Ana içeriğe atla

Gazali

Felsefeye bir bakış

57. Bölüm: Gazali


Filozofların Tutarsızlığı

İslam düşünce tarihinin belki de en etkili kişisi olan Gazali, hem kelam hem tasavvufun ilerleyişini değiştiren, İbn Sina ve Farabi gibi filozofların düşünceleriyle mücadele eden ancak bunu yaparken entelektüel birikimini sonuna kadar kullanan bir isimdir.

Onun, felsefeye karşı duruşu, aslında Antik Yunan özellikle de Aristoteles felsefesine olan anlayıştır. Bu nedenle Aristoteles çizgisinde eserler veren İslam Meşşai filozoflarla ciddi bir mücadele vermiştir. Bununla birlikte hem onların hem de doğal olarak Aristo’nun Mantık eserlerine ise büyük önem vermiştir. Felsefe ile olan bu mücadelesine ileriki yıllarda İbn Rüşd’de dahil olmuş ancak uzun vadede bakıldığında İslam dünyasında kazanan taraf olmuştur.

İlahiyat açısından yüzyıllarca tartışmasız bir otorite olmasının yanında Şüphecilik ile Descartes ve Hume’dan yüzyıllar önce benzer şeyler söylemiş, Sezgicilik ile ileride oluşacak Sezgici filozofların habercisi olmuştur. Ancak İslamDüşüncesinin muhafazakârlaşmasına direkt veya dolaylı olarak da neden olan kişi olarak adı sıklıkla geçmektedir.

Batı dünyasında Algazel olarak tanınan Muhammed el-Gazali, 1058 yılında Horasan’ın Tus şehrinde doğdu. Döneminin en parlak zekâlarından biriydi. Selçuklu veziri Nizamülmülk ’ün dikkatini çekmesi uzun sürmedi. Henüz 33 yaşındayken dönemin en prestijli eğitim kurumu olan Bağdat’taki Nizamiye Medresesi’nin baş müderrisliğine getirildi.

Bu dönemde Gazali, sadece bir öğretmen değil, devletin ideolojik yapısını şekillendiren bir figürdü. O yıllar Haçlı seferleri yaşanmakta, Bâtıni ve İsmaililik ile Selçuklu İmparatorluğu mücadele etmekteydi.

Hasan Sabbah öncülüğünde Yedi İmam görüşü İsmaililiğin Nizari Koluna dahil olan Haşhaşiler, Selçuklu veziri Nizamülmülk başta olmak üzere pek çok suikast düzenlemekteydi. Bu ortamda Eşari görüşü savunan Gazali devletin adeta resmi ideolojisini yönlendirdi. Belki de Kuran’dan sonra en çok okunan İslam kitabı İhya ile kitleleri etkiledi.

Gazali İlahiyat konularının akıl ile çözülemeyeceğini düşünüyordu. Bu nedenle Mutezile gibi kelam akımları ve Kindi ile başlayan İslam Felsefesinin akılcı anlayışına karşıydı.  

Gazali’yi Gazali yapan en büyük özelliği, eleştirdiği şeyi önce derinlemesine öğrenmesidir. Gazali bilgisizlik ile bir düşünceye karşı çıkmazdı. Önce karşı çıkacağı düşünceyi tamamen öğrenir sonra ona karşı düşünceleri savunurdu. Bu açıdan gerçek bir entelektüel olduğu kesindir. Felsefeye yönelik eleştirilerini kaleme almadan önce, yaklaşık iki yıl boyunca felsefeyi sistemli bir şekilde çalışmış ve önce felsefenin amacını anlatan Makasidü’l-Felasife (Filozofların Amaçları) eserini yazmıştır.

Ardından gelen Tehafütü’l-Felasife (Filozofların Tutarsızlığı) ise İslam düşüncesinde bir kırılma noktasıdır. Gazali, özellikle Aristotelesçi gelenekten gelen Farabi ve İbn Sina’yı 20 noktada eleştirmiş, bunların 3’ünde (evrenin ezeliği, Tanrı’nın tikelleri bilmemesi ve cismani dirilişin reddi) onları dinden çıkmakla suçlamıştır.

