Felsefeye bir bakış
57. Bölüm: Gazali
"Matematiksel ilimler; açık seçik, ispatlanmış, mantıksal delillere dayanan ilimlerdir. Dolayısıyla dinen bu ilimleri ne inkar etmek mümkündür ne de onlara karşı çıkmak gerekir."
Gazali, 10>3 gibi matematiksel önermelerin akılsal ve zorunlu doğrular (zaruriyât) olduğunu, bunlardan şüphe etmenin aklın yapısını bozacağını açıkça belirtmiştir. Onun karşı çıktığı “Matematik Bilen Her Şeyi Bilir" İllüzyonudur. Gazali'nin matematikçilere ve felsefecilere yönelik asıl eleştirisi matematiğin kendisine değil, bu bilimi öğrenen insanların düştüğü psikolojik bir yanılgıyadır. Gazali bu tehlikeyi iki yönlü açıklar:
Birinci Tehlike (Felsefecilerin Tuzağına Düşmek): Matematik okuyan bir genç, bu ilmin ne kadar kusursuz, kesin ve rasyonel olduğunu görür. Ardından felsefecilerin (örneğin Aristoteles veya İbn Sina'nın) matematiği de çok iyi bildiğini fark edince şöyle bir yanılgıya düşer: "Bu filozoflar matematikte bu kadar hatasız ve dâhice düşündüklerine göre, Tanrı, ruh ve din (metafizik) hakkındaki görüşleri de kesinlikle doğrudur ve hatasızdır." Gazali der ki: Matematikte dâhi olan bir adam, metafizik konularda tamamen cahil veya hatalı olabilir. Bir tıp doktorunun tıpta uzman olması onu nasıl harika bir terzi yapmıyorsa, bir adamın iyi bir matematikçi olması da onu hatasız bir ilahiyatçı yapmaz.
İkinci Tehlike (Dindarların Cehaleti): Gazali, dönemin bazı cahil dindarlarını da sertçe eleştirir. Bu kişiler, felsefecilere düşmanlık besledikleri için onların ilgilendiği matematik, geometri ve astronomi gibi bilimleri de "din dışı" veya "zararlı" ilan etmişlerdir. Gazali, bu tavrın dine iyilik değil, en büyük kötülüğü yaptığını söyler. Çünkü bir dindar çıkıp da matematiksel olarak ispatlanmış bir gerçeği (örneğin ay tutulmasının mekanizmasını) "bu felsefecilerin işidir, dinde yeri yoktur" diyerek inkar ederse, dışarıdan bakan akıllı insanlar dinin bilime karşı olduğunu düşünür ve dinden soğur. Gazali'ye göre suç bilimin değil, o cahil dindarındır.
Gazali, matematiğin ne olumlu ne de olumsuz anlamda dini inançlarla bir bağı olmadığını savunur. Üçgenin iç açılarının toplamı veya sayıların özellikleri gibi konular, Allah'ın varlığı, birliği veya peygamberlerin doğruluğu gibi inanç esaslarına (akaid) ne bir kanıt oluşturur ne de onlara zarar verir. Matematik, evrenin işleyişini anlamak için kullanılan nötr, rasyonel ve meşru bir araçtır.
Gazali’ye göre matematik kusursuz, kesin ve öğrenilmesi mubah (hatta toplumsal ihtiyaçlar ve miras hukuku/fıkıh için gerekli) bir ilimdir. Onun tek itirazı, matematiğin rasyonel cazibesine kapılan insanların, aklın sınırlarını aşarak metafizik alanda da felsefecilerin her dediğini körü körüne doğru kabul etme (taklit etme) hatasına düşmeleridir
Bağdat’taki kariyerinin zirvesindeyken Gazali, derin bir epistemolojik krize girdi. Bilginin kesinliğinden şüphe duymaya başladı. Bu kriz o kadar şiddetliydi ki, konuşma yetisini kaybetti ve ders veremez hale geldi.
1095 yılında her şeyi bırakarak Bağdat’tan ayrıldı. Şam, Kudüs ve Mekke’yi kapsayan 11 yıllık bir inziva dönemine girdi. Bu süreçte şöhretten, makamdan ve entelektüel kibirden arınarak tasavvuf yoluna (Sufizm) yöneldi. Meşhur eseri El-Münkızü mine'd-Dalâl (Dalaletten Kurtuluş), bu içsel yolculuğun bir itirafnamesidir.
