bir davranış hem de sistemin bireylere vermiş olduğu rollü yansıtır. Kişilik, bireye; bireyler de topluma gerekli olan enerjiyi sağlar.  Bu süreç mükemmel bir denge yaratır. Sistem en alttan en üste kadar birbiriyle uyum içerisindedir ve bunun bozulması için radikal bir davranış saçmadır. Parsons’un AGIL Modeli olarak bilinen Adaptation (Uyum) - Goal Attainment (Hedefe ulaşma)- Integration (Bütünleşme) – Latency (Model tutma/Koruma) yaşayan bir şemadır.www.onurcoban.net




Görüldüğü gibi Fonksiyonalizm anlayışına göre toplumsal sistem uyum ve görevler üzerine kuruludur. Sistemde bir bütündür. Burada bir bireyin veya kurumun ayrıcalıklı bir önceliği yoktur. Önemli olan sadece yapmış olduğu görevdir. Komplo teorilerinde sıklıkla kullanılan ve tüm devletlerin üzerinde bulunan bir “şirket”, bir birey sistem içerisinde önemsizdir. Sistemin başında kimse olamaz. Sistem kendi kendini sürdürür. Bireylerdenwww.onurcoban.com tamamen bağımsızdır. Bir kurumun yok olması durumunda sistem devamlılığı için yerine aynı işlevi yapacak başka bir kurum getirilir ki, bu olağan üstü durumun olmaması için buna kolay kolay izin verilmez. Burada izin vermeyen birileri değil sistemin kendisidir. Görüldüğü gibi sanki yaşamın birebir kendisi gibi ifade edilen bu sistem birçok fonksiyonaliste göre içinde bulunduğumuz Kapitalist düzenin tam kendisidir.

Sistemde ki her öğenin bir işlevi olması gerekir. Bu işlev elbette ki olumlu olarak gösterilir. Fayda ile eş anlamlı kullanılan fonksiyon, faydalıysa işlevseldir anlayışını da beraberinde getirir ki, bu ABD’nin kuruluş felsefesindeki Pragmatizme göz kırpar. Bu faydalı işlevler ilk bakışta görülebildiği gibi üstü kapalı bir şekilde de olabilir. Örneğin aile toplumsal sistemin temelidir. Çocukların hayatta kalmasını sağladığı gibi egemen ideolojinin de tekrarlanması için bir okul görevi görür. Medya, izleyicilere haberleri verir. Ancak bunu yaparken kimin iyi kimin kötü olduğunu da haberi sunuş şekliyle izleyiciye aktarır.

Fonksiyonalizme gelen eleştiriler sonucu Robert King Merton (1910-2003) bazı çalışmalarda bulunmuştur. Daha önceki çalışmalarda, pozitivist bir anlayışla evrensel ve ebedi bir kuram olarak ortaya konulan İşlevselciliği daha gerçekçi bir dille açıklamıştır. Merton’a göre Toplumun tümü için yararlı olan bir işlevin doğru olmadığını, sistemde bulunan bir olgunun bir alt grup için yararlı başka bir alt grup için zararlı olabileceğini belirtmiştir. Aynı şekilde dünyanın her yerinde geçerli olan bir davranışın veya düşünce sisteminin olamayacağını belirtmiştir. Bir toplum için yararlı olan bir düşünce başka bir toplum için yararlı olmayabilir. Ya da bir toplum için vazgeçilmez olan bir kavram aynı toplum için zamanla yerini başka bir kavrama terk edebilir. Hiçbir kavram ebedi değildir. İşlevsel olsa bile…




Merton, Disfonksiyon (dysfunctions) kavramı ile işlevselliğin karşıtı olan kavramların da sistem için önemli olduğunu belirtmiştir. Sisteme karşı çıkan sokak gösterileri, muhalif partiler, toplum tarafından dışlanan ve radikal görülen bireyler aslında sistem için zorunludur. Bu öğeler sayesinde sistem kendini düzeltir ve daha büyük risklere karşı önlemini alır. Örneğin; bir ideolojik grubun sistem içerisinde devrim yapmasından çok, sokak gösterileri yapması daha iyidir. Bu şekilde toplumun içerisinde bulunan öfke azaltılabilir. Zaten sistem bir süre sonra bu bireyleri kurumsallaştırır yani sistemin istediği gibi bir öğe haline sokar. (Para-statü-güç ile eski düşüncelerden vazgeçen bireyler vs)onurcoban.com