Gazali’ye göre, Tanrı özgür iradesi ile evreni istediği anda yaratma kudretine sahiptir. Aristoteles başta olmak üzere birçok antik yunan düşünürü için evren ezeliydi. İslamFilozofları da bu ekolü devam ettirmekle birlikte bunu İslam düşüncesine uyarlamışlardı. Onlara göre eğer Tanrı evreni bir anda yarattığını kabul edilirse, neden ondan önce veya ondan sonra değil sorusu ortaya çıkardı. Bu da Tanrının o an yaratmasının zorunlu bir nedene bağlardı. Bu da, Tanrının kudretine terslik yaratırdı. Gazali ise, Tanrı’nın evreni yaratması için dışardan bir zorunluluk olmadığını, istediği anda yaratma veya yaratmama iradesinin kendisinde olduğunu, bunu düşünmemek zaten özgür iradesini kabul etmemek olduğunu belirtiyordu.

Aristotelesçi gelenekten gelen Farabi ve İbn Sina, zamanın ve maddenin başlangıçsız olduğunu, evrenin Tanrı'dan zorunlu olarak "taşarak" (sudur teorisiyle) meydana geldiğini ve ebedi olduğunu savunuyorlardı. Gazali bu fikre şiddetle karşı çıkar. Ona göre, İslam inancında evren ezeli değil, sonradan yaratılmıştır (hudûs). Evrenin ezeli olduğunu kabul etmek, Tanrı’nın dışındaki bir varlığın da başlangıçsız olduğunu iddia etmek demektir ki bu da İslam’ın yaratıcı inancını zedeler. Gazali, Allah’ın evreni hür iradesiyle ve yoktan, belirli bir "an"da yarattığını savunur.

Bir diğer sorun. Tanrının sadece tümelleri yani geneli bilmesi meselesidir. İslam Filozofları Tanrının sadece tümelleri bilebildiğini çünkü evrende tikeller yani cüziyatın sürekli değiştiğini söylerler. Bu filozoflara göre Tanrı mutlak, değişmez ve kusursuz bir varlıktır. Eğer Tanrı dünyada her an değişen küçük, tikel olayları (örneğin bir yaprağın yere düşmesini veya bir insanın o an ne yaptığını) tek tek bilirse, O'nun bilgisinde de sürekli bir değişim ve çeşitlilik olması gerekir. Bu yüzden Tanrı, cüz'iyatı (tekil olayları) tek tek değil, sadece tümelleri (kainatın genel kurallarını, yasalarını) bilir. Eğer bir kişinin dün ne yaptığını, bugün ne yapacağını bilirse, Tanrı'nın zihnindeki bilginin sürekli değişmesi ve Tanrı'nın mükemmelliğinin bozulması gerekirdi.

Gazali bu iddiayı doğrudan Kur'an ayetlerine ve Tanrı'nın her şeyi kuşatan ilmine aykırı bulur. Gazali Tanrının, sadece yerçekimi yasasını değil; karanlık gecede, kara taşın üzerindeki kara karıncanın yürüyüşünü ve o karıncanın o anki durumunu da eksiksiz bilen, her an her şeyden haberdar olan bir Tanrı olduğunu söyler. Gazali, Tanrı'nın ilminin zamana bağlı olmadığını, dolayısıyla değişen olayları bilmesinin O'nun zatında bir değişime yol açmayacağını mantıksal olarak savunarak filozofları eleştirir.

Tümeller sorunu tartışması yüzyıllar önce Boethius tarafından başlatılmış, İslam’ın ortaya çıkmasında yüzyıllar sonra Skolastik felsefe içinde ortaçağ Hristiyan dünyasında da tartışılmıştır. Skolastik Felsefede bu sorun Mantık konusu olarak tümellerin gerçekte olup olmadığı şeklinde tartışılmıştır. Gerçekçiler (realistler) ve Adcılar (Nominalistler) arasından geçen bu tartışmaya Anselmus, Abelardus, Albertus Magnus, Thomas Aquinas, Ockhamlı William gibi isimler dahil olmuştur.