Gazali’nin inziva döneminin en büyük meyvesi İhya-u Ulumiddin (Din İlimlerinin Yeniden İhyası) ya da kısaca İhya adlı eseridir. Bu devasa çalışma, fıkıh, ahlak ve tasavvufu harmanlayarak İslam’ın "ruhunu" yeniden canlandırmayı amaçlar. Ona göre din, sadece soğuk kurallar silsilesi değil, kalbi bir tecrübedir. Bu kitap o kadar kapsamlıydı ki sakal kesmekten evlilik kurallarına, su içmekten ibadet şekillerine kadar her alanda madde içeriyordu. Yaklaşık dört cilt olan bu eser adeta İslam’ın Ehli Sünnet görüşünün kurallarını benimsedi.
Gazali’yi modern felsefenin öncüsü Descartes’a yaklaştıran en önemli özelliği, kesin bilgiye ulaşmak için her şeyden şüphe etmesidir. Duyularına ve aklına olan güvenini yitirdiği o meşhur kriz döneminde, her şeyin bir rüya olabileceği ihtimaliyle sarsılmıştır. El-Münkızü mine'd-Dalal adlı eserinde bu süreci bizzat anlatır: "Hakikati ararken, taklitlerden ve ön yargılardan nasıl sıyrıldım?"
Gazali’nin şüphecilikle (septisizm) olan bağlantısı, onu felsefe tarihi boyunca eşsiz kılan ve Batı’da modern felsefenin kurucusu kabul edilen René Descartes’tan asırlar önce benzer bir metodolojiyi kullanmasını sağlayan en önemli entelektüel özelliğidir. Gazali, her şeyden şüphe etmeyi kalıcı bir inançsızlık olarak değil, kesin bilgiye (yakîn) ulaşmak için bir araç (metot) olarak kullanmıştır.
Bağdat’taki Nizamiye Medresesi’nin baş müderrisiyken, kariyerinin ve şöhretinin zirvesinde olan Gazali, zihninde derin bir epistemolojik (bilgi felsefesi) kriz yaşamaya başladı. "Eğer çocuk yaşta yahudi olarak büyütülseydim yahudi, hristiyan olarak büyütülseydim hristiyan olacaktım; o halde bendeki bu müslümanlık sadece bir taklit mi, yoksa kesin bir bilgi mi?" sorusu onu derin bir kuşkuya sürükledi.
Bu noktada Gazali, doğuştan gelen ve çevreden kazanılan tüm taklidi bilgileri (otoriteleri, dogmaları) bir kenara bırakarak, sarsılmaz ve içinde hiçbir şüphe barındırmayan "kesin bilgiyi" aramaya koyuldu. Gazali, kesin bilgiyi bulmak için önce duyu organlarına güvendi. Ancak duyuların insanı yanılttığını fark etti. Gökyüzündeki yıldızlara baktığımızda onları bir altın para büyüklüğünde görürüz; oysa astronomi bilimsel olarak onların dünyadan kat kat büyük olduğunu söyler. Demek ki duyu organları bizi aldatmaktadır, o halde duyulardan gelen bilgilere mutlak olarak güvenilemez. Duyuları eleyen Gazali, bu kez rasyonel akla ve matematiğin kesin doğrularına sığınmayı denedi. Ancak şüpheciliğini daha da ileri götürerek aklı da şu sarsıcı argümanla sorguladı:
"Daha önce duyularıma çok güveniyordum ama akıl gelip onların yalanını ortaya çıkardı. Şimdi akla güveniyorum ama belki de aklın da üstünde başka bir idrak mertebesi vardır ve ortaya çıktığında aklın bütün doğrularını yalanlayacaktır?"
Gazali rüya örneğini verir. Rüyadayken gördüğümüz her şeyi tamamen gerçek sanırız. Ancak uyanınca onların birer hayal olduğunu anlarız. Gazali der ki: "Şu anki dünya hayatımızın da bir rüya olmadığını, ölümle ya da başka bir aşkın durumla uyandığımızda şu an 'akılsal doğru' dediklerimizin birer hayal çıkmayacağını kim garanti edebilir?"
Bu aşama, Gazali'nin tam anlamıyla radikal bir şüphecilik (septisizm) çukuruna düştüğü ve konuşma yetisini bile kaybedecek kadar derin bir zihinsel felç yaşadığı dönemdir.
Gazali’yi Pyrrhon (Piron) gibi antik yunan şüphecilerinden ayıran kırılma noktası burasıdır. Antik şüpheciler "Hiçbir şey bilinemez, o yüzden yargıda bulunmaktan kaçınmalıyım" diyerek şüphede kalırken, Gazali şüpheyi bir köprü olarak kullanmıştır.