Fonksiyonalizme birçok eleştiri getirilmiştir. En önemli eleştiri sistemin uyum içerisinde olduğu yanılgısıdır. Bu düşüncede her şey durağan veya en azından çizgisel bir seyir halindedir. Farklı düşünce ve olaylara toplumda yer yoktur. Oysa çatışmanın (kavramsal olarak çatışma, şiddet değil) topluma farklıonurcoban görüşler ve ilerlemeler getireceği ortaya konulan bir olgudur. Farklı düşünceler zarar değil yarar getirir. Fonksiyonalistlere göre mükemmel uyum durumunda olunması 19 ve 20.yüzyılın egemen ideolojisini de desteklemesine neden olmuştur. Gerçekten de birçok fonksiyonalist liberal kapitalist sisteme sıkı sıkıya bağlıdır. Oysa burada “neden” sorusu sorulmaz. Fonksiyonalizm “ne” sorusuna ve bunun sonuçlarına odaklanmıştır. Sistem için bireylerin önemi, özellikle başlarda yok sayılmıştır. Oysa toplumun temeli olan bireylerin kendi varoluşlarının önemi gittikçe artmaktadır.


Fonksiyonalizm, toplumsal sistemi açıklamak için ortay konulan önemli bir yöntemdir. Günümüzde birçok kavramının hala güncelliğini koruduğu anlaşılmaktadır. Ancak kendi içerisinde tutucu ve ideolojik olarak taraflı bir hale dönüşmüş olması bilimselliği hakkında ciddi endişeler yaratmaktadır. Yine de sosyoloji içerisinde hala önemli bir kavramdır.
Yazan: Onur Çoban


.

Parasosyal Etkileşim

Parasosyal Etkileşim

Yazan: Onur Çoban


Kitle iletişim alanında önemli bir yaklaşım olan Parasosyal Etkileşim Yaklaşımı, 1950’li yıllarda Donald Horton ve Richard Wohl tarafından ortaya konulan ve günümüzde yeniden popüler olan bir kavramdır.



1956 yılında Horton ve Wohl tarafından ortaya atılan bu kavram özünde 1950’li yılların Denge Kuramları ile doğrudan ilişkilidir. Festinger’in Bilişsel Çelişki ve Newcomb’un ABX modeli gibi iletişim kuramlarından etkilenen bu yaklaşım, kişiler arasındaki ilişkiden çok medya ile bireyler arasındaki ilişkiye odaklanmaktadır.

1950’li yıllarda özellikle ABD’de hızla artan TV izleyicilerini inceleyen araştırmacılar ilginç bazı bulgulara ulaşır. Bu yaklaşıma göre izleyiciler TV ekranında kendilerine yakın gördüğü sunucularla parasosyal bir etkileşime girer. Sunucuların duygu ve düşüncelerini aynen benimser ve onları yakın birer arkadaş olarak görürler. Üstelik bu durum TV karşısında geçirilen süre uzadıkça artarak devam eder.onurcoban

Kısaca bu durumu şöyle açıklayabiliriz. Bir haber spikerinin kendinize yakın hissettiğinizi düşünün. Bir süre sonra onun düşünceleri sizin düşüncelerinize yön verebilir. Örneğin bu spiker, bir mağazada insanlara zararlı ürünlerin satıldığını belirten bir haber sunsun. Üstelik bu haber sonrasında bu konuyla ilgili haberi destekleyen fikirlerini beyan etsin. Bu durumda izleyici üzerinde o mağazaya karşı bir ön yargı oluşur. Eğer alışveriş yapılacaksa o mağaza tercih edilmez.

Bu durumda en güzel örnek belki de Uğur Dündar’dır. Özellikle 1990’lar ve 2000’lerin başında yapmış olduğu haber programlarıyla birçok sağlıksız ürünlerin üretildiği dükkanlara baskın yapmaktaydı. İzleyiciler bu haberler sonrası Uğur Dündar’a en azından gıda konusunda tam bir güven duydular. 2000’lerin başında tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de bir Kuş gribi salgını yaşandı. Toplumun büyük bir kesmi tavuk yememeye başladı. Bu durum tavuk üreticilerinde ciddi bir sorun yaşattı. O günlerde Uğur Dündar, tavuk tesislerini gezdiği ve herhangi bir sağlık sorunu olmadığını belirttiği reklamlar yayınlandı. Sonunda büyük bir kitle tavuk yemeye yeniden başladı.www.onurcoban.com