Meşşai Filozoflar, ölümden sonraki hayatın (ahiretin) tamamen ruhani bir nitelikte olacağını savunuyorlardı. Onlara göre beden çürüyüp maddesine ayrıldıktan sonra yeniden bir araya gelmeyecektir; cennet ve cehennem azabı da ruhi bir tecrübedir. Kur'an'daki bedensel tasvirler sıradan halkın anlaması için kullanılan sembollerdir. Gazali, bu görüşün ayetlerin açık hükümlerini inkar etmek anlamına geldiğini söyler. İslam inancına göre ahirette diriliş hem ruhen hem de bedendir (cismanidir). Allah’ın insanı yoktan ilk defa yaratmaya gücü yettiği gibi, çürümüş kemikleri ve bedenleri ikinci kez bir araya getirmeye de mutlak surette gücü yeter. Bunu sembolik bir anlatım olarak görmek dini tahrif etmektir.

Bu üç spesifik konunun ötesinde Gazali'nin filozoflara karşı çıkışının yöntemsel bir sebebi daha vardır: Filozofların akla aşırı güvenmesi...

Gazali, aklın mantık ve matematik gibi alanlarda mükemmel bir araç olduğunu kabul eder ve hatta filozofların Aristo mantığı sistemini İslam medreselerine entegre eder. Ancak filozofların en büyük hatasının, aklın sınırlarını aşarak onu metafizik alanda da hatasız bir rehber sanmaları olduğunu söyler. Ona göre akıl, Tanrı'nın zatı, ruhun yapısı ve ahiret hayatı gibi gözlemlenemeyen alanları tek başına çözemez; bu alan ancak vahiy, peygamberlerin haberi ve kalp gözü (keşf) ile bilinebilir.

Neden-Sonuç bilim dünyasının yüzyıllardır savunduğu bir yapıdır. İslam Filozofları da bir sonucun bir nedene bağlı olmasını, her şeyin birbiri ile bağıntılı olduğunu, dolayısıyla evrende bir evren yasası olduğunu belirtirler. Gazali bu düşünceye şiddetle karşı çıkar. Doğaya baktığımızda,  bu neden-sonuç görülebilmektedir ancak bu sadece bir alışkanlıktır. Her şeyi bir neden bağlamak Tanrının mucizelerin yok saymak demektir. Yanmak ile ateş zorunlu bir neden sonuç ilişkisi yaratmaz. Ateş yakmayabilir, bu sadece bir dil meselesidir. Zorunluluk sadece Mantıkta vardır. Doğada yoktur.

Gazali felsefeyi tamamen reddetmemiştir; o, metafizik konularda aklın yetersiz olduğunu, mantığın ise dinin bir aleti olarak kullanılması gerektiğini savunmuştur. Gazali, El-Münkızü mine'd-Dalal ve Makasidü’l-Felasife adlı eserlerinde bilimleri sınıflandırırken matematiği; hendese (geometri) ve aritmetik (sayılar bilimi) başlıkları altında inceler. Ona göre matematiksel doğrular sarsılmazdır:

"Matematiksel ilimler; açık seçik, ispatlanmış, mantıksal delillere dayanan ilimlerdir. Dolayısıyla dinen bu ilimleri ne inkar etmek mümkündür ne de onlara karşı çıkmak gerekir."

Gazali, 10>3 gibi matematiksel önermelerin akılsal ve zorunlu doğrular (zaruriyât) olduğunu, bunlardan şüphe etmenin aklın yapısını bozacağını açıkça belirtmiştir. Onun karşı çıktığı “Matematik Bilen Her Şeyi Bilir" İllüzyonudur. Gazali'nin matematikçilere ve felsefecilere yönelik asıl eleştirisi matematiğin kendisine değil, bu bilimi öğrenen insanların düştüğü psikolojik bir yanılgıyadır. Gazali bu tehlikeyi iki yönlü açıklar:

Birinci Tehlike (Felsefecilerin Tuzağına Düşmek): Matematik okuyan bir genç, bu ilmin ne kadar kusursuz, kesin ve rasyonel olduğunu görür. Ardından felsefecilerin (örneğin Aristoteles veya İbn Sina'nın) matematiği de çok iyi bildiğini fark edince şöyle bir yanılgıya düşer: "Bu filozoflar matematikte bu kadar hatasız ve dâhice düşündüklerine göre, Tanrı, ruh ve din (metafizik) hakkındaki görüşleri de kesinlikle doğrudur ve hatasızdır." Gazali der ki: Matematikte dâhi olan bir adam, metafizik konularda tamamen cahil veya hatalı olabilir. Bir tıp doktorunun tıpta uzman olması onu nasıl harika bir terzi yapmıyorsa, bir adamın iyi bir matematikçi olması da onu hatasız bir ilahiyatçı yapmaz.