El-Münkızü mine'd-Dalal (Dalaletten Kurtuluş) eserinde bu krizden nasıl çıktığını şöyle açıklar:
"Bu şüphe krizinden akli deliller sıralayarak ya da kelam tartışmaları yaparak kurtulmadım. Allah'ın kalbime attığı bir ışık (nur) sayesinde kurtuldum."
Gazali'ye göre akıl tek başına metafizik hakikatleri kavramaya yetmezdi; ancak akıl, kendi sınırlarını anlayacak kadar yetkindi. Şüphe süreci, aklın kibrini kırmış ve onu kalp gözüyle (keşf) ve sezgiyle gelecek olan kesin bilgiye hazır hale getirmiştir.
Gazali’nin bu metodolojisi, kendisinden yaklaşık 500 yıl sonra yaşayan Fransız filozof René Descartes’ın "Düşünüyorum, o halde varım" (Cogito ergo sum) felsefesiyle birebir aynı mantıksal sırayı takip eder. Descartes, Üzerine felsefe kurulacak kesin, şüphe duyulmaz temeli bulmak için çabalamaktaydı. Gazali’nin rüya yorumu gibi o da “Kötü Cin” örneğini gösterir.
Descartes, şüphe krizinden felsefi ve rasyonel bir çıkarımla çıkar. Her şeyden şüphe etse bile, "şüphe etmekte olan bir bilincin varlığından" şüphe edemeyeceğini fark eder ve meşhur "Düşünüyorum, o halde varım" (Cogito) rasyonel ilkesine ulaşır. Gazali ise şüphe krizinden rasyonel bir formülle veya akıl yürüterek çıkmaz; felsefi krizini rasyonel aklın çözemeyeceğini anlar. O, bu krizden Allah’ın kalbine doğdurduğu ilahi bir ışık, yani manevi bir sezgi (keşf) yoluyla kurtulur. Descartes’ın amacı, modern bilime ve rasyonel felsefeye sarsılmaz, matematiksel kesinlikte seküler bir temel inşa etmektir. Gazali’nin amacı ise insanı taklitten kurtarıp, şüphe barındırmayan kesin bir inanca (yakîn bilgiye) ve manevi tatmine ulaştırmaktır.
David Hume, felsefe tarihinde radikal/septik şüpheciliğin zirvesidir. Hume ile Gazali arasındaki ilişki çok daha ilginçtir; çünkü Hume’un Batı dünyasında meşhur ettiği "nedensellik eleştirisini Gazali ondan 700 yıl önce Tehafütü’l-Felasife eserinde neredeyse aynı argümanlarla savunmuştur. Ancak şüpheciliklerinin doğası tamamen zıttır. Hume ve Gazali doğadaki neden-sonuç ilişkisinin (örneğin ateşin pamuğu yakmasının) mantıksal olarak zorunlu olmadığını söyler. Ancak Hume buradan hareketle, insan zihninin sadece "alışkanlıklar" ve "çağrışımlar" üzerinden düşündüğünü, dolayısıyla evrenin arkasında rasyonel veya ilahi hiçbir zorunlu nizamı asla bilemeyeceğimizi savunur. Gazali ise nedenselliği, Allah'ın mutlak kudretini ve mucizeleri savunmak için reddeder. Neden-sonuç arasındaki bağ zorunlu değildir çünkü her an doğrudan ilahi irade (âdetullah) devrededir.
Gazali’nin şüpheciliği "sınırlayıcıdır". Akla düşman değildir; sadece aklın metafizik alandaki (Tanrı, ruh, ahiret gibi) sınırlarını çizer ve yetersizliğini gösterir. Hume’un şüpheciliği ise "yıkıcıdır". Hume sadece metafiziği değil, rasyonel aklın kendisini, nesnel dünyayı ve hatta "benlik" kavramını bile şüpheyle eritir. Hume için şüphe ucu açık bir sonken, Gazali için şüphe sadece bir araçtır.
Gazali’nin felsefe tarihindeki en özgün ve etkili yönü, bilgi teorisinde (epistemoloji) sezgiciliği (keşf veya irfan yöntemini) merkeze almasıdır. Gazali, Batı felsefesinde rasyonalizme (akılcılığa) karşı mistik veya sezgisel bir yaklaşım geliştiren düşünürlerin öncüsü sayılır.