Bu örnekte görüldüğü gibi TV karşısında gördüğümüz kişileri kendimize yakın hissedebilir hatta onları birer rol modeli olarak belirleyebiliriz. Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta ise bu yaklaşımın özdeşleşme olmadığıdır. Özdeşleşme, bir rol modeli belirleyip ona benzemek olarak ifade edebiliriz. Hayran olunan bir kişi gibi olmaya onurcoban.com çalışmak özdeşleşmedir ancak parasosyal etkileşim onun gibi olmak değildir. Kendi benliğimizi koruyarak karşımızdaki kişiye tam güvenme/inanma durumudur.

Bu yaklaşım 1950’li yıllarda daha çok Televizyon üzerine yapılan çalışmalarla kendini gösterdi. Tek taraflı çizgisel bir etkileşim olarak araştırmalar başladı. Bu yaklaşıma göre izleyici, televizyondaki sunucuya karşı bir etkileşim göstermiyordu. Persona adı verilen medyada etkisi altına girilen kişi, izleyici için onaylanan bir kişi olmalıdır. İzleyici sevip, saygı duyduğu onun için iyi biri olarak kabul ettiği kişi ile parasosyal etkileşime girer. Bu günümüzde diziler içinde oldukça dikkat edici bir kavramdır. İzleyiciler dizilerde sevdikleri oyuncuları gördükleri takdirde o dizileri daha çok izlerler. Onlar için olumsuz görülen kişilerin dizileri veya TV programlarını ise izlememeye daha çok yatkındırlar.



Kavram bir süre gündemden düşse de özellikle 1980’li yıllardan sonra yeniden popüler hale gelmiştir. “Kullanımlar ve Doyumlar” yaklaşımının iletişim alanında hızla yükselmesi ve özellikle Elizabeth M. Perse ve Rebecca B. Rubin ‘in 1989 yılında yapmış olduğu “Attribution in Social and Parasocial Relationships” makalesi ile parasosyal etkileşim, sosyal bilimlerin ilgi alanına yeniden girmiştir. Günümüzde Perse ve Rubin’in “parasosyal etkileşim ölçeği”, birçok araştırmanın temelini oluşturur. Artık 1950’lerdeki gibi sadece televizyon değil, başta İnternet olmak üzereonurcoban birçok medya alanı araştırmanın konusu olmuştur. Hatta birçok araştırmacı Futbol, siyaset ve iş dünyasındaki güvenilir figürler ile oluşturulan tek taraflı etkileşimi de bu bağlamda ele alır. 2000’li yıllardan itibaren parasosyal etkileşim ölçeğinin kullanarak yapılan psikoloji ile ilgili araştırmaların sayısı hızla artmıştır.

Eski çalışmalarda tek taraflı bir TV etkileşim modeli olan kuram (ki hala araştırmaya değer bir konu) farklı alanlara da hızla uyarlanmaktadır. Yaklaşımın temel düşüncelerinden biri etkileşime girilen TV personası ile ne kadar süre bağlantı halinde kalınırsa o kadar kuvvetli bir bağ oluşacağına dayanır. Eskiden TV’de bir programı izleme süresi daha kısaydı. Oysa günümüzde istediğimiz programı istediğimiz kadar ve istediğimiz zaman özellikle internet üzerinden ulaşabiliyoruz. Etkileşim süresinin oldukça artması persona ile olan ilişkimizi de artırdı. Artık örnek alının kişi ile izleyici sürekli bir bağ içinde. Bu durum elbette ki kapitalist sistemin de ilgisini çekmekte. Marka ve reklam anlayışının etkisiyle personaları kullanarak açık veya gizli ürün satışına teşvik etmek oldukça olası. (ki oldukça yaygın) Eskiden sadece futbol veya siyaset gibi konular gündemdeyken artık bundan para kazanabileceklerini fark eden kişilerin sayısı hiç de az değil. Bu durum personanın güvenilirliğini de sorgulanması sorununu da beraberinde getiriyor. Etkileşim sınırlarının ortadan kalkması bazı psikolojik ve sosyolojik sorunlara da yol açmakta. Örneğin çocukların medyaya olan ilişkisi her geçen gün artıyor. Daha kontrol edilebilir olan TV’ye nazaran İnternet üzerinden çocuklara ulaşım daha da kolaylaştı. Bu durum özellikle günümüzde incelenen konuların başında geliyor.onur çoban


Kısacası özünde 60 yıllık bir araştırma alanı da olsa, evrim geçirerek yeniden karşımıza çıkan bir konu parasosyal etkileşim. Belki tek taraflı bir ilişkiyi temel aldığı için günümüzde yetersiz kalsa da, farklı türdeki araştırmalar ile bir arada yürütüldüğünde hala güncelliğini korumaktadır.
Onur Çoban


.