İkinci Tehlike (Dindarların Cehaleti): Gazali, dönemin bazı cahil dindarlarını da sertçe eleştirir. Bu kişiler, felsefecilere düşmanlık besledikleri için onların ilgilendiği matematik, geometri ve astronomi gibi bilimleri de "din dışı" veya "zararlı" ilan etmişlerdir. Gazali, bu tavrın dine iyilik değil, en büyük kötülüğü yaptığını söyler. Çünkü bir dindar çıkıp da matematiksel olarak ispatlanmış bir gerçeği (örneğin ay tutulmasının mekanizmasını) "bu felsefecilerin işidir, dinde yeri yoktur" diyerek inkar ederse, dışarıdan bakan akıllı insanlar dinin bilime karşı olduğunu düşünür ve dinden soğur. Gazali'ye göre suç bilimin değil, o cahil dindarındır.

Gazali, matematiğin ne olumlu ne de olumsuz anlamda dini inançlarla bir bağı olmadığını savunur. Üçgenin iç açılarının toplamı veya sayıların özellikleri gibi konular, Allah'ın varlığı, birliği veya peygamberlerin doğruluğu gibi inanç esaslarına (akaid) ne bir kanıt oluşturur ne de onlara zarar verir. Matematik, evrenin işleyişini anlamak için kullanılan nötr, rasyonel ve meşru bir araçtır.

Gazali’ye göre matematik kusursuz, kesin ve öğrenilmesi mubah (hatta toplumsal ihtiyaçlar ve miras hukuku/fıkıh için gerekli) bir ilimdir. Onun tek itirazı, matematiğin rasyonel cazibesine kapılan insanların, aklın sınırlarını aşarak metafizik alanda da felsefecilerin her dediğini körü körüne doğru kabul etme (taklit etme) hatasına düşmeleridir

Bağdat’taki kariyerinin zirvesindeyken Gazali, derin bir epistemolojik krize girdi. Bilginin kesinliğinden şüphe duymaya başladı. Bu kriz o kadar şiddetliydi ki, konuşma yetisini kaybetti ve ders veremez hale geldi.

1095 yılında her şeyi bırakarak Bağdat’tan ayrıldı. Şam, Kudüs ve Mekke’yi kapsayan 11 yıllık bir inziva dönemine girdi. Bu süreçte şöhretten, makamdan ve entelektüel kibirden arınarak tasavvuf yoluna (Sufizm) yöneldi. Meşhur eseri El-Münkızü mine'd-Dalâl (Dalaletten Kurtuluş), bu içsel yolculuğun bir itirafnamesidir.

Gazali’nin inziva döneminin en büyük meyvesi İhya-u Ulumiddin (Din İlimlerinin Yeniden İhyası) ya da kısaca İhya adlı eseridir. Bu devasa çalışma, fıkıh, ahlak ve tasavvufu harmanlayarak İslam’ın "ruhunu" yeniden canlandırmayı amaçlar. Ona göre din, sadece soğuk kurallar silsilesi değil, kalbi bir tecrübedir. Bu kitap o kadar kapsamlıydı ki sakal kesmekten evlilik kurallarına, su içmekten ibadet şekillerine kadar her alanda madde içeriyordu. Yaklaşık dört cilt olan bu eser adeta İslam’ın Ehli Sünnet görüşünün kurallarını benimsedi.

Gazali’yi modern felsefenin öncüsü Descartes’a yaklaştıran en önemli özelliği, kesin bilgiye ulaşmak için her şeyden şüphe etmesidir. Duyularına ve aklına olan güvenini yitirdiği o meşhur kriz döneminde, her şeyin bir rüya olabileceği ihtimaliyle sarsılmıştır. El-Münkızü mine'd-Dalal adlı eserinde bu süreci bizzat anlatır: "Hakikati ararken, taklitlerden ve ön yargılardan nasıl sıyrıldım?"