Gazali, sezgisel bilgiyi anlatırken çok çarpıcı bir benzetme yapar: Sağlığın ve tatlılığın tanımını teorik olarak ezbere bilen bir tıp doktoru ile bizzat sağlıklı olan ve tatlıyı ağzıyla tadan bir hastayı kıyaslar. Doktor o şeyin bilgisine (akıl yoluyla) sahiptir ama hasta o şeyi bizzat yaşamaktadır (tatmaktadır). İşte sezgi, hakikati teorik olarak bilmek değil, onu bizzat tecrübe etmek, yani "tatmak" (zevk) demektir.
Gazali’nin keşf ve ilham üzerine kurulu sezgiciliği ile Batı felsefesindeki sezgicilik (entüisyonizm) akımları arasında hem felsefi zemin hem de yöntemsel amaçlar bakımından çok temel farklar vardır. Batı felsefesinde sezgicilik dendiğinde akla gelen ilk modern figür Henri Bergson iken, ahlak felsefesinde G.E. Moore ve matematik/mantık alanında farklı sezgici ekoller öne çıkar. Gazali’de sezgi, kaynağını tamamen aşkın (transandantal) bir güçten, yani Allah'tan alır. Kul, kalbini dünyevi kirlerden temizlediğinde Allah o kalbe doğrudan bir ışık (nur) ve bilgi (keşf) indirir. Dolayısıyla Gazali'de sezgi, metafizik ve dikey bir tecrübedir. Bergson’un sezgiciliğinde dini veya ilahi bir zorunluluk yoktur. Bergson’a göre sezgi, evrimi ve hayatı yönlendiren içkin bir enerjinin (hayat hamlesi - élan vital) insan zihnindeki en yüksek tezahürüdür. Sezgi, rasyonel aklın cansız maddeleri anlamakta başarılı olup canlı hayatı anlamakta çaresiz kalması üzerine devreye giren biyolojik ve yatay bir yetidir. Gazali, şüphe krizinden kurtulmak ve sarsılmaz bir inanç seviyesine (yakîn bilgiye) ulaşmak için sezgiye sığınır. Onun sezgiciliğinin nihai amacı ahlaki arınma, hakikati bizzat tecrübe etme (zevk) ve ruhsal kurtuluştur. Bergson gibi düşünürlerin amacı rasyonel aklın (ve pozitif bilimlerin) dondurduğu, mekanikleştirdiği zaman (süre - durée) ve değişim kavramlarını aslına uygun yakalayabilmektir. Batı sezgiciliği, evrendeki akışı ve dinamizmi kavramak için rasyonel mekanizmanın sınırlarını aşmaya çalışır. Gazali’de sezgi aklı inkar etmez; rasyonel akıl kendi sınırlarını fark edip acziyetini anladığında, sezgi aklın bittiği yerde bir üst aşama olarak başlar. Akıl, sezgiyle gelen bilgiyi doğrulamakta veya dünyevi işlerde hala meşru bir araçtır. Batı felsefesinde sezgi ve akıl genellikle birbirine taban tabana zıt ve birbirini dışlayan iki ayrı kutup olarak konumlandırılır. Akıl geometrik, mekanik ve yapay olanı üretirken; sezgi organik ve gerçek olanı yakalar. Bu yönüyle Batı'da sezgi rasyonalizme karşı sert bir anti-rasyonel duruş sergileyebilir.
Gazali’nin İslam düşünce dünyasındaki en büyük rollerinden biri, Eşarilik (Eşariyye) kelam okulunu hem metodolojik olarak zirveye taşıması hem de onu geniş kitleler için kabul edilebilir bir ana akım haline getirmesidir.
Gazali, çocukluğundan itibaren Sünni-Eşari bir iklimde yetişmiştir. Onun düşünce dünyasını şekillendiren en önemli figür, dönemin en büyük Eşari kelamcısı olan İmamü’l-Haremeyn el-Cüveyni’dir. Nişabur’daki Nizamiye Medresesi’nde Cüveyni’nin öğrencisi olan Gazali, Eşari kelamının inceliklerini, kurallarını ve savunma mekanizmalarını bizzat bu ekolün zirvesindeki isimden öğrenmiştir. Dolayısıyla Gazali, felsefi krizlerinden çok önce de kuramsal olarak tam bir Eşari alimiydi.
Eşarilik, Mutezile’nin aşırı akılcılığı ile Hadis taraftarlarının (Sünni/Selefi) katı nakilciliği arasında "orta yolu" bulma iddiasındaki bir mezheptir. Gazali de bu çizgiyi sadakatle sürdürmüştür. Gazali’den önce Eşari kelamcıları, felsefecilerin kullandığı Aristo mantığına şüpheyle yaklaşıyor ve bu yöntemi kullanmayı reddediyordu. Gazali, Eş’arilikte devrimsel bir hamle yaparak mantığı dinin ve kelamın bir "aleti" haline getirdi.