Newcomb’un ABX Denge Modeli

Newcomb’un ABX Denge Modeli

Yazan: Onur Çoban

Kitle iletişim alanında önemli bir kuram olan ABX Denge modeli, Theodore Mead Newcomb (1903-1984) tarafından ortaya atılan üçgen biçimde tasarlanan bir iletişim modelidir. Modelin temelini insan iletişiminin belirli bir dengeye dayandığı görüşü alır.



Newcomb, tarafından ortaya atılan bu kuramın temelinde 1950’li yıllarda oldukça popüler olan ve davranışçı okul olarak bilinen sosyal psikoloji yatmaktadır. Pozitivizmin (Daha fazla bilgi için Pozitivizm ve Comte) açtığı yoldan ilerleyen ve bireyin toplum içindeki davranışlarını bilimsel metotlarla açıklama eğilimde olan bu görüş, soğuk savaşın başlangıç yıllarında iletişimin anayol yaklaşımı olarak belirlenmiştir. Kuşkusuz bu dönemin en belirleyici modeli, ABD’li sosyal psikolog Leon Festinger tarafından ortaya atılan Bilişsel Çelişki Kuramıdır. (Daha fazla bilgi için: Bilişsel Çelişki Kuramı)

Newcomb’un denge modeli dönemin deneyci okullarınca ortaya konan görüşlerle beslenmekle birlikte temelde Avusturyalı psikolog Fritz Heider’in (1896-1988) görüşlerini temel alır.onurcoban

Fritz Heider, çalışmalarında insan davranışlarının nedenlerini bulmaya çalışmıştır. Ona göre her insanın davranışlarını açıklamak için genel bir kuram olması gerekiyordu. Bu evrensel kuramın ortaya konulması, sosyal ilişkilerinde daha kolay çözümlenmesini sağlayacaktı. Yaptığı çalışmalar sonucu ortaya koymuş olduğu Denge Teorisi, Newcomb gibi birçok ismi derinden etkilemiştir.



Fritz Heider, iki insan arasındaki ilişkinin üçüncü bir nesne (kişi, konu vs.) ile doğrudan ilişkili olduğunu ve bunlar arasında bir dengenin bulunması gerektiğini belirtmiştir. Örneğin bir kişi x nesnesine olumlu bir bakışı varsa, başka bir kişiyle sağlıklı bir iletişim sağlaması için, diğer kişinin de x nesnesine karşı olumlu görüşler taşıması gerekir. Örneğin Ahmet ve Mehmet adlı iki arkadaş birbirleriyle çok iyi anlaşıyor olsun. Bu kişilerin ikisi de her hafta düzenli olarak sinemaya gitmekten zevk aldıklarını varsayalım. Bu durumda iletişim bir dengededir ve kusursuzdur. Oysa Ahmet, Mehmet’i çok sevse de, her hafta sinemaya gitmek istemediğini varsayalım.www.onurcoban.com Mehmet ise mutlaka gitmek istesin. Bu durumda iki arkadaşın arasında bir gerilim oluşacaktır. Bu arkadaşlığın sürmesi için mutlaka iki kişiden biri sinemaya gitme konusunda görüşünü değiştirecektir. Bu sayede iletişim yeniden dengeye kavuşacaktır. Eğer bu dengeye ulaşılamazsa kişilerden biri psikolojik bir çatışma yaşayacaktır. Denge Kuramının temeli, Bilişsel Çelişki kuramına göre, insanların kendi iyilikleri için en doğru olanı değil en yararlı olanı seçmesi üzerine kuruludur. Ahmet veya Mehmet, haksız olduğu için değil, arkadaşlıklarının devam etmesi (veya bunun ona yarar getirmesi) için düşüncelerini değiştirecektir. Fritz Heider’in Atıf Kuramı veya Yükleme Teorisi olarak bilinen çalışmaları bireylerin dünyayı dengeli bir biçimde anlama çalışmaları üzerine kurulmuştur.