Gazali’nin şüphecilikle (septisizm) olan bağlantısı, onu felsefe tarihi boyunca eşsiz kılan ve Batı’da modern felsefenin kurucusu kabul edilen René Descartes’tan asırlar önce benzer bir metodolojiyi kullanmasını sağlayan en önemli entelektüel özelliğidir. Gazali, her şeyden şüphe etmeyi kalıcı bir inançsızlık olarak değil, kesin bilgiye (yakîn) ulaşmak için bir araç (metot) olarak kullanmıştır.

Bağdat’taki Nizamiye Medresesi’nin baş müderrisiyken, kariyerinin ve şöhretinin zirvesinde olan Gazali, zihninde derin bir epistemolojik (bilgi felsefesi) kriz yaşamaya başladı. "Eğer çocuk yaşta yahudi olarak büyütülseydim yahudi, hristiyan olarak büyütülseydim hristiyan olacaktım; o halde bendeki bu müslümanlık sadece bir taklit mi, yoksa kesin bir bilgi mi?" sorusu onu derin bir kuşkuya sürükledi.

Bu noktada Gazali, doğuştan gelen ve çevreden kazanılan tüm taklidi bilgileri (otoriteleri, dogmaları) bir kenara bırakarak, sarsılmaz ve içinde hiçbir şüphe barındırmayan "kesin bilgiyi" aramaya koyuldu. Gazali, kesin bilgiyi bulmak için önce duyu organlarına güvendi. Ancak duyuların insanı yanılttığını fark etti. Gökyüzündeki yıldızlara baktığımızda onları bir altın para büyüklüğünde görürüz; oysa astronomi bilimsel olarak onların dünyadan kat kat büyük olduğunu söyler. Demek ki duyu organları bizi aldatmaktadır, o halde duyulardan gelen bilgilere mutlak olarak güvenilemez.  Duyuları eleyen Gazali, bu kez rasyonel akla ve matematiğin kesin doğrularına sığınmayı denedi. Ancak şüpheciliğini daha da ileri götürerek aklı da şu sarsıcı argümanla sorguladı:

"Daha önce duyularıma çok güveniyordum ama akıl gelip onların yalanını ortaya çıkardı. Şimdi akla güveniyorum ama belki de aklın da üstünde başka bir idrak mertebesi vardır ve ortaya çıktığında aklın bütün doğrularını yalanlayacaktır?"

Gazali rüya örneğini verir. Rüyadayken gördüğümüz her şeyi tamamen gerçek sanırız. Ancak uyanınca onların birer hayal olduğunu anlarız. Gazali der ki: "Şu anki dünya hayatımızın da bir rüya olmadığını, ölümle ya da başka bir aşkın durumla uyandığımızda şu an 'akılsal doğru' dediklerimizin birer hayal çıkmayacağını kim garanti edebilir?"

Bu aşama, Gazali'nin tam anlamıyla radikal bir şüphecilik (septisizm) çukuruna düştüğü ve konuşma yetisini bile kaybedecek kadar derin bir zihinsel felç yaşadığı dönemdir.

Gazali’yi Pyrrhon (Piron) gibi antik yunan şüphecilerinden ayıran kırılma noktası burasıdır. Antik şüpheciler "Hiçbir şey bilinemez, o yüzden yargıda bulunmaktan kaçınmalıyım" diyerek şüphede kalırken, Gazali şüpheyi bir köprü olarak kullanmıştır.

El-Münkızü mine'd-Dalal (Dalaletten Kurtuluş) eserinde bu krizden nasıl çıktığını şöyle açıklar:

"Bu şüphe krizinden akli deliller sıralayarak ya da kelam tartışmaları yaparak kurtulmadım. Allah'ın kalbime attığı bir ışık (nur) sayesinde kurtuldum."

Gazali'ye göre akıl tek başına metafizik hakikatleri kavramaya yetmezdi; ancak akıl, kendi sınırlarını anlayacak kadar yetkindi. Şüphe süreci, aklın kibrini kırmış ve onu kalp gözüyle (keşf) ve sezgiyle gelecek olan kesin bilgiye hazır hale getirmiştir.