Kelam genel olarak iki ayrı dönemde ele alınır. İlk Kelamcılar (El- mütekaddimun) ve Sonraki Kelamcılar (El-müteahhirun) bu ayrımın ortasında Gazali bulunur. İlk kelamcılar felsefe ve mantıktan daha uzaktır. Fıkıhçıların kullandığı kıyas yöntemiyle eserler üretmişlerdir. Daha çok din usullerini tartışır. Sonraki kelamcılar için mantık bilimi önemli olmuştur. Her ne kadar felsefecileri sevmeyen Gazali’nin etkisi olsa da bu dönemde kelam gittikçe felsefeye de benzemiştir. Gazali bu dönemde tasavvuf ile kelamı uzlaştırmaya da çabalamıştır.
Gazali sonrası İslam Düşüncesinin sabit kaldığı, muhafazakârlaştığı ve felsefeyi ikinci plana atıldığı söylenir. Bu tarihsel olarak bakıldığında Batı dünyasının felsefe ve düşüncede hız kazanmasıyla desteklenmektedir. Gerçekten de Gazali’nin Tehafütü’l-Felasife eserinde İbn Sina ve Farabi gibi devleri 3 maddede "kâfirlikle" (tekfir) suçlaması, felsefe yapmayı ve sorgulamayı tehlikeli bir uğraş haline getirmiştir. Aydınlar ve düşünürler toplum baskısından veya devlet otoritesinden korkarak rasyonel sorgulamalardan uzaklaşmıştır. Gazali’nin mucizeleri savunmak adına neden-sonuç ilişkisini rasyonel olarak esnetmesi ve her şeyi doğrudan ilahi iradeye (âdetullah) bağlaması, uzun vadede kitlelerde "Biz ne yaparsak yapalım her şey zaten Allah'ın doğrudan müdahalesiyle olur" şeklinde pasif bir kaderciliğe ve determinizm düşmanlığına yol açmıştır. Bu da doğa bilimlerinin (fizik, kimya, astronomi) "gereksiz" görülmesine neden olmuştur. Gazali sonrası yüzyıllarda medreseler giderek pozitif bilimlerden ve felsefi tartışmalardan uzaklaşmış; sadece fıkıh, hadis ve kelam gibi nakli/dini ilimlerin ezberlendiği, dışa kapalı kurumlara dönüşmüştür.
İbn Rüşd, Gazali ile ünlü tartışmasında bu durumu eleştirir. Gazali’nin Tehâfütü’l-Felâsife (Filozofların Tutarsızlığı) eserine karşı kaleme aldığı Tehâfütü’t-Tehâfüt (Tutarsızlığın Tutarsızlığı) kitabı en çok bilinen felsefi tartışma kitaplarıdır. İbn Rüşd’e göre filozofların yaptıkları dine karşıt olmak bir yana aslında dini destekler. Ancak diyelim ki gerçekten bazı konuların bazı kişileri yanlış yönlendirme durumu var. Bu durumda o bilimi komple yok saymak saçmadır. İbn Rüşd, olayın özüne bakılması gerektiğini söyler. Halkın yanlış anlama eğiliminde olması o bilimin özünün suçu değildir. Bir tıp uzmanı hastaya fazla su içirerek yaptığı yanlış bir tedavi ile hasta öldü diyelim. Bu olay sonra, bu yanlış tedavi olmasın diye su içmeyi yasaklamak ne kadar saçmaysa, bilimleri/filozofları bir hatadan dolayı komple yok saymak o kadar saçmadır. Yine Gazali’nin Aristoteles eleştirisini haksız bulmuş, onun eleştirdiği İbn Sina ve Farabi Meşşai ekolünün aslında Yeni Platonculuk karışmış hatalı bir Aristo yorumu olduğunu söyler. Endülüs’te İbn Rüşd’ün yapmış olduğu bu eleştiriler Gazali’nin etkisini kıramamış ancak Batı Dünyasını derinden etkilemiştir. Onun akla verdiği önem batıda Averroizm akımına neden oldu.
Gazali tek başına belki İslam Felsefesini durdurmadı ancak yavaşlamasında önemli bir unsur oldu. Onun etkisi ile Eşarilik Mısır üzerinden Osmanlı Medreselerine girmeye başladı. Bu sayede geniş bir coğrafyada onun ilahiyat düşüncesi etkin oldu.
Felsefe tarihinin diğer bölümleri için;
Yorumlar
Yorum Gönder