Newcomb’un modeli Fritz Heider’in modeline oldukça benzer. Daha çok ABX Denge Modeli olarak bilinen metotla sosyal psikolojiyi kitle iletişimi ile ilişkilendirmiştir.




Ünlü Shannon-Weaver Modeline (Detaylı bilgi için: Shannon-Weaver Modeli) nazaran, ABX modeli, çizgisel değil üçgen biçimde bir modeldir. A ve B bir kişi veya gruptur. X ise bir nesneyi temsil eder. Nesne, farklı bir kişi veya görüş de olabilir. Burada önemli olan dengedir. A ve B’nin sağlıklı bir iletişimi için mutlaka X hakkında ortak görüşe sahip olmaları gerekir. Eğer A veya B’den birinin görüşüonurcoban.com değişirse diğeri de görüşünü değiştirecek ve sistem dengede kalmaya devam edecektir. Örneğin Ahmet ve Mehmet sigaradan nefret ediyor ve sigara içenlerle aynı ortama bile girmiyorlar diyelim. Ahmet sigaraya başlarsa, Mehmet’in davranışı nasıl olur? Denge modeline göre Mehmet ya sigaraya başlar ya da sigara içen biriyle aynı ortamda bulunmama fikrinden vazgeçer. Her iki durumda da iletişim devam eder. Peki, modeldeki X değişirse ne olur? Bu durumda A ve B ortak bir karar alma eğilim gösterir. Örneğimizdeki X, yani sigaranın devlet tarafından yasaklandığını varsayalım. Bu durumda sigarayı kaçak olarak temin edip etmeme veya sigarayı içip içmeme iki arkadaşın ana gündem konusu olacaktır. Denge mutlaka sağlanacak ve iki arkadaş ortak bir görüşe varacaktır. www.onurcoban.com 

Modelin sağlıklı işleye bilmesi için A ve B kadar X’in de önemi vardır. X mutlaka A ve B için aynı öneme sahip bir konu olmalıdır. Örneğin Ahmet için Ali ile görüşmek veya görüşmemek, çok da önemli değil, ancak Mehmet için hayati önemliyse denge sağlama unsuru sağlıklı olmayabilir. Aynı şekilde Ahmet ile Mehmet arasındaki arkadaşlık bağının iki taraftan biri için önemsiz olması da dengeyi bozacaktır. Kısacası model 3 kavramında birbirleri için önemli olduğu üzerine kurulmuştur.
Newcomb’un modelinin Ana akım tarafından desteklenmesi soğuk savaş yıllarının resmi ideolojisi ile de bağdaşır. Diğer dengeci metotlar gibi bu yaklaşımın çatışma gibi unsurları ret etmesi dikkat çekicidir. Bu durum özellikle sonraki yıllarda en çok eleştirilen konu olacaktır.

Özellikle 1950’li yıllarda modelin toplum geneline uygulanması için çalışılmıştır. A ve B bireyler veya Kurumlar olarak ele alınmış X ise Hükümet olarak seçilmiştir. Bireylerin Hükümet politikalarına bakışı dengeli bir sistemin devam edilmesinin ön koşulu olarak görülmüştür. Örneğin bir siyasi partinin 2 seçmeni birbirleriyle ve parti ile olumlu düşüncelere sahipse denge sağlanır. Oysa parti hakkındaki bir konuda olumsuzonurcoban tarafa düşen olursa sistem dengesini kaybeder. Bu durumda olumsuz duruma düşen kişinin görüşlerinin değiştirilmesi için çabalanmalıdır. Eğer parti yani X bir konuda tamamen farklı bir davranış ortaya koyarsa A ve B ortak hareket edip X ile olan görüşlerini yeniden sorgular. Burada asıl sorun A ve B’nin mi yoksa X’in mi değişeceğidir. Modele göre mutlaka denge sağlanacaktır.

Heider ve Newcomb’un modelleri sosyal iletişim konusunda oldukça etkili olmuştur. Newcomb’un çalışmaları Horton ve Wohl’un ABX Destekleme Kuramı ve Westley-Maclean’ın Aracılanmış İletişim Modeli gibi birçok modele temel oluşturmuştur.

Onur Çoban
www.onurcoban.com


.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...