Gazali’nin bu metodolojisi, kendisinden yaklaşık 500 yıl sonra yaşayan Fransız filozof René Descartes’ın "Düşünüyorum, o halde varım" (Cogito ergo sum) felsefesiyle birebir aynı mantıksal sırayı takip eder. Descartes, Üzerine felsefe kurulacak kesin, şüphe duyulmaz temeli bulmak için çabalamaktaydı. Gazali’nin rüya yorumu gibi o da “Kötü Cin” örneğini gösterir.

Descartes, şüphe krizinden felsefi ve rasyonel bir çıkarımla çıkar. Her şeyden şüphe etse bile, "şüphe etmekte olan bir bilincin varlığından" şüphe edemeyeceğini fark eder ve meşhur "Düşünüyorum, o halde varım" (Cogito) rasyonel ilkesine ulaşır. Gazali ise şüphe krizinden rasyonel bir formülle veya akıl yürüterek çıkmaz; felsefi krizini rasyonel aklın çözemeyeceğini anlar. O, bu krizden Allah’ın kalbine doğdurduğu ilahi bir ışık, yani manevi bir sezgi (keşf) yoluyla kurtulur. Descartes’ın amacı, modern bilime ve rasyonel felsefeye sarsılmaz, matematiksel kesinlikte seküler bir temel inşa etmektir. Gazali’nin amacı ise insanı taklitten kurtarıp, şüphe barındırmayan kesin bir inanca (yakîn bilgiye) ve manevi tatmine ulaştırmaktır.

David Hume, felsefe tarihinde radikal/septik şüpheciliğin zirvesidir. Hume ile Gazali arasındaki ilişki çok daha ilginçtir; çünkü Hume’un Batı dünyasında meşhur ettiği "nedensellik eleştirisini Gazali ondan 700 yıl önce Tehafütü’l-Felasife eserinde neredeyse aynı argümanlarla savunmuştur. Ancak şüpheciliklerinin doğası tamamen zıttır. Hume ve Gazali doğadaki neden-sonuç ilişkisinin (örneğin ateşin pamuğu yakmasının) mantıksal olarak zorunlu olmadığını söyler. Ancak Hume buradan hareketle, insan zihninin sadece "alışkanlıklar" ve "çağrışımlar" üzerinden düşündüğünü, dolayısıyla evrenin arkasında rasyonel veya ilahi hiçbir zorunlu nizamı asla bilemeyeceğimizi savunur. Gazali ise nedenselliği, Allah'ın mutlak kudretini ve mucizeleri savunmak için reddeder. Neden-sonuç arasındaki bağ zorunlu değildir çünkü her an doğrudan ilahi irade (âdetullah) devrededir.

Gazali’nin şüpheciliği "sınırlayıcıdır". Akla düşman değildir; sadece aklın metafizik alandaki (Tanrı, ruh, ahiret gibi) sınırlarını çizer ve yetersizliğini gösterir. Hume’un şüpheciliği ise "yıkıcıdır". Hume sadece metafiziği değil, rasyonel aklın kendisini, nesnel dünyayı ve hatta "benlik" kavramını bile şüpheyle eritir. Hume için şüphe ucu açık bir sonken, Gazali için şüphe sadece bir araçtır.

Gazali’nin felsefe tarihindeki en özgün ve etkili yönü, bilgi teorisinde (epistemoloji) sezgiciliği (keşf veya irfan yöntemini) merkeze almasıdır. Gazali, Batı felsefesinde rasyonalizme (akılcılığa) karşı mistik veya sezgisel bir yaklaşım geliştiren düşünürlerin öncüsü sayılır.

Gazali, sezgisel bilgiyi anlatırken çok çarpıcı bir benzetme yapar: Sağlığın ve tatlılığın tanımını teorik olarak ezbere bilen bir tıp doktoru ile bizzat sağlıklı olan ve tatlıyı ağzıyla tadan bir hastayı kıyaslar. Doktor o şeyin bilgisine (akıl yoluyla) sahiptir ama hasta o şeyi bizzat yaşamaktadır (tatmaktadır). İşte sezgi, hakikati teorik olarak bilmek değil, onu bizzat tecrübe etmek, yani "tatmak" (zevk) demektir.

Gazali’nin keşf ve ilham üzerine kurulu sezgiciliği ile Batı felsefesindeki sezgicilik (entüisyonizm) akımları arasında hem felsefi zemin hem de yöntemsel amaçlar bakımından çok temel farklar vardır. Batı felsefesinde sezgicilik dendiğinde akla gelen ilk modern figür Henri Bergson iken, ahlak felsefesinde G.E. Moore ve matematik/mantık alanında farklı sezgici ekoller öne çıkar. Gazali’de sezgi, kaynağını tamamen aşkın (transandantal) bir güçten, yani Allah'tan alır. Kul, kalbini dünyevi kirlerden temizlediğinde Allah o kalbe doğrudan bir ışık (nur) ve bilgi (keşf) indirir. Dolayısıyla Gazali'de sezgi, metafizik ve dikey bir tecrübedir. Bergson’un sezgiciliğinde dini veya ilahi bir zorunluluk yoktur. Bergson’a göre sezgi, evrimi ve hayatı yönlendiren içkin bir enerjinin (hayat hamlesi - élan vital) insan zihnindeki en yüksek tezahürüdür. Sezgi, rasyonel aklın cansız maddeleri anlamakta başarılı olup canlı hayatı anlamakta çaresiz kalması üzerine devreye giren biyolojik ve yatay bir yetidir. Gazali, şüphe krizinden kurtulmak ve sarsılmaz bir inanç seviyesine (yakîn bilgiye) ulaşmak için sezgiye sığınır. Onun sezgiciliğinin nihai amacı ahlaki arınma, hakikati bizzat tecrübe etme (zevk) ve ruhsal kurtuluştur. Bergson gibi düşünürlerin amacı rasyonel aklın (ve pozitif bilimlerin) dondurduğu, mekanikleştirdiği zaman (süre - durée) ve değişim kavramlarını aslına uygun yakalayabilmektir. Batı sezgiciliği, evrendeki akışı ve dinamizmi kavramak için rasyonel mekanizmanın sınırlarını aşmaya çalışır. Gazali’de sezgi aklı inkar etmez; rasyonel akıl kendi sınırlarını fark edip acziyetini anladığında, sezgi aklın bittiği yerde bir üst aşama olarak başlar. Akıl, sezgiyle gelen bilgiyi doğrulamakta veya dünyevi işlerde hala meşru bir araçtır.  Batı felsefesinde sezgi ve akıl genellikle birbirine taban tabana zıt ve birbirini dışlayan iki ayrı kutup olarak konumlandırılır. Akıl geometrik, mekanik ve yapay olanı üretirken; sezgi organik ve gerçek olanı yakalar. Bu yönüyle Batı'da sezgi rasyonalizme karşı sert bir anti-rasyonel duruş sergileyebilir.

Gazali’nin İslam düşünce dünyasındaki en büyük rollerinden biri, Eşarilik (Eşariyye) kelam okulunu hem metodolojik olarak zirveye taşıması hem de onu geniş kitleler için kabul edilebilir bir ana akım haline getirmesidir.

Gazali, çocukluğundan itibaren Sünni-Eşari bir iklimde yetişmiştir. Onun düşünce dünyasını şekillendiren en önemli figür, dönemin en büyük Eşari kelamcısı olan İmamü’l-Haremeyn el-Cüveyni’dir. Nişabur’daki Nizamiye Medresesi’nde Cüveyni’nin öğrencisi olan Gazali, Eşari kelamının inceliklerini, kurallarını ve savunma mekanizmalarını bizzat bu ekolün zirvesindeki isimden öğrenmiştir. Dolayısıyla Gazali, felsefi krizlerinden çok önce de kuramsal olarak tam bir Eşari alimiydi.

Eşarilik, Mutezile’nin aşırı akılcılığı ile Hadis taraftarlarının (Sünni/Selefi) katı nakilciliği arasında "orta yolu" bulma iddiasındaki bir mezheptir. Gazali de bu çizgiyi sadakatle sürdürmüştür. Gazali’den önce Eşari kelamcıları, felsefecilerin kullandığı Aristo mantığına şüpheyle yaklaşıyor ve bu yöntemi kullanmayı reddediyordu. Gazali, Eş’arilikte devrimsel bir hamle yaparak mantığı dinin ve kelamın bir "aleti" haline getirdi.

Kelam genel olarak iki ayrı dönemde ele alınır. İlk Kelamcılar (El- mütekaddimun) ve Sonraki Kelamcılar (El-müteahhirun) bu ayrımın ortasında Gazali bulunur. İlk kelamcılar felsefe ve mantıktan daha uzaktır. Fıkıhçıların kullandığı kıyas yöntemiyle eserler üretmişlerdir. Daha çok din usullerini tartışır. Sonraki kelamcılar için mantık bilimi önemli olmuştur. Her ne kadar felsefecileri sevmeyen Gazali’nin etkisi olsa da bu dönemde kelam gittikçe felsefeye de benzemiştir. Gazali bu dönemde tasavvuf ile kelamı uzlaştırmaya da çabalamıştır.

Gazali sonrası İslam Düşüncesinin sabit kaldığı, muhafazakârlaştığı ve felsefeyi ikinci plana atıldığı söylenir. Bu tarihsel olarak bakıldığında Batı dünyasının felsefe ve düşüncede hız kazanmasıyla desteklenmektedir. Gerçekten de Gazali’nin Tehafütü’l-Felasife eserinde İbn Sina ve Farabi gibi devleri 3 maddede "kâfirlikle" (tekfir) suçlaması, felsefe yapmayı ve sorgulamayı tehlikeli bir uğraş haline getirmiştir. Aydınlar ve düşünürler toplum baskısından veya devlet otoritesinden korkarak rasyonel sorgulamalardan uzaklaşmıştır. Gazali’nin mucizeleri savunmak adına neden-sonuç ilişkisini rasyonel olarak esnetmesi ve her şeyi doğrudan ilahi iradeye (âdetullah) bağlaması, uzun vadede kitlelerde "Biz ne yaparsak yapalım her şey zaten Allah'ın doğrudan müdahalesiyle olur" şeklinde pasif bir kaderciliğe ve determinizm düşmanlığına yol açmıştır. Bu da doğa bilimlerinin (fizik, kimya, astronomi) "gereksiz" görülmesine neden olmuştur. Gazali sonrası yüzyıllarda medreseler giderek pozitif bilimlerden ve felsefi tartışmalardan uzaklaşmış; sadece fıkıh, hadis ve kelam gibi nakli/dini ilimlerin ezberlendiği, dışa kapalı kurumlara dönüşmüştür.

İbn Rüşd, Gazali ile ünlü tartışmasında bu durumu eleştirir. Gazali’nin Tehâfütü’l-Felâsife (Filozofların Tutarsızlığı) eserine karşı kaleme aldığı Tehâfütü’t-Tehâfüt (Tutarsızlığın Tutarsızlığı) kitabı en çok bilinen felsefi tartışma kitaplarıdır. İbn Rüşd’e göre filozofların yaptıkları dine karşıt olmak bir yana aslında dini destekler. Ancak diyelim ki gerçekten bazı konuların bazı kişileri yanlış yönlendirme durumu var. Bu durumda o bilimi komple yok saymak saçmadır. İbn Rüşd, olayın özüne bakılması gerektiğini söyler. Halkın yanlış anlama eğiliminde olması o bilimin özünün suçu değildir. Bir tıp uzmanı hastaya fazla su içirerek yaptığı yanlış bir tedavi ile hasta öldü diyelim. Bu olay sonra, bu yanlış tedavi olmasın diye su içmeyi yasaklamak ne kadar saçmaysa, bilimleri/filozofları bir hatadan dolayı komple yok saymak o kadar saçmadır. Yine Gazali’nin Aristoteles eleştirisini haksız bulmuş, onun eleştirdiği İbn Sina ve Farabi Meşşai ekolünün aslında Yeni Platonculuk karışmış hatalı bir Aristo yorumu olduğunu söyler. Endülüs’te İbn Rüşd’ün yapmış olduğu bu eleştiriler Gazali’nin etkisini kıramamış ancak Batı Dünyasını derinden etkilemiştir. Onun akla verdiği önem batıda Averroizm akımına neden oldu.

Gazali tek başına belki İslam Felsefesini durdurmadı ancak yavaşlamasında önemli bir unsur oldu. Onun etkisi ile Eşarilik Mısır üzerinden Osmanlı Medreselerine girmeye başladı. Bu sayede geniş bir coğrafyada onun ilahiyat düşüncesi etkin oldu. 

   Felsefe tarihinin diğer bölümleri için;


Yorumlar